|
Türkiye’nin sermaye temelli siyaset binası kaset depremiyle sarsıldı. Deniz Baykal’ın enkaz altında kalması sadece CHP’nin değil, siyaset binasının da çürüklüğünü, burjuva siyasetinin içinde bulunduğu sefalet tablosunu da gözler önüne serdi. Genel bir deyişle, emeğin sömürüsüne dayalı sınıflı toplumlarda siyaset, toplumsal artı-değerin ve kamusal servetin ele geçirilmesi ve paylaşılması pratiğidir. Kapitalist düzenin partileri, sermaye ve mülk sahibi sınıfların hegemonya ve çıkar örgütleri olarak kurulurlar. Batı toplumlarında siyasal kümelenmeler ve partiler, kentsoyluların toprak beylerine, sanayi şövalyelerinin kılıç şövalyelerine karşı mücadelelerinin örgütleri olarak tarih sahnesine çıktılar. Sağ ve sol kavramları bu mücadele sürecinde anlam kazandı. Tarihsel ömrünü doldurmuş sınıf ve zümrelerin, yani toprak beylerinin ve kilise babalarının çıkarlarını savunan örgütler sağ, toplumun müstakbel egemenlerinin ve emekçilerin örgütleri sol olarak bilindi. Toprak köleliğinin yerini ücretli kölelik aldıktan sonra kentsoylular sol bayrağı bıraktılar. Gündemde artık kentsoyluların sömürü ve baskısına karşı emekçi sınıfların mücadelesi vardı. Asıl sol mücadele böylece başladı. Bu mücadele, bölüşüm ilişkilerini düzenleyerek sömürüyü hafifletmeye çalışan sosyal demokrat ya da sömürüyü ortadan kaldırmayı hedefleyen komünist partiler eliyle yürütüldü. Sömürü sona erdirilemediyse de, sosyalist blokun kurulmasının da etkisiyle, burjuva demokrasisi, sömürüyü sürdürmek için kaba zora gereksinme duymayacak derecede olgunlaştı
* * * Türkiye’deki siyaset pratiği batıdaki gibi gelişmedi. Ne batıdaki gibi bir kapitalizm gelişebildi ne de toprak soylularının hegemonyasına karşı devrimci bir mücadeleye girişen, sanayi devrimini başarmış kentsoylular sınıfı boy gösterebildi. Devlet eliyle başlatılan kapitalistleşme sömürgeleşmeye dönüştü, devlet tarafından beslenen para babaları batılı kapitalistlerin yerli uzantıları oldular. Dolayısıyla batıdakine benzer, devletten özerk, burjuva sivil toplumu da gelişemedi. CHP’nin kurduğu Cumhuriyet’in rotası elbette kapitalizme çevriliydi. Cumhuriyet gemisinin kaptan köşkünde nöbeti CHP’den devralan DP, AP, askeri cuntalar, ANAP ve AKP, kapitalist yolculuğu kararlılıkla sürdürdüler. Yolculuğun her durağında geminin sahipleri ve kaptan köşkü için su ve erzak ikmali yapılırken, gemideki baskı düzenine itiraz eden tayfalar ve miçolar, yani solcular yırtıcı balıklara atıldı. * * * Devleti kuran CHP, kendi ayakları üzerinde duramayacak derecede güçsüz kentsoylular sınıfına vekâleten asker-sivil aydın zümrenin partisi olarak yapılandı. Bu sınıfsal karakterine karşın CHP, kerim devlet, baba devlet ideolojisinin mirasçısı sıfatıyla toplumun tümüne vesayeti kendisine misyon edindi. Vesayet, öksüz yetim, güçsüz, akılca zayıf, hasta ve yaşlıların korunması işidir. CHP kadroları toplumu tam da böyle görüyorlardı. Vesayet eden, babalık eden sever de döver de! Nitekim Medeni Kanun İsviçre’den alındı; Ceza Kanunu faşist Mussolini’nin İtalya’sından. Başöğretmen nasıl bankacı, sanayici ve tarım kapitalisti olunacağını öğretirken emekçilere ve solculara 141-142 sopasını salladı. Hatta memlekete komünizm lazımsa onu da CHP getirirdi! Bu ortamda sağ partiler uygarlıktan ve demokratlıktan yana nasipsiz kaldıkları gibi sol ve sosyal demokrat değerler de olgunlaşmaya, topluma mal olmaya fırsat bulamadılar. Sol partiler bile, bu toprakların kültüründe kök salmış “feodal” “ataerkil” zihniyeti, onun eseri “güçlü lider - itaatkâr örgüt ve kitle” modelini aşamadılar. * * * Öksüz yetim, aklen zayıf millete vesayet iddiası CHP ile son bulmadı. Kendisinden hükümet nöbetini devralan DP, AP, cuntalar ve ANAP da topluma kol kanat gerip severken(!) dayak da attılar. O kadar çok dövdüler ki, sersemleyen topluma AKP’nin dayak atmasına gerek kalmadı. Hatta AKP, sadaka ekonomisini sadaka demokrasisiyle sarmaladığı için CHP’den daha çok sempatik olabildi. Tektipleştirici, tektipleştiremediğine karşı gaddar ayrımcı üvey baba vesayeti, toplumun büyümesine, olgunlaşmasına izin vermedi, toplum cemaat olmaktan çıkıp cemiyete