left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow M.Toros Gürkaya arrow Yeniyol ve Tecridteki "Öcalan"
Wednesday, 23 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Yeniyol ve Tecridteki "Öcalan" Yazdır E-posta
Yazar M. Toros Gürkaya   
Friday, 05 August 2005

ImageYaklaşık bir süreden beri site yazarlarımızdan bir bölüm, A.Öcalan’ın düşüncelerine yönelik tecridin kırılması ve tezlerinin en geniş kesimlerce anlaşılabilmesi konusunda isimsiz ve bağımsız bir girişim inisiyatifinde bulunmak üzere bazı pratik adımlar attı.

Tecrit bütün tarzları ve gücüyle dışarıda da sürüyordu. Ancak bu tecrit, sadece iktidar organlarının yalana dayalı iddiaları,TV ve basın araçlarının tek taraflı şartlandırmaları ve sansüre ilişkin tüm sınırlamalarıyla uygulanmıyor; belki de bundan daha önemlisi ve ilginç olanı “Öcalancı” olduğunu her fırsatta ifadelendiren çevrelerin kendilerine ait kuruluş ve organlarında da bunu aratmayacak tarzda uygulamalar dikkati çekiyordu.

Soruna Türkiye solunun geleneksel unsurlarının ilgisizliği de ortadaydı. Kemalizm şampiyonluğu yapanlar ise Öcalan’ın adını duymaktan bile hoşnut olmuyorlardı. Böylesi yoğun tecride uğramışlık ortamında Öcalan’ı ve çizgisinin önemsenmesi konusunda ülke meselelerine ilişkin duyarlılığımızın bir ürünü olarak çabalarımızı site içi ve dışı çalışmalarla yerine getirmeye, gidebileceğimiz her kesime gitmeye çalıştık.

Kendimize duyduğumuz güven içi boş bir anti-emperyalist millici söyleme girmiş bulunan sağ görüşlü gazete ve yazarlarla da bir tartışma zemini içinde Öcalan’ı ve çizgisini kendilerine netliği ile aktarma konusunda bizleri cesaretlendirdi. Çalışmamız bu kesimlerde ilgiyle karşılandı. Yapılan görüşmeler bazı gazetelerde hiçbir çarpıtma yapılmadan verildi.

Tecridi kırabilmek oldukça zor görünüyordu. İşin en zor yanı Öcalan’ın getirdiği açılımların zengin bir tarihi ve teorik çerçeveye oturtularak sorunu Türkiye’deki genel devrim mücadelesine bağlamaya çalışmaktı. Bu çalışmamız bizi “1919’ların güncelleştirilmesi” meselesiyle birlikte çok daha genel bir uygarlaşma hamlesinin tamamlanması konusundaki tarihsel perspektife götürdü. Böylece kendi tarihimizi Türkiye’deki genel devrim mücadelesine sıkı sıkıya bağlayabilme konusunda, 200 senelik uygarlaşma hamlesi ve hatta daha da öncesi dönemlerin belirgin özelliklerinin ele alınmasını beraberinde getirdi. Türkiye’nin tarihsel ve modern hareketinin birlikte sınamaya tabi tutulduğu bir yer olduğunu gördük. Bu sınamanın bir senteze doğru gideceği şimdiden bellidir.

Öcalan çizgisine önem verişimizin birinci nedeni; dünyada yaşanan çelişkilerin Türkiye’ye yansımasının karşılıklı güçler açısından ki yeri ve önemi dolayısıyladır. Türkiye solunun yukarıda ifade ettiğimiz çelişkilerdeki nesnel gerçekliği ele almadan, iktidar mücadelesi içinde bulunduğu egemen çevrelerle sanki elbirliği etmişçesine ateşli bir Öcalan karşıtlığı içinde bulunduğu bir ortamda, Öcalan ve çizgisini savunmak, ona desteğimizi sunmaya çalışmak kuşkusuz bir çok zorlukları da beraberinde göğüslemek demekti.

