Konuk: Şeyh Bedreddin Konu: Şeyh Bedreddin ve Yaşamı. Bedreddinin tenini dinlendirdigi yer.Topkapı Sarayından biraz aşağıya Çemberlitaşa doğru yürüdüğünüzde sol tarafta yeşillikler içerisinde Türk ocağı olarak işletilen bir yer var. Geniş giriş kapısından bahçeye adımınızı atar atmaz karşınıza sağlı sollu mezar taşları çıkıyor. Ziya Gökalp ve II.Abdülhamitin karşı karşıya vererek sonsuz uykuya daldığı bu yerde II.Abdülhamitin mezarına giden yol üzerinde hemen sol tarafta üzerini ayrık otlarının bürümüş olduğu bir mezar taşı göreceksiniz. İşte benim Seyh`im üzerini ayrık otlarının kapladığı o mezarda yatmaktadır.Ezeli: Sevgili Bedreddin Hoş geldin buyur. Şeyh Bedreddin. Hoşbulduk can lütfen otur. Ezeli: Sizin karşınızda koca tarih ayakta duruyor siz gelirken nasıl ayağa kalkmam. Şeyh Bedreddin. Rica ederim buyrun oturun. Ezeli. Sevgili Bedreddin bize kısaca yaşam öykünüzü anlatırmısınız?
Şeyh Bedreddin. Şimdi sizin vaktinizde ( 2010 yılında ) Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında doğdum. Kimi kayıtlara doğum tarihim Kesin olmamakla birlikte 1358, 1359, 1365 olarak geçti. Büyükbabam Abdülaziz Selçuklu soyundandır. Menakıbname'ye göre son Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubad'un yeğeni ve veziridir. Babam İsrail ise Rumeli'yi fethe girişen ilk gazilerdendir. Daha sonra Simavna kadısı oldu. Annem Rum asıllı bir Hıristiyan iken Müslüman olan Melek Hatun'dur. Edirne'nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra oraya yerleştik. Ezeli: Eğitiminize Edirne’de mi başladınız? Şeyh Bedreddin. Aslında ilk eğitimi mi babamdan aldım. Sonra Hocam Molla Yusuf sayesinde fıkıh ilmiyle tanıştım. Hocam ölünce Bursa'ya gittim, astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanan Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud'den dersler almaya başladım. Daha sonra Konya'da Feyzullah'tan mantık ve astronomi dersleri aldım. Şimdi sizin döneminizde herkes İngiltere Oxford üniversitesine gidiyor ya iyi eğitim almak için bizim zamanımızda da İslam dünyasının ilim merkezi Kahire'ydı. Oraya gittim. Ezeli: Ne zaman oraya gittiniz. Yani hangi tarihte? Şeyh bedreddin: 8 Aralık 1382 tarihinde Kahire'ye gittim. Burada Memluk Sultanı Berkuk'un dostu ve danışmanı olan dönemin ünlü âlimlerinden Ekmeleddin el-Bayburti'nin öğrencisi oldum. Sultan Berkuk beni oğlu Ferec'in özel hocalığına tayin etti. Ezeli: Kaç yıl kaldınız bu görevde? Şey Bedreddin. Üç yıl Sultan Berkuk'un sarayında geçirdiğim üç yıl zarfında Hüseyin Ahlati ile tanıştım ve düşüncelerinden etkilendim. Berkuk bana ve Seyyid Ahlati'ye birer Habeş cariye verdi. Size benim yaşamımla ilgili bu bilgileri veren torunum Hafız Halil'in babası İsmail bu cariyelerden biri olan Cazibe’den doğdu. Diğer cariye Mariye (Meryem) ise Ahlati'nin öğretisini özümsedi. Ben, Mariye ile yaptığım konuşmalarda kendisini gülün dikeni gibi gördüğümü söylerdim: "Anı gül gördi vü kendüni diken". Ahlati tasavvuf yolunda yol göstericim oldu. Ezeli. Tasavvuf hocanız olan Seyyid Hüsein