left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Mustafa Kemal Gültekin arrow F TİPİ CEZAEVİ'NDEN DIŞARIYA AÇILAN PENCERE 2
Wednesday, 23 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
F TİPİ CEZAEVİ'NDEN DIŞARIYA AÇILAN PENCERE 2 Yazdır E-posta
Yazar Mustafa Kemal GÜLTEKİN   
Wednesday, 05 May 2010

SARP KURAY’LA

 F-TİPİ YAZIŞMA- GÖRÜŞME DİYALOGLARI-2

İSLAMİYET

Sarp Ağabey’ 15 Temmuz 2009 mektubuyla devam ediyor. “Mektubundaki ‘ Sinop’ yazısı çok hoşuma gitti. Anlatımların bütün yönleriyle beni çok etkiledi. Bu bilgilere ilk defa ulaşmış oldum. Aslında bu konularda büyük bir boşluğum olduğunu hep düşünmüşümdür. Gençlik yıllarımda Doktor’dan etkilenip, Nazım Hikmet’e kapılarımı kapatmayla başlayan süreç bende Sabahattin Ali’ye kadar uzanmıştır. “Tatar Ramazan” biliyorsun Kerim Korcan Ağabey’in yazdığı romandır. 1971sonrasında kendisini tanıdım çok da sevdim. 1980 sonrasında “Bibliotek” de bir romanını da bastırmıştım. Şehir Tiyatrolarında Rahmetli Türker Tekin bu romanı tiyatroya uyarlarken , Kerim Ağabey, Ben ve Türker Ağabey birlikte çalışmıştık. Metin Çekmez Kardeşimiz Tatar Ramazan’ı oynamıştı. Bence “Selvi Boylum Al Yazmalım” ile “Tatar Ramazan” Kadir’in sinemada en iyi oynadığı filmlerdir