Öcalan çizgisini önemsememizin ikinci gerçek önemi onun Türkiyeli Kürtleri Türkiye’nin modernleşme hareketinin bir parçası, Türklerle aynı kaderi paylaşan tarihin öznelerinden biri haline getirme çabasının yörüngesini çizen bir lider olarak karşımızda durmasıdır. Biz elimizden geldiğince onu yalnızlaştırmaya ve mahkum etmeye yönelik politikalara karşı durmaya bu doğrultuda bağımsız ve bağlantısız inisiyatifler geliştirmeye özen göstereceğiz.

Türkiye’nin tarihinde bu denli tecride uğramış başka bir örneğe rastlayabilmek zordur. O denli ona yakın görünenlerin aynı zamanda o denli ona uzak düşmeleri nasıl açıklanacaktır. Bunun tarihsel ve sosyal analizleri sosyolojinin konusu olabilir. Bizi ilgilendiren kimin gerçekten dost kimin gerçekten düşman olduğudur.

Türkiye’de iktidar olanaklarına sahip olanların yaptıkları her şeye herkes inanır görünüyor. Pervasız yönetimlerin elinde “halk adına, halkın yönetimi”, yozlaşma ve çürümüşlüğe örtü olmaktan başka bir şeye yaramıyor. “Cumhuriyet” in temelleri derinden sarsılıyor.

İktidar olma yasallığının oy satın almalar ve barajlarla korunan bir “genel seçimle” yeterli bulunduğu, “azınlıklaştırılmış” muhalefetin parlamentoyla sınırlandırıldığı, çoğunluk muhalefetin parlamento dışında bırakıldığı, anayasal organ ve komisyonların yürütmeye tabi kılınarak aşağılandığı bir ülkede “meşruiyet” ve “demokrasi”, evlerimizin içine giren “sanal gerçekler” üzerine inşa ediliyor. Gazeteler ve ekran köşelerinden dayatılan gerçeklerle, günlük hayatın uğraşısı içinde yaşayanların karşılaştığı gerçekler arasında derin uçurumlar var. Herkes her gün bu paradoksu yaşıyor. Hemen herkes kendisine sahte bir dünya sunulduğunun farkında.

“Meşruiyet” meşruiyetsizleştikçe, terör umacısına sığınılıyor. Terörün karanlık güçlerin eseri olduğuna dair geniş yığınlarda yaygınlaşan inanç “meşruiyet” in temeli, pervasızlığın örtüsü yapılıyor. Parlamento dışına itilen sessiz çoğunluğun en ufak tepki ve direnişi “terör” addediliyor.

Oysa terör, tarih boyunca iktidarın, iktidarını zorla kabul ettirmenin metodu olarak doğmuş ve bizzat iktidarda bulunanlar tarafından koşullandırılmıştır. Bugün terörle gerekçelendirilmiş meşruiyet üzerine kurulu bir “ sanal demokrasi” de yaşıyoruz.

Sorunun uluslar arası boyutu da aynı. ABD’nin başını çektiği emperyalist saldırganlık ( terör), uluslar arası meşruiyetini (emperyalist demokrasiyi) terörle sağlıyor. Emperyalizmin teröre ihtiyacı var. Emperyalist işbirlikçilerin teröre ihtiyacı var. Avrupa’dan Asya’ya ölümcül savaş mekanizmasıyla “güvenlikli haritalar” yaratmak için teröre ihtiyaç var. Herkes her şeyin farkında ama devrimciler dışında kimse bu gerçekleri ifadelendirecek cesareti kendinde göremiyor.

1990’lı yılların sonlarına kadar Türkiye’nin Güneydoğu’sunda 15 yılı kapsayan, nizami olmasa da bir “savaş” yaşandı. Bu savaş tarafların “kimlik” ve “güvenlik” sorunu konusundaki tavizsiz yaklaşımları ile derinleşti. “Güvenlik “ sorunu iktidarlara sorumsuzca hareket etme olanağı sağladı. “Kimlik” sorunu dikkatleri bu bölgede ikinci sınıf bir insan gibi yaşayanların sorunlarına eğilmeyi ortaya çıkarttı. Her iki yönden de savaşın tarafları kendi tabanlarını buldu. Ama savaş durmadı. Uzayan savaş en çok Kürtleri yakıp yıktı.