Ahlati’nin itikadı ne idi. Ehli Sünnet mi idi yoksa Şii miyidi? Şeyh Bedreddin. Şii idi Ondan tasavvuf dersleri aldım. Üzerimdeki ipekli gömleği çıkartıp, dervişlik hırkasını giydim. Hakkikat yolcusu olduktan sonra benlik dağlarını yıkarak; şanı, şöhreti, serveti, mevkiyi terkederek hakikat deryasına daldım. Varlıkları, gönül gözüyle görmeye, tanımaya, kavramaya başladım. Belli aşamalarından (dört kapı ve kırk makamdan) geçerek sırr-ı hakikata ulaştım, yetkinleşip renk, dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden insanlara aynı nazarla baktım. Artık insanı doğadan, Tanrı’dan ayrı görmüyor; onun bir parçası sayıyordum. Bana göre, “Varlık âlemi bir bütündür. Cennet cehennem bu dünyadadır; bu dünyada mutlu yaşayan cennette, mutsuz yaşayan cehennemdedir. Her şey insanda mevcuttur; gerçek olan insandır... İnsan evrende neye baksa kendisini görür; evrende ne varsa kendisinde bulur...” Ezeli: Hep Kahirede mi kaldınız? Şey Bedreddin: Yok bir süre sonra Hüseyin Ahlati beni Tebriz'e yolladı. Burada Anadolu seferinden dönen Timur'la karşılaştım. Bilgimle tartışma yeteneğimle Timur'u ve maiyetini etkiledim. Timur kendisiyle beraber gitmemi istedi ama kabul etmedim Kahireye geri döndüm. Ezeli: Seyyid Hüseyin Ahlati ile mısırda tanıştınız Hüseyin Ahlati Mısırlı mıydı? Şeyh Bedreddin.Yok. Seyyid Hüseyin Ahlati Kürdistan’lıdır. Ahlât Bitlis’in bir kazasıdır. Ünlü mutasavvuflardan ve vahdet-i vücut (varlık birliği) kuramının savunucularından olan Seyyid Hüseyin Ahlati Moğol baskınları sırasında Ahlât’tan ayrılıp Mısır’a göçmüş ve burada dergâhını kurmuştu. Ezeli: Hocanızla ilişkiniz nasıldı? Şeyh Bedreddin. İyi idi. Birgün hocama gönül borcumu dile getirecek oldum. Kabaca sözümü kesti. “Aynı gönül borcunu benim yerime bir solucana ya da bir kurbağaya da duyabilirsin” dedi. Şaşırdım. Şaşkınlığımı görünce ne demek istediğini açıkladı: “Şeyh Şibli’ye, ‘Sana hakikat yolunu gösteren kim oldu?’ diye sormuşlar. ‘Bir köpek’ demiş şeyh ve anlatmış: ‘Bir gün, bir su kıyısında, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek gördüm. Köpek, içmek için suya her hamle edişinde suda kendi suretini görüyor ve bunu başka bir köpek sanıp korkuyla geri kaçıyordu. Sonunda susuzluğu, içindeki korkuya üstün geldi ve köpek suya atladı. Atlamasıyla da sudaki suret kayboldu. Gereksindiği şeyle kendisi arasındaki engel, kendisiydi. Ben de, kendim sandığım şeyin aslında içimdeki engel olduğunu anladığımda engel ortadan kalktı. Ama bana yolumu ilk gösteren bu sokak köpeği oldu...’ Öğrenmeye hazır durumda olan, kimden olsa öğrenir..” Şibli’nin sözlerini herhalde böyle anlamak gerek, diye düşündüm Yani öğrenmek, öğetmene değil, sana bağlı. Eğer sen olgunlaşmamışsan, değil herhangi bir öğretmen, peygamber olsa sana birşey öğretemez. Ve eğer sen hazırsan, bir köpek bile sana hakikat yolunu gösterebilir. Yaşadığımız her an, bizim için bir rehberdir. Ve ben her gün bana yol gösterecek fırsatları görmeden, yanlarından geçip gittim. Bildiğimi sanıyordum çünkü buydu benim talihsizliğim. Ben