Kastamonu benim Dedem’in memleketidir. Orada bir süre (Kurtuluş Savaşı şartlarındada) Orman Müdürlüğü sonra Kereste Tüccarlığı yapmıştır. Rahmetli Babam, bizlere şapka giyme günlerini çok anlatmıştır. Dedem’in önceleri şapka meselesine nasıl köpürdüğünü sonra paşa paşa şapkayı kafasına giyip Gazi’yi karşılamaya gidişlerini anlatırdı bize. İstanbul’da bizim evde Babam’ın küçücük haliyle çektirdiği şapkalı (hemde fötr şapka) resimleri duvarda asılıdır. Sinop benim doğum yerimdir. Babam’ın Boyabat Kaymakamlığı yaptığı dönemde; Ben ve genç yaşta İngiltere’de bir kazada kaybettiğimiz kardeşim Sema orada doğmuşuzdur. Sonradan o Kasaba’ya bir kere ‘ Çamlıca Kolonya’ larını pazarlamak üzere gittim. Esnaf benim Enver Kuray’ın oğlu olduğumu öğrendiği anda, görmeliydin elimde tek şişe kolonya kalmadı, hepsini aldılar. Sinop’u bir kere de, Karadeniz’de donanmanın bir tatbikatına gemimle birlikte katıldığım zaman gördüm. Yukarıda da belirttiğim gibi Sabahattin Ali’yi derinlemesine bilmiyorum. Ayşe’ye yazdığı mektuplar çok dokundu bana. “ Hiçbir sözün , hiçbir yazının beni anlatmaya muktedir olamayacağını biliyorum. Halbuki dünyada bana “ne istiyorsun?” diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur: “anlaşılmak istiyorum. “ İstekdeki masumiyete bak. İnsancıklar tek başlarına neleri göğüslemişler. İşte gerçek kahramanlık bu. Mustafa Suphi Bey’in Sinop Cezaevi hikâyesini biraz biliyorum. Ahmet Bedevi Kuran’ın aynı dönemde Sinop’ta olduğunu ve birlikte kaçtıklarını bilmiyordum. Bilirsin Kuran’ın Jön Türkler ve İttihat Terakki üzerine çok değerli bir çalışması vardır. Ben Yusuf Akçura’nın Sinop Cezaevinde Mustafa Suphi Bey’le birlikte yattıklarını zannediyordum. Demek ki Akçura orada değil. Sabahattin Ali şiirlerinden bir kısmını, büyük kızım Sema’ya yazdığım mektupta kendisine gönderdim. Büyük Usta’nın Sinop Cezaevinde yalnız başına “Başın öne eğilmesin “ diyerek ortaya koyduğu devrimci tavır, kuşaktan kuşağa kutsal bir ilke olarak aktarılmıştır. Mektubundaki alıntıların içinde adı geçen Seyid Kutub da son yüzyıldaki İslami Uyanış çizgisinin köşe taşlarından birisidir, mutlaka okunması gerekir diye düşünüyorum. Muhammed İkbal ve Cemaleddin Afgani için de aynı düşünceye sahibim. Bu düşünürler üzerinde bir zamanlar bazı aydın çevrelerimizde laf döndürmek pek modaydı. Şimdiki tasavvuf modası gibi. Aslında bir insanın kafasında ve bilincinde ciddi bir TarihTezi yoksa ve bir düşünürü neden okuduğunun farkında değilse, bırakacak bu işleri. Türkiye’de öyle bir görünmez merkez var ki ; bizim aydınların maymun iştahlı olduklarını bildiklerinden durmadan “düşünce modası” yaratıyorlar, bu yüzden birtürlü esasa inilmiyor. Murat Bardakçı, Soner Yalçın vb. gibi tipleri izliyorsundur. Taha Akyol’un “bilimsel cilası” altında da aynı eğilim yatıyor. Karşılarında da “sol” adına eski Maocu Halil Berktay gibi tipler, Mahmutpaşa mallarımız burda, seç beğen al. Gündeme sokulan bütün bu, moda tabiriyle, açılımlarda Kıvılcımlı hariç Sol cenahımızda “tarih”ve “toplum” üzerinde bilimsel bir araştırma olmadığı için de bizim yarı cahil batıcı papağanların çorbada pek tuzu olmuyor. Büyük kayıp mı dersin? Öğrensinler tarihi, coğrafyayı Murat Bardakçı’dan, Taha Akyol’dan, hatta Pelin Batu’dan. Yakışıyor onlara. Ne demişler “ davul dengi dengine çalar.” Geçen gün Taraf Gazetesinde Zülfü Dicleli’nin bir söyleşisine rastladım. Kendisini tanırım. 1971 döneminde uzun süre birlikte cezaevi de yattık. “Türkiye Solunda din konusunda hiçbir birikim yoktur” diyordu. Hayretler içinde kaldım. Kaldı ki Kıvılcımlı’yı çok iyi bilir. Demek ki bu tip aydınların kanına inkârcılık iyice karışmış. İşin en acı veren yanı; egemen güç, Doktor’un İslam Tarihi Maddesi üzerine yaptığı binlerce sayfalık tezini yok ediyor, solcular da bu konu da “ birikim yok” diyorlar. Bu nasıl bir çelişkidir? Kısa bir süre önce Prof. Nilüfer Göle’nin “İç içe girişler: İslam ve Avrupa” kitabını okudum. Yazarı bir açık oturumda izlemiş ve kitaplarında ne yazdığını merak etmiştim. Baştan şunu belirteyim ki; akademisyenlerimizin çoğu benim pek anlamadığım Türkçe ile yazıyorlar. Kitaplarını okurken ciddi zorluklar çekiyorum.  