Savaşın bu ölümcül mekaniğine karşı koyuş önce kimlik tarafından geldi. A.Öcalan 93’de ateşkes ilan etti. Ama gerekçelendirilmiş ve tetiklenmiş bir savaşı durdurmak o kadar kolay değildi. Bölgenin etnik yapısı kadar güçlü dini yapısı ve Barzani –Talabani gibi güçlü aşiret yapılarının bir yere yaslanmadan asla yürütemeyecekleri kişiliksiz siyasetleri vardı.

Hızbullah terörü sanki birileri düğmeye basmış gibi böylece sahnede yerini aldı. Güvenliği gerekçe yapanlar Barzani- Talabani gibi ilkel-gerici yapıları Kırmızı pasaportlar, kırmızı halılarla desteklediler. Ateşkes sürecinin siyasal etkisi hafifledi ve neticede savaş kaldığı yerden devam etti. Savaştan yarar sağlayanlar, güvenliği sorun yapanlar çatışmanın durmasını istemediler. Böylece savaş tarafların “kimlik” ve “güvenlik” sorunu olmanın dışına taştı ve tümüyle iğrençleşti. Ta ki Öcalan yakalana kadar.

A.Öcalan’ın barışçıl söylemi arttıkça onun yakalanma ve yalnızlaştırılma koşulları bir o derece olgunlaştı. Emperyalizm ve meşruiyetini teröre gerekçelendirmiş yönetimin barışa yönelmiş bir Öcalan’a gereksinimleri yoktu.Emperyalist bir komplonun sonucu olarak A.Öcalan yakalandı ve teslim edildi. Yakalandığı andan itibaren sergilediği tavrı süreci bu bütünlüğü içinde analiz edip ele alamayanlar onu “teslimiyetçilikle” “halkına ihanet etmekle” ya da “ kurnazca taktik yapmakla” suçladılar.

Kontrolden çıkmış bir savaşın mekaniğine karşı koyabilmek, ancak gözü pek insanların cesaretini gerektirir. Öcalan bunu başardı. Türkiye’de devrimci ve demokrasi mücadelesinin tarihinde belki de ilk kez bir lider kendini, eylemini ve tarihini samimiyetle yargıladı. A.Öcalan’ın savunmalarının özünün tarihsel, eylemsel ve kişisel özeleştirisiyle birlikte barışçıl bir perspektife dayanmış olması ne kendisinden ne de Kürtlerden bir şey eksiltmemiştir. Aksine Kürt demokratik hareketine yeni bir ivme, daha da ötesi Türkiyeli tüm devrimcilere yeniden bir soluk alma zeminini sağlamıştır.

“Tarihsel birliktelik”, “tüm Türkiye’yi kucaklayan bir partinin oluşturulması” ile “1919’ların güncellenmesi” ilkeleriyle, pervasız yönetimlerin elinden “güvenlik” için “savaş” gerekçesini, yürekli bir barış gerekçesiyle boşa çıkartarak, onların altını oydukları Cumhuriyete tarihin aydınlık yüzleri olarak sahip çıkmayı ve ona demokratik bir anlam kazandırmayı olmazsa olmaz koşul olarak ortaya koyan Öcalan’ın kendisi olmuştur.

Ona itaat edenlerin ve yıkımdan canı yanmış insanların sağduyusuyla bu “savaş” düne kadar durmuş ya da bitmiş olarak göründü. Terörle kendini gerekçelendiren meşruiyetin temelleri kaydı. Diğer yandan ABD emperyalizminin Birleşmiş Milletler üyesi egemen bir ülkeyi işgali uluslar arası meşruiyet diye bir şeyin de aslında bir aldatmaca olduğunu gösterdi. Kendini ülke içinde ifadelendirmede zorlananlar İstanbul’un göbeğinde patlayan birkaç büyük bombalamadan medet aradılar, fakat gelişen anti-emperyalist dalga karşısında kendilerini içi boş bir anti-ABD’ci ( anti-emperyalistlikle aynı şeymiş gibi) söyleme attılar.

