left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow M.Toros Gürkaya arrow Özgürlük Kültü ve "Anadolu Hareketi"
Wednesday, 23 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Özgürlük Kültü ve "Anadolu Hareketi" Yazdır E-posta
Yazar M. Toros Gürkaya   
Tuesday, 01 November 2005

TÜRKİYE’DE AYDIN OLMANIN UYUŞTURUCU BAĞIMLILIĞI YA DA AYDIN EYLEMCİLİĞİNİN ÖZGÜRLÜĞÜ SORUNU:

 

ImageBizim ülkemiz aydınlarının- ama kelimenin kendilerince payelendirilmiş anlamıyla isim yapmış (!) simaların- Türkiye’nin gelişmesi yönünde belirleyici olan dinamikleri, batının gelişme modellerine uydurabilme konusunda bayağı maharetli olduklarını herkes bilir. Onların önemli bir bölümünün, sırf bu yüzden ne yazık ki sermayeye, uluslar arası sermayeye ve bunların ilişkilendirip belirlediği gerici kurum ve hükümetlere yıllardan beri yamanmaya çalıştığı açıktır.

Onlar için toplumsal gelişme ve ilerlemenin temel gücü (üretici güç), ya teknik ya da coğrafyanın oluşturduğu imkanlarda yatar. Bu imkanların önü açıldığı(!) takdirde, Türkiye ilerleyebilir, coğrafyadaki gerçek yerini alabilir; ancak böylece, modern dünyanın ve hayatın bir parçası olabilir! Kafalarında bundan başka bir yol yoktur.

Teknik güç, insanoğlunun, doğanın yasalarına ve gücüne karşı koyma çabasıdır. Alet ve makinelerin üretimidir. Modern hayatın kriterleri içinde makine üreten makinelerin üretimidir. Hatta bu endüstriyel hayatın bile aşılımıdır. Evrenin fethidir. Ama bu bile, bunu gerçekleştirebilecek makinelere sahip olma biçimi bakımından, sınıflardan soyutlanmış bir şekilde açıklanamaz.

Dünyanın Türkiye’sinde gelişmenin temeline teknik gücü koymak ve bunun önünün açılmasını önermek, hazıra konma konusunda bayağı üne sahip ülkemiz sermaye sınıfına, 21. yüzyılın ilişkileri içinde devrimci bir misyon yüklemek demektir. Bir başka deyişle; 21. yüzyılın ilişkileri içinde bu sermaye sınıfından, Ortaçağ gericiliğine karşı başkaldıran batı burjuva sınıfının üstlendiği görevi yerine getirmesini istemektir.

Oysa batı burjuvazisi, gelişmenin önünü işçileri, köylüleri ayağa kaldırarak açmıştır. Ve o işçiler ve köylüler, burjuvaziye iktidarı bahşederken, kandırılmış olmanın bedelini ona en ağır bir şekilde ödetmekten de geri durmamıştır. Burjuvazi yediği pastanın bir bölümünü onlara vererek, ancak bir konsensus (toplumsal uzlaşma) sağlayabilmiştir. Bu yüzden orada herkes, "kim kimin efendisi" dir bilir.


Ülkemiz açısından bu böyle midir?

Ülkemiz tarihinin hangi döneminde, hangi devrinde, sermaye, batıdaki gibi ileri bir hamlede bulunabilmiştir? 1908 devriminde, Alman ve İngiliz sermayesinin birer acentesi olma konusunda, İttihat ve Terakki’nin silahlı genç kadrolarını boyun eğmeye zorlayan; Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz ve Amerikan mandacılığı için Mustafa Kemal ve ulusal kurtuluş hareketine entrikalarla baskı uygulayan; 1950’lere kadar bir yandan bankalar aracılığı ile devlet imkanlarını, diğer yandan da azınlık mallar üzerinde birikmiş sermayeyi cebe atan; 1950’lerden sonra ise ülkenin içinde bulunduğu şartları düşünmeden uluslar arası sermayeye arkasını yaslayarak emperyalizme bağımlı ilişkilere kapı açan ve buna herkesin, her kesimin boyun eğmesi için var gücüyle çalışan; “özelleşme olmazsa gelişmede olmaz” diyerek devlet-kamu malını yağmalayan, bu halka zırnık bile koklatmayan, toplumsal refahı kendi refahı olarak gören bu – tefeci- meşrutiyetçi -bezirgan ilişkilerden gelme sermaye sınıfı mı Türkiye’yi geliştirip, ilerletecektir? Buna inanmak, başkalarını buna inandırmaya çalışmak bütün tarihin bilinen bütün gerçeklerini ters-yüz etmek demektir. Yaşanan ve yaşanılacak olanı, başkalarının bir zamanlar yaşamış olduğu ana döndürmek ve ona benzetmek demek değil de nedir?