biliyorum, diyordum. Oysa kim ki bilir, bir daha hiç öğrenemez. Önce bilmediğini bileceksin. O zaman öğüt akıl dört bir yandan yağar üzerine… Hocam Seyyid Hüseyin Ahlati’ye göre hakikati anlatmak, öğretmek değil, hakikate götürmekti. Hakikat, öğrenilen değil, olunan şeydi. Usta, bilgi vermiyordu, o, gösteriyordu: kendi içinde kapanmaya engel olan duvarların nasıl yıkılacağını ve kendi kendisiyle nasıl yaşanacağını...”1 Ezeli. Evet, oldukça ilginç bir yaklaşım. Şey Bedreddin: Çok öğretici ve göz açıcı. Kahire’deki tekkede kendime (hakikata) ulaşma yolculuğunu aşama aşama gerçekleştirmeye başladım; bir duraktan ötekine ölü hükümlerin kalelerini, bencilliğin bendlerini yıka yıka ilerledim. Böylece fakih Bedreddin, öğretmen Bedreddin, Kadığolu Bedreddin, Müslüman Bedreddin gitgide küçülürken, insan Bedreddin gitgide büyüdü... Kendimi hakikat yolu yolcusu tıpkı evren gibi öncesiz ve sonrasız duyduğu, dalgaların denizden ayrılmazlığı gibi kendimi evrenin bir parçası olarak duyumsadığım bir manevi konuma ulaştırdım... Yıllar sonra mücadele arkadaşlarıma Kahire deneyiminden söz ettim: Bütün duyuları terkeder yolcuyu. Ama hayır, bu ne baygınlık, ne uykudur. Uyumadığı halde yolcu bedeninin büyüdüğünü, genişlediğini ve tüm dünyayı içine aldığını görür. Dağları, ırmakları, ağaçları, bahçeleri, dünyada ne varsa her şeyi kendi içinde bulur. Dünya o olur, o da dünya. Neye baksa, kendisi. Kendisi olmayan bir şey bulunmaz. Neye baksa, baktığı şey olur. Neye baksa, baktığı şeyin kendisi olduğun anlar. Güneş ile zerrenin aynı şey olduklarını kavrar; aralarında bir ayrılık düşünmez. Zaman da tek bir zaman olur onun için; başlangıç ve son, ilksizlik ve sonrasızlık tek bir anın içinde erir...”2
Ezeli: Ne Kadar kaldınız hocanızın yanında? Şeyh Bedreddi. Hocamın son nefesine kadar yanındaydım. Hocam hasta döşeğinde son günlerini yaşarken, beni yanına çağırıp, kendisinden sonra yerine geçmemi vasiyet etti. ve bana dönüp: Rum mülkünün (Rumeli’nin) Mansur’u canını dost yoluna vermek gerektir...’ diyerek güldü ve sonra gözleri yaş ile doldu. Ve bir an sonra Şeyh Hüseyin Ahlati’nin can kuşu göklere uçtu. Hocamın bu işaretinden müteessir olarak bir zaman düşünmeden kendini alamadım. Sonra Hak’ka teslim olmak yolunun yolcusu olan Şeyhim gönlüne Yunus’un şu sözü geldi ki; kendisinin güzel sesli bir dervişine bu sözü dünyadan gidinceye dek okutturdu:
Bir dürrü yetimin ki görmedi beni umman Bir katreyim illâ ki ummane benim umman Der urmaz idi Mansur tevhidi... dan Aşk darına dost zülfü asmıştı beni uryan.”3 Hocamın Hakk’a yürümesinden (vefatından) sonra, bir süre tekke postnişinliğini yaptım; ayrıca Mısır sultanlarından Barkuk oğlu Farac’a dersler verdiğimi yukarıda söylemiştim. Altı ay sonra Mısır’dan ayrıldım. Buradan önce Haleb’e geçtim. Cebel Arsus (İskenderun yakınlarında bir sıradağ)’da meşhur Kızılbaş şairlerinden Safevi devletinin kurucusu Şah İsmail Hatayi’nin dedesi Şayh Cüneyd’le buluştum. Ezeli: Çok ilginç demek Şeyh Cüneyid ile de karşılaştınız. O hangi amaçla