Parlamento içi uyuşuk ana muhalefet partisi Kurtuluş Savaşına öykündü. Emekli subayların başını çektiği – hangi maddi kaynaklarla kurulduğu belli olmayan- “müdafa-i hukuk cemiyetleri” türedi. Ortamı fırsat bilen “ Kemalist” şampiyonlar, “ Kemalizm”i yerel kalıplarından çıkarıp bir dünya görüşü olarak pazarlamaya soyundular. Yılların MHP’si bile geçmişin yarım ağızlı bir özeleştirisi ile ne olduğunu anlamadan kendini “millici anti- emperyalist” bir çizgide buluverdi. Diğer siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarına kadar herkes anti-emperyalist dalgadan payını aldı.

Başta ABD olmak üzere bundan rahatsızlık duyanlar dezenformasyon araçlarının sihirli büyüsüyle her şeyi tersine çevirmekte, doğruyu eğri göstermekte kendilerine olumsuz gelen her eleştiriyi hasır altı etmekte hayli uzmanlar.Bugün kimin gerçekten emperyalizme karşı olduğunu, kimin emek ekseninde durduğunu kavramsal olarak anlayabilmenin zorlaştığı bir karışıklık yaşanıyor. Bilimsel değerlerden yaşama dair değerlere kadar hiçbir şeyin kesinlik içermediği, bunun yerine bir belirsiz değerler aldatmacısı yer alıyor. Kaos emperyalizmin işine geliyor.

Bu “globalist” fırtınadan etkilenen bir kısım “mürekkep yalamış müneverler” her zamanki gibi çareyi biçimsel mantıkta arıyorlar. Yaşanan gerçeklerin dışına kendilerini atmayı, geçmişe dair ne varsa – savundukları görüşler dahil- her şeyi bir kenara bırakmayı çözüm görüyorlar.Ucu açık toplum ve örgütlenme modelleriyle gemilerin kıyılardan da idare edilebileceğini sanıyorlar.

Bütün bu hengame içinde “kralı” çıplak bırakan Öcalan’ın sesi, “doğu yakası”nın kalabalıklarıyla “batı yakası”nın bir bölüm devrimci-yurtsever insanları dışında yankısını bulmadı. Bulamadı. Türkiye solunun geleneksel unsurları Öcalan’a desteğini vermedi. Kürt aydınları üzerine düşeni yerine getirmedi. Türkiye’de demokrasi ve devrim mücadelesi açısından böylesi yaşamsal bir konuda, böylesi bir yakınlaşma ve birlik oluşturma fırsatı varken bu fırsat kullanılmadı. Konsensüs sağlanamadı. Türkiye solunun bugün de izlerini takip edebileceğimiz geçmişteki hastalıkları yeniden nüksetti. Bu hastalık bulaşıcı bir salgın gibi tarihi yeniden tekerrür ettirircesine Kürtleri de sardı.

Kürt aydınları kendi aralarında bile konsensüs oluşturamadılar. Öcalan çizgisini savunmanın sanki ihanetle eşdeğer bir “Kemalistlik” olacağı korkusunu iliklerine kadar yaşayanlardan, bu çizgiyi “taktiksel” yoruma tabi tutan “takiyecilere” ve hatta “devletle anlaştı” diyenlere kadar meselenin bütün özünden bi-habermiş gibi davrananlar, Öcalan’ı yalnızlaştırdılar. AB kriterlerinde “medet” arayanlar onun üzerinden politika yapan Avrupa emperyalizmini görmezden geldiler. Barzani ve Talabani’ye güvenenler, kukla devletin arkasında uluslararası emperyalizmin jandarmasını görmezden geldiler. Emperyalizmi olumlayanlar da oldu..”Emperyalist demokrasiyi” savunanlar da..”medeniyet” taşıdığına inanlar da..Emperyalizmin icazetini geri alabileceğini, kurduğunu yıkabileceğini ve bundan en çok zararı kendilerinin göreceğini düşünmek bile istemediler. Siyaseti matematiğin artıları gibi taktiklerin toplamı olarak görenlerin ahmaklığıydı bu. Öyle ya, Öcalan da böyle “taktik” yapmıyor muydu?.. Gizli ya da açık, Öcalanlı ya da Öcalansız bu söylemler etkisini göstermekte gecikmedi. Türkiye’nin partisi olma iddiası tarihin kendilerince istendiği gibi yazılabileceği düşüncesiyle komediye dönüştürüldü. Ülkede milliyetçiliğin her iki tarafta da güçlenmesinin tüm fırsatları yaratılmış olundu.