Şimdi bunların içinden bazıları, sosyalist bakış açısıyla (!) hemen itirazlarını öne sürecek; “ Pekala bu görevi proletarya yerine getirebilir” diyeceklerdir. Evet, tarihin modern bir gücü olarak proletarya bu görevi yerine getirebilir. Ama, tarihi, sosyal, ekonomik, psikolojik, vb. şartlar açısından proletarya, bir sınıf olarak böyle bir olgunluk derecesine sahipse, bu görevi yerine getirebilir. Tarihinde doğru dürüst hiçbir ileri hamlede bulunamamış bir sermaye sınıfının karşısına somut-temel bir güç olarak konulacak tezin, modern işçi sınıfının ölçütlerini taşıdığını iddia etmek, olsa olsa büyük bir saflık olur. Çünkü her tez kendi anti-tezini üretir. Bir ülkenin burjuvası neyse işçisi de ona göre biçimlenir. Bu durum bize halk arasında geçerli olan bir deyimi hatırlatır: “Ne kadar ekmek, o kadar köfte.” Oysa,“Bu görevi proleterya yerine getirebilir” önermesi, her ülkenin kendi somut şartları açısından teorik bir önermedir ve proletaryanın her şart altında olması gereken ideolojik öncülüğünü- ideolojik hegemonyasını ifade eder.

Tarihinde ileri ve aktif roller üstlenmemiş ülkemiz sermaye sınıfına karşı, bir güç olarak konulacak işçi sınıfının da, kendi tarihinde gelenek oluşturabilecek olgun bir mücadelesine- spontane olaylar dışında- rastlayabilmek mümkün değildir. Ülkemizde toplumsal gelişme ve ilerleme için, işçi sınıfının yeterli olgunluğa erişmesini beklemek; bu olgunluğu sağlayacak diye, sermaye hareketlerini (teknik gücü) dolaylı yada dolaysız olarak desteklemek demek değil midir?

Öte yandan; toplumsal gelişme ve ilerlemenin temel yanı coğrafi şartlarla ya da bunun siyasal ifadesi olan “jeo-politik önem” le açıklanabilir mi? Türkiye’nin jeo-politik önemi, onun gelişme ve ilerlemesinde başat bir rol oynayabilir mi?

Üretici güçler açısından coğrafi şartlar elbette önemli rol oynayabilir. Üzerinde yaşanan toprak parçasının, doğa ve doğa yasalarına karşı mücadelede insanoğluna sunduğu olanaklarla orantılı bir şeydir bu. Bu olanakların darlığı, batı ülkelerinde olduğu gibi endüstrileşmeye doğru teknik gücü zorunlu olarak geliştirebildiği gibi; genişliği de, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında olduğu gibi teknik-endüstriyel gücün ilerlemesini yavaşlatabilir; fakat bu genişlik, bolluk ve rahatlık açısından yollar üzerinde kurulmuş ticari çekim merkezleri de yarattığından; bu merkezlerde üretimden soyutlanmış bir sermayenin, tefeci- bezirgan sermaye olarak kök salmasını da beraberinde getirmiştir. Doğu meselesinin orijinalitesi budur.