Ne dersin, eksiklik biz de mi yoksa onlar da mı ? Batı dünyasının, doğu da hangi iç dinamiklere ve neden karşı olduğunu doğru biçimde tasnif edemezseniz, fantazi yapmaktan öteye gidilmiyor. Taha Akyol “Hangi Atatürk” diye soruyor ya; bu akademisyenlere de “Batı Hangi İslama karşı? ” diye ciddi bir soru yöneltmek gerekiyor. Ömer’e yazdığım mektupta Yemen ekolünden konu ettim, mutlaka bu konu da bilgi sahibisindir. Bu ekolü, hem Hz. Muhammed, hem de Şia düşüncesi ile ilişkisi anlamında incelemek gerekiyor. Takip ediyorsundur, şu gönlerde halkının aşağı-yukarı yarısı Şii olan Yemen’de büyük karışıklıklar oluyor. Yemen Ordusu Şiilere karşı devamlı operasyonlar yapıyor. Mektubundaki Ali Şeriati’nin ‘Hicret’ yazısını okudum. O dönem için “Kapalı Toplum –Açık Toplum “ tartışması yapılacaksa, dönemin ekonomisinin can damarı olan kervanyolları diyalektiğinin işin içine katılması gerekir, diye düşünüyorum. Tabi ki Hicret’in müslümanlığa kattığı ufuk, beraberinde getirdiği değişim ve bütün bunların insan zihninde yaptığı yeni biçimlenme mutlaka dikkate alınmalıdır. Ben konunun daha ziyade tarihimizde kültürel milliyetçilikten, siyasi milliyetçiliğe geçişte oynadığı rol üzerinde, daha doğrusu yarattığı çelişkiler üzerinde durmak istiyorum. Çünkü olayın günceli ilgilendiren bir boyutu da var. Mehmet Metiner geçmişi ile “hesaplaşma” yaptığı kitabında, işin içine İran’ı da katarak bu konuda yüzeysel de olsa bir takım tespitler yapmaya çalışmıştı, belki de gözüne çarpmıştır. Bilirsin ben tam olarak bilmediğim konular üzerinde kesin yargılar yapmayı sevmem. Tarihci ve bilim adamı olmayada hiç niyetim yok, güncele bağlanmayan olguları okur geçerim. 1971 sürecinden sonra bu konulara uyanmış az sayıda insanlardan biriyim. Bu konuları öğrenmekiçin cezaevlerinde büyük emek harcadım. Bana büyük bir darbe vurmuş olmasınarağmen Doktor’u hiç inkar etmedim. Doktor benim vicdanımda ve bilincimde Usta olmadurumunu hiç kaybetmedi. Çıkardığım sonuçları hep güncelleştirmeye çabaladım.Değerli arkadaşlarım bu sürecin ender tanıkları ve mücadele insanlarıdır. Namuslu adamlarla kollektif bir bilinç yaratılmadığı takdirde ne yapsan başarı sağlanamıyor. Şu andaki çabalarımıza bu açıdan büyük değer veriyorum. Ali Şeriati’yi okuduktan sonra bu konularda daha üretken yazışmalarımızın olacağını düşünüyorum.” Diye yazıyor Sarp Ağabey. Benim kendisine yazdıklarımdan “Okulların açılmasıyla herkes kendi yurduna dönüyor, şehirlerin boşaldığı aylarda köylerdeki buluşmalar beni zihnen ve bedenen yeniledi. Köylerin de selamlarını iletiyorum Ağabey. Dini nasıl ele alacağız nasıl anlatacağız? Kıvılcımlı’ya bakıyorum, öncelikle “ DinNedir?” sorusuna cevap arıyorum. “ En geniş anlamıyla, her şeyden önce Toplumculbir olaydır. Özel anlamıyla Din Nedir? Toplumda insan ve kişilerinin düşünce ve davranışlarına, kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak uygulayan, teorik bir dünya görüşü ve pratik bir evren düzenidir” diyor.Marx’a bakıyoruz “ Din bunalmış mahlûkun iç çekişi, merhametsiz bir dünyanın ruhu ve aynı zamanda akılsız bir çağın aklıdır. Din halkın afyonudur” diyor.Benim anladığım kilit nokta Doktor’un dini “pratik bir evren düzeni” olarak tanımlamasında. Bu pratik evren düzeni İslamiyetin ilk kuruluş çağındaki eşitlik ,adalet, özgürlük anlayışında saklı. Kırılma çağı İslamiyetin ilk kuruluşunda en fazla karşı çıkanların İslamiyeti kabulüyle başlıyor. Ali’nin tasfiyesi islamiyetin yoksulların dini olmaktan çıkıp tefeci bezirgan sermayenin kontrolüne geçişidir. Yeni bir toplum inşa etmeye yönelip yeni bir medeniyet kurarken İslamiyet her medeniyet gibi Emevi saltanat çağında derebeyileşir sömürü ve zulüm makinesine döner. Arabistan kervan yollarının kontrolünü elinde tutar . Ebu Müslim Horasani de Emevi sömürü ve zulmü karşısında Türkleri ve Şii bölgesindeleri birlik sağlayarak Emevi medeniyetini Barbar vuruşuyla yıkar. Bu yıkılış Şaman inaçlı çok tanrılı Ortaasya Türklerinin İslamiyetle karşılaşmalarıdır. Aynı zamanda İpek yolu kervan geçiş yollarındaki tıkanıklığın da açılışıdır. Selçukluların himayesinde medenileşirken zamanla Abbasiler de ölüm zamanla çağına giriyor. Moğol Hulagu’nun barbar vuruşuyla yıkılıyor. Selçuklularçağında Anadolu’ya giren Türkmen Aleviler yeni bir medeniyetin, sonradan İslam rönesansını gerçekleştirecek Osmanlın akıncı