dönüşemedi. Bu ortamda düzenin partileri “demokratik hayatın vazgeçilmezi” akılcı örgütler olarak yapılanmak yerine, devletin etekleri altında, kamusal serveti yağmalama peşindeki tekkeler olarak yapılandılar. CHP’nin tek tekke olduğu devrin müritleri “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” diyorlardı. Aradan 70 yıl geçti, AKP tekkesinin müritleri “Başbakanımız bizim için adeta ikinci peygamber gibidir” dediler. Milletvekili sıfatını taşıyan bir mürit de “Başbakanımız uçurumdan aşağı atlarsa ben de atlarım. Türk töresi böyledir.” diyebilecek kadar alçaldı. * * * Deniz Baykal’ın kaset depreminin enkazı altında kalmasıyla anlaşıldı ki, alçalma, kendini uçurumdan atma söz konusu olduğunda birbirlerinden farkları yoktur. Bir kere daha anlaşıldı ki CHP hâlâ tekkedir; cemaat içindeki istikballerini şeyhin iki dudağı arasından çıkacak bir çift söze bağlamış, şeyh tekkeden ayrılınca kafası kesilen tavuktan farkı kalmayan müritler topluluğudur. Tembel, tekkeyi büyütmek ve yeni müritler bulmak gibi bir derdi olmayan, kerameti kendinde menkul şeyh dijital teknolojiye yenik düştü, postu bırakmak zorunda kaldı; ama ne kendisi gözünü çöplükten ayırabildi ne de çöplük personeli durumu gönül rızasıyla kabullenebildi. Tekke ahalisi, şaşkın, çaresiz, günlerce salya sümük gözyaşı akıttı, Deniz Hoca Efendi’nin geri dönmesi için çağrı üstüne çağrı çıkardı. En utanmazları ise, Deniz Gezmiş ve Deniz Hoca Efendi resimlerinin basıldığı urbalar giyip, “Sevdalandık Denizlere”, “Bir Deniz’i verdik, ikincisini yedirmeyiz” âvâzeleriyle ortalığı inlettiler. Oysa insanlığın yiğit devrimci evladı Deniz Gezmiş, adının Deniz Hoca Efendi ile birlikte anılmasına yol açacak bir günah işlememişti. * * * Gelinen noktada tekkenin sahte şeyhi postu bırakıp sütre gerisine çekildi. Mevzi değiştirirken, her şeyhin her zaman yaptığı gibi başkalarını suçladı, kendisini sütre gerisine çekilmek zorunda bırakan görüntülerden hükümeti sorumlu tuttu. Oysa AKP şeyhi “Aman Baykal, sen bize lazımsın... Sen ana muhalefette oldukça, biz yolumuza daha güçlü devam ederiz.” deyip duruyordu. AKP şeyhi, “tam dişine göre” bir muhalefet şeyhine tuzak kurma akılsızlığına düşmezdi herhalde. Ne ki Deniz Hoca Efendi, müritlerinin bunu idrakten yoksun oluşlarına güvendi. Uygarca köşesine çekilmek yerine, dramatik bir “veda hutbesi” ile istifayı tekkenin kendisini geri çağırması için tahrik eylemine dönüştürdü. Umdu ki, “Bir Deniz’i verdik, ikincisini yedirmeyiz” âvâzesi tekke iradesine dönüşür; kalktığı postu, müritleri elbirliğiyle yeniden altına sererler. Deniz Hoca Efendi’nin umduğu gibi olmadı. Her biri Baykal matruşkası, poker suratlı müritleri topluca kendilerine yeni bir “biat makamı” aramayı tercih ettiler. Galiba buldular da. Mürit alışkanlığıyla başka türlü davranamazlardı. Zira, eski şeyhte ısrar topluca uçuruma atlamaktan farklı olmazdı. Müritleri “Şeyhimiz uçurumdan aşağı atlarsa ben de atlarım” demedikleri için Deniz Hoca Efendi ne denli kırgınlık duysa, yerinse yeridir! * * * Sözün özü, CHP, “sol”, “sosyal demokrat” değerlerin değil devletin “kurucu değerlerinin partisi” olduğu, kurucu değer olarak ucube laikliği merkeze alıp demokrasiyi kendi içinde dahi hayata geçiremediği, halka değil devlete âşık olduğu için bu acıklı duruma düştü. Bir kere daha anlaşıldı ki, CHP zaten devrimci değildir; laikliği kendine laikliktir, kaba deyimle çakmadır, konjonktüreldir; 1960’larda ve 70’lerde bütün dünyada esen sol rüzgârın etkisiyle giydiği halkçılık elbisesinin de hiç mi hiç hatırı kalmamıştır. İğreti olarak üstüne geçirdiği için küreselleşme döneminde kolayca çıkarıp atmış, özüne dönerek milliyetçilik elbisesini giymiştir. Modern bir örgüt olmak yerine ahbap çavuş ve müritler topluluğuna dönüşmüş CHP şimdi, sahte şeyhiyle birlikte altında kaldığı enkazdan Kemal Kılıçdaroğlu’na tutunarak kurtulmaya çalışıyor. Deniz Hoca Efendi’nin despotik bir anlayışla tek tek seçerek oluşturduğu delegasyonun eteğine sığınmaya çalıştığı Kemal Kılıçdaroğlu’nun işi hayli zor. Kılıçdaroğlu, “kem âlât ile kemalât olmayacağının” herhalde farkındadır. Rahmi Yıldırım 19 Mayıs 2010 |