İlk medeniyetler bu ticaret yolları üzerinde sınıflarla birlikte ortaya çıkıp, geliştiğinden, coğrafyanın bu topraklar üzerinde yaşayanlara sunduğu cömert olanaklar, bir yandan içerden üretimden uzak kalan tefeci-tüccar sermayenin zihniyetiyle, diğer yandan ise dışardan endüstriyel-teknik güce ulaşmış devletler tarafından sürekli olarak yüzyıllar boyu tam bir yağmaya uğratılmıştır.

Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası dün olduğu gibi bugün de değişmemiştir. Değişen siyasetlerdeki, siyasi haritalardaki değişikliklerdir. Yani sosyo-politik sistemlerdeki değişikliklerdir. Ve bu değişiklikler, bölgenin eski medeniyetler çağındaki gibi,ticaret yollarının kesiştiği ve medeniyetlerin buluştuğu bir merkez olma hüviyetinin elinden alınmasına yol açmıştır.

Bugün, 21.yüzyılın ülkeler ve devletler arası siyasal- ekonomik ilişkileri içinde Anadolu, medeniyetlerin buluşma noktası olarak bir köprü ödevi görecekse, bunun için öncelikle, sosyo-ekonomik ve kültürel olarak çekim merkezi oluşturabilecek şekilde gelişmesini tamamlamak zorundadır. Bu gelişme tamamlanmadan, sırf eskinin özlemleriyle Anadolu’yu bir geçiş yolu olarak batının pazarlık masasına taşımak, batının gelişmiş teknik-endüstriyel gücünün, Anadolu ve Mezopotamya’yı teslim almasından arta kalacak kırıntılarla yetinmekten başka ne anlamı olabilir? Bunun adı gelişme ve ilerleme olamaz. Öte yandan günümüzde çok konusu yapılan AB’ne giriş anahtarını, salt jeo-politik konuma indirgemek, politikanın içerik ve karakterini coğrafyanın belirlediğini söylemek, daha açıkçası sosyo-politik sistemin günah ve zaaflarını gizlemek demektir.

Böylece aydınlarımızın, - o yalın haliyle aydın olarak payelendirilmiş olanların- dinamiklere bakıştaki teknik ve coğrafyaya öncelik veren bakışları bir noktada birleşir. Her iki bakış da dinamikler söz konusu olduğunda, içerde teknik-endüstriyel güce aday (!) sermayeye, dışarıda ise hayranlıklarını gizleyemedikleri teknik –endüstriyel güce ulaşmış büyük devletlere bel bağlama anlayışına kadar bu tahliller uzar gider. Aydın olma görevlerini hatırladıkları ölçüde bunlar, gene de bir şeyler yapabileceklerini- son zamanlarda hükümet uygulamalarına değil de oralara, buralara uçuşturdukları bildirileri anımsayalım- düşünmeden edemezler. Ama bütün bu iyi niyetli faaliyetleri sonuç olarak kendilerini teselliden öteye de gitmez. Çünkü aydınımız da bize özgüdür. Zayıftır, uyuşuk ve ürkektir. Olanaksızı olanaklı kılmak, zoru başarmak onların işi değildir. Ülkenin içinde bulunduğu en kötü durumda dahi bu ürkek ve uyuşuk siyasetlerini, geçerli ve kabul görülmesi gereken tek çareymiş gibi göstermekten de çekinmezler.

Şimdi bir ülkenin aydını – ama aydın olarak payelendirilmiş aydınları- böyle olunca; üretici güçler bakımından tarihsel gelişme de yerinde sayamayacağına göre, iş ister istemez tarihsel ve insan faktörlerinin omuzlarına biner.

Üretici güçlerin gelişimi bakımından tarihsel faktör nedir?

Tarihsel faktör, insanlığın, tarihin derinliklerinden gelen ve üzeri medeniyetle beraber sınıf ilişkileri ve yapılarıyla bir sis gibi örtülmüş komünal hayatın, bütün bir sınıflı tarih boyunca gelenek ve görenekleriyle yaşanıp örtüşen ve hissedilen ruhudur, izidir. Bu faktör, bütün bir sınıflı tarih boylu boyunca, hiçbir kesintiye uğratılmadan ele alınmadıkça, ne doğunun tarihsel olayları ne de yazgısı anlaşılamayacağı gibi, parçalanmış bir sınıflı tarih anlayışıyla da sınıflar tarihi ve ilişkileri açıklanamaz.