öncüleridir. Haklısın Ağabey, “aydınlarımızın düşünce modası” maymunlukta sınır tanımaz şimdilerde “Umre Modasına “ ulaştı. Bu tiplerle baş etmek kolay da, bunları minderde yakalamak imkansız, yakalasan da adil bir güreş tutmak imkansız. Bunlar sağlı sollu geliyor ve gidiyor, yerine yenileri geliyor. Kendilerini iyi yetiştiriyorlar, donanımları iyi, her konuda bilgi sahibi ama yüzeysel, derinlikten uzak, Tarihi bütün olarak ele almaktan uzaklar. Konuda derinleşirlerse objektif ve bütünsel bir bakış açısı kazanıyorlar .Bilim adamı namusu sanırım buradan geliyor , objektifleştikçe bütünselleştikçe namus elde ediyorlar. Bir de beslendiğimiz kaynak da zihin haritalarının belirlenmesinde önemli rol oynuyor. Ben de örneğin yazı da konuşma dilindeki açıklığı,anlaşılırlığı pek yakalayamıyorum, sözel anlatımımın daha iyi olduğunu sanıyorum. Biz ne yapacağız? Böyle durumlarda Marx’ın Kapital’in Almanca Birinci Baskısının Önsözünde yazdığını anımsarım “ Bilimsel eleştiriye dayanan her görüşü memnunlukla karşılarım. Kamuoyu denilen şeyin hiçbir zaman ödün vermediğim önyargılarına gelince, önceden olduğu gibi şimdi de büyük Floransalının ( Dante) özdeyişini benimsiyorum. ” Sen yolunda yürü bırak ne derse desinler”. Aslında Dante’nin İlahi Komedya’daki sözü “ Beni izle ve bırak ne derse desinler “ imiş. Marx bu sözü değiştirerek kulllanmış. Yolda yürümek ve başkalarının önyargılarını, haksız maddi temeli olmayan eleştirilerini arkada bırakarak yürümek.“De ki, Ey Kafirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam.Siz de benin taptıklarıma tapmazsınız.  Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim tapacaklarıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim denim bana.” Kafirun Suresi. Sure No.109.Peygamberimiz dahi bıkmış usanmış bu tiplerden hem de daha Vahyin ikinci yılında bu Sure vahyediliyor. Kuran’ı iki yeni kaynaktan incelemeye başladım. Birisi Abdurrahman Abdullahoğlu “Ayetlerin iniş sırasına göre Kuran Çevirisi” diğeri ise Dr.Abdullah Manaz “Konularına ve Geliş sırasına göre geliş sebepleriyle birlikte Kronolojik Türkçe Kuran .” Bir de üç kitabın bir arada olduğu “ Kutsal Kitap” ile de yanyana okuyorum.Ben şöyle yapmaya çalışıyorum; ele aldığım konuda kaynakları belirliyorum ve bir sıra dahilinde o konuyu sürdürüyorum. Ali Şeriati’yi yeniden okuyorum “Ali”, “Ali Şiası ,Safevi Şiası ” , Abdurrahman Şarkavi’nin Özgürlük Peygamberi, Hz. Ali’nin “ Nehçül Belağa” sı, Kıvılcımlı’nın “Dinin Türk Toplumuna Etkileri ve Allah- Peygamber – Kitap’ı ”, Yaşar Nuri’nin yeni Bir kitabı “İmamı Azam”. Faik Bulut “Ebu Müslim Horasani”, Erdoğan Çınar “Bahçe Bizim Gül Bizdedir.” Muzaffer Sencer’in “Dinin Türk Toplumuna Etkileri”. Ağabey altını çizdiğin gibi bu çabalarımız “olguların günceline bağlanmadığı “sürece, güncelden ve geleceğe bir bakış açısı sunamadığı ölçüde anlamsızlaşır. Bu çabalarımızdan bir ortak akıl, ortak akıldan da kollektif bir bilinç yaratabilme çabamız hepimiz açısından oldukça verimli geçiyor. Bu günlerimizin tesellisi bu. Buradan bir yol tanımı yolun yeniden tanımı çıkacaktır diye düşünüyorum. Önümüzdeki günlerin Türkiye ve çevresine ne getireceğini göreceğiz zorlu birdönemeç alınıyor, hızla ilerleniyor. Yolun sonunda ne var?  Oraya vardığımızda neyle karşılaşacağız? Bu yol aşılacak da elde ettiklerimiz kime ne fayda sağlayacak, pek konuşulmuyor. Telaş var, acele var, herkes bıkmış mevcut durumdan. Türkiye ve Coğrafyasının arka planında sanki başka bir kurgu dönüyor. Acaba bu coğrafyanın odakları mı değişiyor? Tartışılması gereken konular.Ocak ayı gibi Mahzun Kırmıgül’ün “Güneşi Gördüm “ filmi vizyona girmişti, film bugünküaçılımın ön sinyali gibiydi pek rağbet görmedi. Filmde Norveç’e iltica etmiş ortanca ağabeyin okuduğu Cahit Sıtkı şiiri var iletmek istedim.

“Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun

Memleket isterim 

Ne başta dert ne gönülde hasret olsun

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun

Kış günü herkesin evi barkı olsun

Memleket isterim

Yaşamak sevmek gibi gönülden olsun

Olursa bir şikayet ölümden olsun…. “

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: F TİPİ CEZAEVİ'NDEN DIŞARIYA AÇILAN... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right