Öcalan’ı sessizleştirenler “Kutsal Roma “ aşkıyla yanan “Brütüsler”dir. “Meşruiyetsiz meşruiyete” dayanak olabilecek bütün şeyler yapıldı. Gömülmüş savaşın yeniden ayağa kalkmasının dayanakları Nevruz kutlamalarıyla iktidara “kanlı düğün çiçekleri” gibi sunuldu. Ve savaş yeniden hortlatılmaya başlandı. Silahları bırakmaya ve barışa niyet etmiş olanların üzerine birkaç aydan beri yürünüyor.

İktidar partisi ömrünü uzatmak için çatışmalarda “taraf” olduğunu söyleyen orduyu kışkırtıyor. Bu dayatma ve köşeye sıkıştırmadan beklenen ya bir karşı koyuşun gelişmesi ya da onların Barzanileştirilmesi, Talabanileştirilmesidir. Bu PKK’nin ABD’ye teslim edilmesi demektir. Karşı koyuşun gelişmesi Öcalan’ın barış söylemlerinin mahkum edilmesini kolaylaştıracak, Barzanileşen PKK Öcalan’ın tasfiyesine yol açacaktır. Her iki koşulda Öcalan barış çizgisinin etkisini kaybetmesi, milliyetçiliğin önü alınamaz yükselişi demektir. Böylece Öcalan’ a yönelik komplo tamamlanmış olacaktır. Plan kaba hatları ile budur. Ama böyle bile daha büyük bir komplonun doğmasını engellemeyecektir. “Barzanileşen PKK”, “Iraklaşan Türkiye…”

Bugün yeniden uç verdirilmeye çalışılan savaş eskisinden farklı olarak daha büyük savaşların habercisidir. Savaşın büyümesi ve genişlemesi Türkiye için sosyal kaosun artması ve yıkıntı anlamına gelir. Ve bundan en büyük zararı Kürtlerin göreceği kesindir. “Meşruiyetsiz meşruiyetin” yolunu açanlar daha şimdiden yerin altına gizlenmeyi tercih ediyorlar. Zana ve ekibi rüzgar olup uçuyor. Onların yeni makamı “azçok insani amaçlı” Avrupa kuruluşlarının kapısında beklemek olacak. Savaşın geniş sahalara yayılması için şehir merkezlerinde kimler tarafından gerçekleştirildiği belli olmayan bombalar patlatılırken, “Babıali kalemşorları” sessiz kalmayı tercih ediyor. Sessiz kalmak suça ortaklık etmektir. Savaşın ölüm ve sefalet kortejinde yer almak demektir.

Yaşanan gelişmelerden ne tür sonuçlar çıkabileceğini ahmaklar dışında kim şaşırtıcı yada beklenmedik bulabilir. Bilgisiz bırakılan ve yönlendirilmeye açık kitleler haricinde hangi aydın, hangi devrimci-yurtsever enayiliği ve riyakarlığı tercih edebilir. Nasıl emperyalizmin Afganistan ve Irakla başlayan “yeni dünya düzeni” nin ardında daha uzun kan izleri bırakacağınıgörüyorsak, güneydoğudan yayılacak savaşın da bu planın dışında kalamayacağını öngörmüş olmamız gerekmez mi?