orada bulunuyordu? Şeyh Bedreddin: Şayh Cüneyd’in bana anlattığına göre bir ara Konya’ da Şeyh Sadreddin (Konyevi)’nin tekkesini ziyaret etmiş. Şeyhin, bu misafirini kâfirlikle (dinsizlikle) suçlayınca, Cüneyd, ertesi gün kalkıp yola düşmüş ve Varsak’a (Kilikya, Adana, Gaziantep) doğru gitmiş. Tekke postnişini Abd’al-lâtif, Karamanoğlu İbrahim Bey’e hemen haber vermiş: Cüneyd’in iyi bir sufi olmadığını ve tahtında gözü olduğunu yazmış. Bunun üzerine Karamanoğlu, Şeyh Cüneyd’in yakalanması için Varsak beyliğine haber bildirmiş. Bunu duyan Şeyh Cüneyd, yanına birkaç kişiyi alarak Halep’e geldi. Biz onunla Cebel Arsus’ta bir araya geldik. Ne var ki, Halep’teki softalar da bize rahatlık vermediler. Mevlana Ahmed Bekri ve Abd-el-Kerim, Halife Şeyh Zeyneddin’ in müritleri, Mısır Sultanı Çakmak’a (öl. 1453) bir haber yollayarak, „senin ülkende deccallar türedi“ diye şikayette bulundular. Bunun üzerine Mısır Sultanı, Halep beyliğine, ikimizin (Şeyh Cüneyd ile Şeyh Bedreddin’in) yakalanması için emir verdi. Halep Valisi, hasta olduğundan, yerine yardımcısı Ulu Hacib’i üzerimize gönderdi. Çıkan çatışmada Şeyh Cüneyd’in 70, benimse 25 yoldaşım şehid edildi. Bu olaydan sonra Şeyh Cüneyd ile Halep’ten ayrıldık. Şeyh Cüneyd, Canik (Amasya-Giresun) tarafına geçti. Yandaşlarına haber salıp, „beni görmek isteyen Canik’te arasın“ dedi. Ezeli: Demek ki daha sonra eylemlerinizin özellikle Kızılbaşlar tarafından desteklenmesi ve düşüncelerinizin onlar tarafından benimsenmesi bir rastlantı değildir.
Şeyh Bedreddin: Yok canım rastlantı olur mu? Konya’ya geldiğimde, Karamanoğlu (Mehmed Bey II, öl.1423), beni sarayına çağırıp bir ziyafet verdi ve orada benden keramet göstermesini istedi. Ona toprağı göstererek ne olduğunu sordum. Karamanoğlu, toprak olduğunu söyledi. Bende, yemiş ağaçlarının nereden bittiğini sordum. Karamanoğlu gülerek yerden bittiğini söyledi. Akan suların ve pınarların nereden çıktıklarını da sordum, bunların da yerden çıktığı cevabını verdi Ey Padişah! Bizden sen keramet iste!.. Dünya kerametle dopdoludur. Bu yolda toprak olursan bütün yemişler senden biter. İçin, dışın kerametle dolar!’ diye sözümü bağladım. Bunu duyan hükümdar kendisine geldi ve bu hale hayran kalıp bana biat eyledi...”4
Ezeli. Börklüce Mustafa (Dede Sultan) ile ne zaman ve nerede tanıştınız?
Şeyh Bedreddin: Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’in (1360-1403) oğlu Musa Çelebi tahta çıkınca (1410) Beni Rumeli Beylerbeyliğine (Kazaskerliğe) getirdi. Benim Kazaskerlik görevi pek uzun sürmedi. Kardeşler arasından çıkan taht kavgasından dolayı, Mehmed I (1389–1421), kardeşi Musa Çelebi’yi tahtan indirerek yerine kendisi geçti ve beni görevimden alıp İznik’e sürgün etti. Ben Rumeli Beylerbeyliği sırasında, Alevi Dedelerinden Börklüce Mustafa (Dede Sultan) ile tanışmıştım. Dede Sultanı yanıma aldım artık benimle birlikte çalışmaya başladı. Ben İznik’e sürgün edilince, Dede Sultan da Aydın tarafına gitti. Aydın’dan Karaburun’a geçti.
Ezeli: Torlak Kemal ile nerede tanıştınız?