İnsan faktörü ise, tarihin bu izini yaşam biçimi ile ruhunda hisseden özgür insan eyleminin kendisidir. Anadolu insanının özgürlük kültü budur. Horasan erenlerinden Şeyh Bedrettinlere, Börklücelerden Resneli Niyazilere, Mustafa Kemallere kadar hepsinin temelinde bu tarih ve insan faktörünün gücü (özgürlük kültü) yatar. Ülkemiz 68- 78 gençlik isyanı ise, bu kültün halklaşmaya doğru evrilmesidir. Tarih ve insan faktörüyle birleşen bu özgürlük kültü, çağımızın sınıflı medeniyet yapısı içindeki gerçekliklerden hareket etmedikçe, yani kaderini proleter ideolojiye bağlamadıkça sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Türkiye’de 1968-78 gençlik hareketi emek ekseni temelinde bunun yolunu açmıştır. (Ülkemizde gelişen Kürt hareketi de bu temelde gelişmiştir. Eğer bu hareket, içindeki sosyalist damarı geliştiremediği ve kaderini ortak bir yaşam biçimine dönüştüremediği taktirde, sınıflı medeniyet yapısının (emperyalist-kapitalist sistemin) ilişki ve çelişkileri içinde her geçen gün kan kaybına uğrayacaktır.) İşte kendi tarihindeki aydınlık izlere basarak, kendi tarihiyle barışma çabası içinde olan bu güç, eninde sonunda gerçek bir Anadolu Halk Hareketini yaratarak, Türkiye’nin kaderini olumlu olarak değiştirmeye yetecek olgunluğu da gösterebilecek kabiliyettedir.

Bu bakımdan, yani, üretici güçlerin ele alınış tarzı bakımından, bizim ülkemizde kültürel boyutta iki kesim ortaya çıkar: birinci kesim, teknik gücün efsunlu esaretini taşıdığından daha çok evrenselmiş gibi görünür . Fakat aslında batı hayranlığı olan bir kültüre sahiptir. Bunlar, evrensel değerlere, modern medeniyetin sınıf çatısı altında tekniğe yol açıcılık yaptığı ölçüde sahip çıkmayı ya da öyle görünmeyi kimseye bırakmaz. Böylece bu kesimlerin gözünde iyilik,şeref, özgürlük ve adalet gibi kimi düşünceler, batı insanının olaylara bakış tarzıyla, yani batının kendi gerçek koşulları içinde düşünenlerle aynılaşır.

Ancak bir diğer kesim daha vardır ki, bunlar, tarihin derinliğinden gelen komünal ruhun, sınıflı medeniyet koşullarında özgürlük kültüyle yoğrulmuş yüzüdür. Ve birinciler tarafından bu yüz, ilkel, fanatik ve barbar görünür. Halbuki bu yüz, tarihe mal olan eylemleriyle durmadan,sürekli olarak bizlere ışıldar durur.

Birinciler, modern tarihin bir parçası olabilmek için bu ülkenin gerçek dinamiklerine sırt çevirip, batıya yüzlerini dönerken; diğerleri, tarihleri boyunca batının kendilerini teslim almasını reddetmiştir. Kuşkusuz bu reddediş, geri kalmış ya da geride bıraktırılmış bir ülkenin uygarlaşma seviyesine taşınmasında, onun içerdiği bütün nimetlerin reddedilmesi anlamına da gelmez.

Böyle bir gerçekliği özümseyebilecek, sosyalist bilinçle donanmış bir "Anadolu Hareketi", Türkiye’de üretici güçlerin önünü açabilir. Türkiye böyle bir halk hareketiyle modern dünyanın bir parçası olabilir.Ve bu bütün bir Ortadoğu ve Doğu’nun kaderini değiştirebilecek tetiklemeyi sağlayabilir.

Önce bu halka bir güvenin beyler, gerisi sonra gelir.

 
Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Özgürlük Kültü ve "Anadolu Hareketi... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right