Kapitalizmin mantığı acımazsızdır. Hele dünyanın bütün alanlarını insanların ve metaların alınıp satıldığı karlı bir sömürü alanı olarak gören tekeller imparatorluğu emperyalist çağda bu kural daha acımasız işler. Emperyalizm artık ülkeler için sadece bir dış tehdit unsuru değil, aynı zamanda satın almalar ve işbirlikçi sınıflar tarafından içselleşen bir unsur halini almıştır. Emperyalizm yeni sömürgecilik ilişkileri ile kelimenin gerçek anlamıyla demokrasinin düşmanıdır. Emperyalizm sadece dışa dönük bir hareket değil, aynı zamanda içte ekonomisini militarize eden acımasız bir tekelci diktatörlüktür. Kemalist grupların söylemlerinin aksine Asyanın uyanışı kadar, Avrupa ve Amerikanın sömürülen emekçi sınıfının da uyanması gerekir. Bugüne kadar batının işçi sınıfı iç çelişkilerin baskısı altında yaşamaya mahkum edilmiş ve benzer mantıkla işleyen totaliter yapılı sosyal demokrasilerin ellerine teslim olmuştur. Amerikan sosyal demokrasisi totaliterlik konusunda Avrupa’nın sadece bir adım önündedir.

Savaşsız yapamayan emperyalizm, savaşın sadece biçim ve yöntemlerini değiştirebilir. Yaşadığımız son yarım yüzyıla damgasını vuran savaş yöntemi dünyanın ABD emperyalizminin korumasında birkaç büyük devlet yararına “liberalleştirilmesi” planının kaçınılmaz koşullanması bölgesel ve iç savaşlar olmuştur.

Ülkemize baktığımızda söz konusu evrimin tarihi olarak takip edilebilir olduğunu, 1970’lerdeki “sağ-sol”, arkasından “Alevi-Sünni” çatışmalarının sunni olarak yaratılmak istendiğini, bugün de bunun etnik yönden kazınarak “Türk- Kürt” çatışmasına dönüştürülmeye çalışıldığını fark ederiz. Bu nedenle dünyayı yağmalayan ve toplumları köleleştiren mekanizmanın yalan ve kurnazlıktan oluşan “Pandora”sını anlamak istiyorsak tarihi ters yüz etmek şarttır.

Irak’ta oynanan oyun Ön Asya ülkelerinin Iraklaştırılma operasyonunun sadece bir parçasıdır. En nihayet sırada Türkiye’de olacaktır. Fetihler diyarı Anadolu tarihinde bir çok kez olduğu gibi yeniden “fethedilmek” istenecektir. Son fetih Mondros Mütarekesi’yle dünyanın paylaşılmasını takiben gerçekleşmişti.

Günümüzde emperyalist planın başında halledilmesi gereken meselenin emperyalist pazarın genişlemesine ayak uyduramayan “adacıkların” yok edilmesi temelinde gelişmekle birlikte, Türkiye de siyasi coğrafyadaki konumu, içerdiği potansiyel ve kurumsal yapısı açısından, en önemlisi de emperyalizme karşı ulusal bir kurtuluş savaşı vermiş olma bilinci taşıması yüzünden bundan nasibini alacaktır. İktidarların yıllardır Atlantik ötesi sahiplerinin ayaklarının dibinden ayrılmayan seçkin ve uysal yandaşlardan olması bu durumu değiştirmeyecektir. Onların iddia ettiği gibi gerçek tehdit içerden değil, devrimcilerin yıllardan beri söylediği gibi dışardan gelmektedir. Irak’ta kurulan “kukla devlet” silahlarını bu ülkeye çevirdiği zaman hangi iktidar buna itirazda bulunabilecektir.