Şeyh Bedreddin: Kütahya ve Domaniç üzerinden Bursa'ya yaptığım yolculuğum sırasında Sürme köyünde Torlak Kemal ile tanıştım. Gelibolu üzerinden Trakya'ya geçtim ve Edirne'ye ulaştım. Kahire'den Edirne'ye kadar gittiğim her yerde müritler topladım. Birkaç ay sonra Bursa ve Aydın'a tekrar döndüm, sonrasında yedi yıl Edirne'de kalım. Ezeli: Sanıyorum Kahire’den döndüğünüzde Osmanlı tahtında kargaşalıkların sürdüğü bir dönemdi? Şeyh Bedreddin: Börklüce Mustafa Aydın ve Karaburun’da, Torlak Kemal Manisa’da, Ben de Rumeli, Silistre, Dobruca ve Deliorman bölgelerinde faaliyetlerimizi yürütüp, renk, dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin, insanlar arasında tam bir eşitliğin, özgürlüğün ve mal ortaklığının sağlanması yönünde propaganda yaparak farklı inançlardan, etnik kökenlerden geniş bir halk kitlesini biraraya getirdirdik. Olayı duyan Mehmet I (Çelebi), Saruhan Valisi Süleyman Bey’in emrine güçlü bir ordu vererek Börklüce Mustafa’nın üzerine gönderdi. Börklüce Mustafa 6000 kişilik yoldaşıyla Süleyman Bey’in ordusunu yenilgiye uğrattı. Daha sonra Saruhan ve Aydın’a vali olarak atanan Ali Bey ve kuvvetleri de bu olayda yenilince, Mehmet Çelebi, Amasya valiliğinde bulunan oğlu Murad’ın komutasına Anadolu ve Rumeli askerlerinden oluşan güçlü bir ordu vererek Börklüce’nin üzerine gönderdi. Bayezid Paşanın yönetimindeki bu ordu, genç-ihtiyar, kadın kız, demeden binlerce insanı hunharca kılıçtan geçirdi. Börklüce Mustafa ve yoldaşları Efes’te çarmıha gerilerek idam edildiler. Torlak Kemal ise Manisa’da yakalanıp darağacına götürüldü. Darağacına götürülen Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’nın yoldaşları son söz olarak: „İriş Pirim iriş gör ki olanı / kurtar muhanetten elde kalanı!..“ dediler.5
Ezeli: Siz nerede yakalandınız? Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu yönetim bunalımı içinde hiç bir zaman taraf olmadım. Ne Süleyman Çelebiyi ne Musa Çelebiyi nede çelebi Mehmet Han'ı desteklemedim. Musa Çelebinin bana kazaskerliği önermesinden sonra bir süre düşündüm ve herkesin eşit olacağı bir dünya özlemini yaşama geçirebilmek için kendime önerilen bu görevi kabul ettim. Musa Çelebi Edirne'ye hakim olunca beni kazasker yaptı. Bu görev sayesinde Balkanlarda yaşayan halkla yakın ilişkiler kurdum. Musa Çelebi'nin kardeşi Mehmet Çelebi karşısında yenik düşmesiyle 1413'te ailem ile birlikte İznik'e sürgün edildim. Bana 1000 akçe maaş bağladılar. Bu sırada Aydın ve Manisa'da Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'in yönettiği isyan patlak verince, gizlenmek zorunda kaldım ve İsfendiyar Beyine sığındım. Sinop üzerinden Eflak'a gittim. Daha sonra Edirne'ye dönmeye karar verdim. Sultan Mehmet isyanların başındaki kişi olarak beni görünce ben Edirne'ye varamadan esir düştüm. Bir heyet tarafından yargılandım malım ve ailem korunmak şartı ile idamıma karar verdiler. 1420 de Serez çarşısında asıldım ve orada defnedildim. 1961'de kemikleri, Divanyolu'ndaki II. Mahmut Türbesi haziresine defnedildi.
Ezeli: Asilmadan önce son olarak ne söylediniz? Şeyh Bedreddin: Mademki bu kerre mağlubuz netsek, neylesek zaid. Gayrı uzatman sözü. Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü Ezeli: Asılırken gülümseyerek söylediğiniz bu sözler asırlar boyu akıllardan çıkmadı, çıkarılamadı. Peki Şeyhim toplumsal yaşam konusunda ki görüşleriniz nelerdir?