Türkiye’de emperyalist politikalar doğrultusunda hareket eden iktidar yapılarının çöktüğünün ve ülkenin vesayet altında bırakıldığının kabul edilmesi zamanı çoktan gelip geçmiştir. Amerikanın askeri-politik ve ekonomik olduğu kadar alt kültürüyle de, Türkü ile, Kürdü ile çalışan sınıflarının sömürülmekten ve ezilmekten yorgun düşmüş beyinlerini-bedenlerini ve modernliğe aç Türkiye’yi acımasızca sömürdüğü ortadadır. 1919’larda emperyalist işgale karşı savaşmış olmaktan mağrur, ama bir o kadar da işbirlikçi ayaklanmalarla kırılmış hisleriyle bir yanda Türkü ile kibirli bir şoven-milliyetçi, diğer yanda Kürdü ile dışarıda bırakılmış olmanın ilkel- milliyetçi tavrına sürüklendirilmek istenen Türkiye, bu pervasız iktidarlar sayesinde tarihinin birlikte göğüsledikleri o şanlı anılarını bir yana bırakarak geleceğinin ipotek altına alınmasını tercih etmiştir. Yıllardır bir biri peşi sıra kurulan hükümetler, üstelik buna karşı koyacak bir milletvekili istifasına tarihinde tanık olunmayacak derecede Amerikan politikasının korkunç yalanlarını desteklemek ve tek taraflı alınmış karalarını uygulamak durumunda kalmışlardır.

Dış politikada Kore savaşı gibi, Irak işgali gibi ihlal edilmesi mümkün hale getirilmiş uluslararası meşruiyet için mücadele etmeyi gereksiz görenlerin bugün nedeni ve gerekçesini kaybetmiş bir çatışmayı meşrulaştırabilmeleri mümkün değildir. Bu nedenle iktidar partisinin orduyu sahaya sürmek istemesiyle suyu ısınmıştır. R.T.Erdoğan’ın ABD’ye karşı PKK konusunda yaptığı çıkış onun Amerikan politikasının dışına taştığı anlamına gelmez. Çünkü en basit yalanlar bile aleni gerçekler karşısında direnç gösterebilir.İktidar partisi kendi kredisinin bitiş çizgisine geldiğinde icraatlarının maddi-manevi faturasını ödemek zorunda kalacağını bilmektedir.

İktidarın “tehdit” ve “güvenlik” maskesi bir an için çıkarılacak olunursa, demokrasi aldatmacasından geriye sadece sınıflar mücadelesinin apaçık izlerinin kaldığı görülür. O zaman yabancı sermayeye tanınan kolaylıklar, özelleştirme adıyla peşkeş çekilen kurumlar,rüşvetler, hırsızlıklar, kısaca tarihin tefeci-bezirgan anlayışından güç alan emperyalizmle bütünleşmiş bir tekelci sermayenin egemenliği açığa çıkar.

Türkiye solunun uyuklama sürecinde olduğu kurgular ve yanılsamalar dünyası içinde ne Öcalan’a , ne Kürt sorununa ne de ülkemize ilişkin pratik anlamdaki hayati sorunlara şimdilik vaktinin olmadığı görülmektedir. Geleneksel solun ağırlaşan topları karıncalanmış beyinlerine yataklık edecek konformist bir şuursuzluk içindedir. Fakat bu ayyaş uykusu sona erdiğinde gerçeğe dönüş de keskin olacaktır. O zaman yığınlar nezdinde uykulu uykulu söyledikleri tüm ninniler, tüm yalanlar bir şamar gibi yüzlerine inecektir.

Bugün iktidarın çağın “modern devlet” anlayışının, “modern demokrasi” anlayışının geldiği noktadaki kin tutmayan yüzünü unutmuşçasına emperyalist politikanın gereği olarak bilerek ve isteyerek, yalan ve dolanla kendine düşman edinmek istediği açıktır. Baskıyı artıracaksın ki direniş çıksın. Fizik kanunu gibi etki tepkiyi doğursun. Baskıya göğüs geren “terörist” olsun. Dünya ölçüsünde taktik üstünlüğü ele geçiren emperyalizmin politikasıdır bu. Böylece mağluplar yeniden yaratılacak, yeniden yakalanıp hararetle yargılanacaktır. Ki insanların kafasına itaat düşüncesi iyice kazınsın. Her türlü mücadelenin faydasız olduğu anlaşılsın.

Emperyalizm ve işbirlikçileri için ”barış savaş, gerçek yalan, özgürlükse kölelik” demektir. “Barışı” ve “güvenliği” gözetmek bahanesiyle halkları bir çırpıda ezmeye çalışan emperyalizmin “terminatör” (yok edici) mekanizması kaosun hüküm sürmesine ayarlanmıştır. Halkları sonsuzlaşana kadar bölmek, insanları akıl düzeyinde atomlarına ayırmak, aklı ahmaklaştırmak, birbirleriyle savaş tohumları ekmek, çatışma endişesini canlı tutup beslemek, toplumları bir arada tutan bağları gevşetip kopartmak, her şeyi ticari bir meta aracı haline getirerek insanı küçültmek, aşağılamak, talan ve sömürüsünü devam ettirmek..

Bir halka hükmetmek için önce onu aşağılamak gerekir. Bunu yapmanın en kestirme yolu ise geçmişini aşağılamaktan geçer. Şimdi son günlerin kamuoyunu işgal eden Vahdettin tartışmasını hatırlayalım. Ne yazık ki bu tartışmayı 80 yaşını devirmiş ve hala kitlelerin gözünde “sol” dan yan görünen Bülent Ecevit’e yaptırıyorlar. Ne tuhaf ki sağın “duayeni” S.Demirel’e de Mustafa Kemal’i savunmak düşüyor. İşbirlikçi Vahdettin’in ne kadar vatan perver bir kişiliğe sahip olduğu, M.Kemal- Vahdettin ilişkisine bağlanarak açıklanıyor. Bir yandan M.Kemal Vahdettinleştirilirken M.Kemal’in aslında işbirlikçi kimliğe sahip bulunduğu göndermesi yapılıyor; Vahdettin Mustafa Kemalleştirilirken , Vahdettin kişiliğinin aslında vatanperver olduğu vurgulanıyor. Sonuç; günümüzde işbirlikçi kimliğe sahip insan profili yaratılmak isteniyor. Tarihin dezenformasyon edilişinin bu kadarına pes doğrusu.

Aşağılama politikası Kürtleri daha derinden vuruyor. Kürtlerin Kurtuluş Savaşının gerçekte asli birer unsurları oldukları gerçeği, Şeyh Sait kırılma noktasıyla yıllardır bir kenara atılmıştır. Şimdi Kürt tartışmalarının alevlendiği bu noktada Şeyh Sait ile “İşbirlikçi Kürt” imajı Talabani- Barzani- ABD işbirliği ile doğrulanıp güçlendirilmeye çalışılıyor.

Öcalan çizgisi işbirlikçi Kürt imajına karşı çıkıyor. Sadece olaya Kürtler açısından değil Türkler açısından da bakıyor ve diyor ki: M.Kemal’in söylediği ne mutlu Türküm diyene deyişi şoven bir düşüncenin ifadesi değildir, bu kültürel anlamda söylenmiş bir ulusçuluktur. Osmanlıda çevre unsur haline getirilmiş ve idraksiz bırakılmış Türklerin yerini belirtmek onlardaki milli hislerin uyanışını güçlendirmek anlamında kullanılmıştır.

Bugün iktidarın meşruiyetsiz meşruiyetinin bütün yalanlarından, bütün tehditlerinden doğabilecek tehlikelere karşı verilecek en iyi cevap Öcalan çizgisinin devrimci bir program temelinde Türkiye’nin samimi devrimci unsurlarıyla birleştirilmesidir. Mücadeleyi unsurlarıyla birlikte emek eksenine taşıyabilmek için yığınları yalancıların iktidarından kurtarabilecek temel değerlere bağlı, yani gerçeğe, adalete ve kardeşliğe büyük inançla bağlı olanlar sağlayabilir ancak.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Yeniyol ve Tecridteki "Öcalan" ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right