Şey Bedreddin: Tanrı, dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Şu halde dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. İnsanlar eşit olarak yaratılmışlardır. Birinin mal toplayıp öbürünün aç kalması Tanrı'nın amacına aykırıdır. Ben, senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen, benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizindir. Tanrı, insanlara akıl verdi. Herkes, Tanrı'yı aklının erdiğince kavrayabilir. Birinin kavrayışı ötekinin kavrayışına benzemeyebilir. Aynı kavrayışta bulunmayanların birbirlerini kınamaları, birbirlerini zorlamaları doğru değildir: Düşünce ve vicdan özgürlüğü, doğal düzenin ürünüdür. Ayrılıklar din adamlarının işleri karıştırmasından doğmuştur. Bunlar ortadan kaldırılırsa bütün dinler bir olur. Hıristiyanların Tanrı'yı kavradıklarını yadsımak dinsizliktir. Onlar da aynı Tanrı'ya tapmaktadırlar. Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Mecusi hep aynı Tanrı'nın kuludur. Hepsi kardeştirler. Aralarında sevgi ve saygı olmalıdır. Onların bu sevgi ve saygıları gerçeği yanlışa üstün kılacak, amaç, gürültüsüzce kendiliğinden elde edilecektir. Birbirlerini sevenler ve sayanlar her zaman birleşebilirler. Hükümet, seçimle kurulmalıdır. Ulus, tam bir özgürlük içinde oyunu kullanabilmelidir. Kıyan ve zorba (zalim ve mütegallip) bir hükümetin buyruklarına uymamak gerekir (caizdir). Saray, saltanat, yeniçeri, tekkeler, dervişler hep zorbalığın ürünüdür. Bu zorbalığa boyun eğilmemelidir.
Ezeli: Peki Tasavvuf? Şey Bedreddin Ruhlar, maddelerde bulunan güçlerden ibarettir. İnsanı iyiliğe sürükleyen kendi gücü melek, kötülüğe sürükleyen kendi gücü de şeytandır. Bu güçler, sadece insanlarda değil, bütün cisimlerde vardır. Örneğin, bir yağmur tanesi bir neden ve güçle oluşur (teşekkül eder). Yağmur tanesini oluşturan ve tarlaya düşüren güce melek denir. Deccal, Dabbe, Mehdi'nin görünmesi gibi kıyamet belirtileri yüzyıllardan beri boşuna beklenmiştir, bundan sonra da boşuna beklenecektir. Vücut zerreciklerinin bir kez dağıldıktan sonra yeniden bir araya gelmesine ve cesetlerin yeniden dirilmesine (haşrine) imkan yoktur. Her güzel şey cennet, her kötü şey cehennemdir. Kitaplarda tanımlanan cennet ve cehennem bir düşçülük ürünüdür (hayal aleminde tahakkuk etmiştir).
Ezeli: Tapınma İbadet? Şeyh Bedreddin: Tapınma, bütün namazlar ve niyazlar, ahlakın düzeltilmesi, içyüzün arınması içindir. Gerçek tapınmanın hiçbir koşulu, sınırı, biçimi yoktur (yüzünüzü nereye dönerseniz Tanrı oradadır, ayetini hatırlayınız). Tapınma, hangi biçimde yapılırsa yapılsın, Tanrı'nın isteğine uygun olur. Gerçek tasavvufçu, herkesin anlayamadığı şeyleri bildiği halde bunları halka söylemez. Onları meydana apaçık koyarsa öldürüleceğini bilir. Gerçi bu, ikiyüzlülük sayılabilir. Ama dışla için bir ayrılığı olmalıdır. Her inanış, kendi yerinde (mertebesinde) haktır. Gerçek, halka, daha işin başında ve apaçık söylenirse ya yollarını sapıtırlar, ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve gerçek, ayrı, ayrı gözetilerek, ortalama bir yolla birbirlerine alıştırılabilir. Ama her halde halk, gerçeğe (hakikate) alıştırılmalıdır.
Ezeli: Sevgili Bedreddin. Sizin bugün geniş kitlelerce tanınmanızın en önemli sebeplerinden biri Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Destanı adlı eseridir. Nazım Hikmet örneğinde görüldüğü gibi, modern Türk yazarları Sizi sınıf mücadelesinin öncüsü ve Osmanlı otoritesine isyan ederek sosyalist bir düzen kurmayı kendine amaç koyan bir devrimci olarak tanıttılar. Bu düşünce Bizanslı tarihçi Dukas'ın Börklüce Mustafa isyanı ile ilgili yazdıklarına dayanır. Dukas'a göre Börklüce Mustafa "Ben senin emlakine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlakime aynı surette tasarruf edebilirsin" diyerek ortak mülkiyeti savunmaktadır. Şeyh Bedreddin: Bu konuda aşağıda size listesini vereceğim kitaplarımı okuyun ve siz kendiniz karar verin. Ezeli: Nazım’ın şiirini okudunuz mu?
Şey Bedreddin: Öyle mi Nazım benim ile ilgili şiir mi yazdı? Oku bakalım nasıl bir şey yazmış. Ezeli: Sevgili Bedreddin şiir çok uzun ben size birkaç bölümünü okuyayım. Geri kalan bölümlerini eğer size yaşamınıza ve Nazıma ilgi duyanlar varsa kitapçılardan alır okurlar. Şey Bedreddin. Peki, yalnız ben kalkarken bana unutturma bir tanesini bulup alayım. Ezeli: Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi, duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler, gümüş ibriklerde şarap, bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi. Çelebi hünkâr idi amma Âl Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. Kırık testiler susuz su başarında bıyık buran sipahiler var idi. Yolcu, yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi. Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi. Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi, ahüzar idi. Bu göl İznik gölüdür. Durgundur. Karanlıktır. Derindir. Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların. Bizim burada göller dumanlıdırlar. Balıklarının eti yavan olur, sazlıklarından ısıtma gelir, ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür. Bu göl İznik gölüdür. Yanında İznik kasabası. İznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. Çocuklar açtır. Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi. Ve delikanlılar türkü söylemez. Bu kasaba İznik kasabası. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev. Bu evde bir ihtiyar vardır Bedreddin adında. Boyu küçük sakalı büyük sakalı ak. Çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi. Bedreddin ak bir koyun postu üstüne oturmuş. Hattı talik ile yazıyor «Teshil»i. Karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Bakıyor: Başı tıraşlı kalın kaşlı ince uzun boylu Börklüce Mustafa. Bakıyor: kartal gagalı Torlak Kemâl.. Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. Ve gölde ipi kopmuş boş bir balıkçı kayığı bir kuş ölüsü gibi suyun üstünde yüzüyor. Gidiyor suyun götürdüğü yere, gidiyor parçalanmak için karşı dağlara. İznik gölünde akşam oldu. Dağ başlarının kalın sesli sipahileri güneşin boynunu vurup kanını göle akıttılar. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır, bir sazan balığı yüzünden kaleye zincirlenen balıkçının kadını. İznik gölünde akşam oldu. Bedreddin eğildi suya avuçlayıp doğruldu. Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı, demiri oya gibi işleyip hep beraber, hep beraber sürebilmek toprağı, ballı incirleri hep beraber yiyebilmek, yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini.. Yenildiler. Yenenler, yenilenlerin dikişsiz, ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla. Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme, bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. Şeyh Bedreddin: Aferim Nazım’a güzel olmuş yüreğine beyinine bilincine sağlık. Ezeli: Sanıyorum en önemli görüşlerinizden biride “dinlerin arasında fark olmadığıdır, bütün dinlerin eşit ve benzer ilkeler üzerine kurulduğu” görüşüdür. Gerçi siz bir İslam âlimi olmakla bilinmektesiniz ama anneniz, eşiniz ve gelininiz ihtida etmiş Hıristiyanlardır, Hıristiyan Balkan halklarıyla yakın ilişkiler içindedir, tasavvuf anlamında kaynaştırmacı Kürt-Türk-Anadolu mistisizminin bir halkasıdır. Bütün bu verilerin ışığında dinler arasında fark olmadığına inanıp bu düşüncesini yaymış olmanız mümkün mü? Şeyh Bedreddin. Evet, tespitiniz doğru bir tespit. Ancak ben bir İslam mutasavvıfı olarak Vahdet-i Vücud felsefesinden çok Vahdet-i Mevcüt felsefesini savundum. tasavvufta vücut’un bir ileri seviyesidir.. vahdet i vücuda da ki varlık birliği, vahdet i mevcut'ta varlıkların birliği halini alır.. Buna göre Allah, varlıkların, doğanın, evrenin birliğidir. Bütün var olanların birliğidir. Bu var oluşun başı ve sonu yoktur. Yaratmak ve yaratılmak ayrımı ortadan kalkmıştır.. Ezeli: Kaç kitap yazdınız sevgli Bedreddin ve bunlara nasıl ulaşılabilinir? Şeyh Bedreddin. Epey zaman oldu unuttum. 38 ya da 48 olacaktı. Ancak sizin zamanınıza çok az kitabım kalmış. Sanıyorum çoğu kayboldu. Ancak sizin kuşaklar tarafından en tanınmış eserim varidat’tır. 1. Varidat 2. Cami’ü’l-fusuleyn 3. Letai'fü’l-işarât et-Teshil 4. Meserretü’l-kulûb 5. Unkudü’l-cevahir 6. Çerağu'l-fütuh 7. Nurü'l-kulub Ezeli: Cok Sag olun sevgili Bedreddin sizi yorduk ancak verdiginiz bilgilerde bizim icin cok önemliydi. Şeyh Bedreddin: Sizde sag olun Ezeli can. ŞEYH BEDREDDIN Ruma asmi edince irşat eyledi Gezdiği yerleri rüşan eyledi kimi kabul kimi inkar eyledi Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin Çekti gülbengini Şeyh Bedreddin Kabul eden aldı elin eteğin Kesti kurbanlarını serdi ekmeğe Yüz sürdü Pirine aldı himmeti Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin Çekti gülbengini Şeyhi Bedreddin Cebrail kurbanı geldi meydana Saki dolusunu sundu her yana Gönül birliğini sardı her yana Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin Duası kabuldür Şeyhi Bedreddin Kurban geldi sofra kondu meydana Sofralar döşendi cümle her yana Doylandı talipler hep kana kana Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin Duası kabuldür Şeyhi Bedreddin Üçler semahına kalktı üç can Anlar yürüdü meydana tamam Erkan tekmil oldu verdiler hitap Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin Duası kabuldür Şeyhi Bedreddin Başta oturan Mürşidimiz Ali'dir Devran ile erkanı yürü dür PİR SULTAN'ım HAYDER kemter kuludur Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin. Duası kabuldur Şeyhi Bedreddin Bu nefes SEREZ'li PİR SULTAN' a aittir. Kaynaklar: 1. FİŞ, R. 1992: 147, 157. 2. FİŞ, R. 1992: 158. 3. (YALTKAYA), M. ş. 1935: 246. 4.(YALTKAYA), M. ş. 1935: 247. 5. DUKAS. 1965: 69. Türkçe'de Şeyh Bedreddin: 1.Cemil Yener : Varidat, İstanbul : Elif Yayınları, 1970. 2.Vecihi Timuroğlu : Şeyh Bedrettin Varidat Ankara : Türkiye Yazıları Yayınları, 1979 3.İsmet Zeki Eyüboğlu : Şeyh Bedreddin Varidat, Derin Yayınları, 1980 4.Cengiz Ketene: Varidat: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Simavi, 823/1420 ; trc. Cengiz Ketene, Ankara : Kültür Bakanlığı, 1990. 5.Seyyid Muhammed Nur : Varidat şerhi . Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Simavi, 823/1420 ; Haz. Mahmut Sadettin Bilginer, H. Mustafa Varlı, İstanbul : Esma Yayınları, 1994 6.Michel Balivet : Şeyh Bedreddin Tasavvuf ve İsyan Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000. 7.Radi Fiş: Ben De Halimce Bedreddinem, Evrensel Basım Yayın. 8.Nazım Hikmet: Şeyh Bedrettin Destanı YKY. 9.Esat Korkmaz: Şeyh Bedreddin ve Varidat, Anahtar Kitaplar Yayınevi, 2007. 10.Ernst Werner, Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa Kaynak Yayınları 11.Prof. Dr. Eren Omay, “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği” Bilim ve Ütopya Dergisi(sayı:105) 12.Prof. Dr. Eren Omay, “Şeyh Bedreddin’in düşüncesi ve eserleri” Bilim ve Ütopya Dergisi (sayı:105) 13.Prof. Dr. Eren Omay, “Şeyh Bedreddin’in ihtilali” Bilim ve Ütopya Dergisi (sayı:105) 14.Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Şeyh Bedreddin” Bilim ve Ütopya Dergisi (sayı: 105) 15.Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Şeyh Bedreddin” (sayı:106) 16.Ömer Tuncer, “Karşıdevrime direnen filozof: Şeyh Bedreddin” Bilim ve Ütopya Dergisi (sayı:107) 17.Erol Toy, Azap Ortakları 18.Orhan Asena: Simavnalı Şeyh Bedrettin , Gerçek Sanat Yayınları |