| |
|
|
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN CİDDİYETİ |
|
|
|
Yazar Rahmi YILDIRIM
|
|
Tuesday, 06 April 2010 |
|
 Anayasaların uzlaşmaya dayalı toplumsal sözleşme oldukları söylense de, AKP’nin anayasa değişikliği, toplumu uzlaştıracağına daha da keskin bir kutuplaşmaya sürükleyecek görünüyor. Paket, özü itibariyle Anayasa Mahkemesi ile Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılmasını, parti kapatmanın olanaksızlaştırılmasını öngörüyor. Arada, 12 Eylül darbecilerine yargı bağışıklığı sağlayan maddenin kaldırılması, Yüksek Askeri Şura kararlarının yargı denetimine açılması gibi, içtenlikten uzak, demokratik vicdana tuzak niteliğinde önerilere yer veriyor. Anlaşıldı ki açılımlar, çalıştaylar göz boyamadır. Açılım ve çalıştay adı altında yeşertilen umut ve beklentilerin hiçbir değeri yoktur. Bürokrasiden ve medyadan sonra yargı organlarını da ele geçirmek, siyasal temsilde adaleti sağlamaktan, Kürt ve azınlık sorunlarından daha önceliklidir. İktidar partisinin gözü kapalı destekçisi liberaller, anayasa değişikliğinin Türkiye’yi demokratikleştireceğine, tutucular koalisyonu karşısında halk egemenliğinin güçleneceğine yemin üstüne yemin ediyorlar. Değişikliğin AKP’yi frensiz bırakacağı eleştirilerine küfürle karşılık veriyorlar; “Ergenekoncular ve PKK de değişikliğe karşı çıkıyor” söylemiyle demagojik tuzaklar kuruyorlar; geniş kapsamlı demokratikleşme paketi isteyen aydınlara ise “Alice harikalar diyarında” diye hakaret ediyorlar.
Yazı hayatı sol değerlere küfretmekle geçen bir liberal çakal, seçim barajının düşürülmesini isteyenleri, “O kaostan tıpkı Almanya örneğindeki gibi ‘Türk faşistleri’ baskın çıkarsa görürler günlerini!” diye tehdit ediyor. İçlerinde en aklı başında gözüken prof. unvanlı kişiyse, aydınların eleştirilerini “yararsız doğrular” diye karalıyor. Besleme liberaller kendilerine sağlanan nimetlerin karşılığını veriyorlar. Yüksek yargı organlarının AKP’lilerce doldurulması, beslenme ilişkisi olmaksızın halk egemenliği olarak propaganda edilemez. Vurgulanmalı ki, darbe anayasası ülkeye giydirilmiş deli gömleğidir, kesinlikle silbaştan yeni bir anayasa yapılmalıdır. Ne ki, anayasayı tek başına değiştirecek çoğunlukla sekiz yıldır iktidarda olan AKP, 12 Eylül’e ciddi bir itirazda bulunmamış, darbenin oluşturduğu kurumları ele geçirmeyi hedeflemiştir. Şimdi de 12 Eylül’ün keyfî yargısı yerine kendi keyfî yargısını kurma, ileride gündeme gelmesi olası bir Yüce Divan yargılamasına karşı kendisini güvenceye alma peşindedir. “Kırk sene onlar fişledi, şimdi biz onları fişliyoruz” zihniyetinden demokrasi çıkmaz. “Emek düşmanı olduğunu defalarca kanıtlamış iktidar partisinin önerdiği paket, anayasayı demokratikleştirmez. Çankaya Köşkü, YÖK ve RTÜK ne kadar ve nasıl demokratikleştiyse, iktidar partisi kadrolarınca doldurulacak yüksek mahkemeler de o kadar demokratikleşir. Yandaş medyadan sonra yandaş yargı oluşur. * * * Anayasa değişikliğinin Türkiye’yi demokratikleştirip demokratikleştirmeyeceğinin bir ölçütü de hazırlanışındaki ciddiyet düzeyidir. Anlaşıldı ki, AKP, değişiklik teklifini TBMM’ye sunarken, milletvekillerine bir yıl önceden “boş” ve “tarihsiz” olarak imzalatılan listeleri kullanmıştır. Yani AKP milletvekilleri, neyin peşine takılacağını bilmeden bir yıl önce boş kâğıtlara imza atmışlardır. Öyle ki, imza listesinde, bir yıl önce Meclis Başkanı olmayan Mehmet Ali Şahin’in imzası da vardır. Hatta, muhalefetin elindeki teklifin eki listede, göz boyamak için AKP’den ihraç edilen milletvekillerinin imzaları da vardır. AKP grup yöneticileri, ihraç edilmiş vekillerin imzalarının üstünü çizmişler, Mehmet Ali Şahin’in imzasını çıkarmaya gerek görmemişlerdir. Teklifin hazırlanış yöntemi, patronlar kulübü TÜSİAD’ın Görüş dergisinin kapağındaki fotomontaj betimlemenin yüzde yüz doğrulanması sayılabilir. Yani, TBMM grup sıralarını dolduran vekiller, kendileri değil, liderlerinin kopyalarıdır. Tayyip Erdoğan ikide bir “Benim milletvekilim, benim bakanım, benim valim” vs. deyip durmakta; ister istemez Adnan Menderes’in “Odunu aday göstersem seçtiririm” sözleri akla gelmektedir. Milletvekilleri liderlerince kurşun askerler olarak görülünce anayasa değişiklik teklifinde bile “depo” imzaların kullanılmasından çekinilmemektedir. Bir yıl önce boş kâğıda imza atan vekiller, anayasada değişiklik istediklerini bugün gazetelerden öğrenmişlerdir. Turgut Özal zamanında Sağlık Bakanı olan bir zat da, istifa ettiğini televizyondan öğrenmişti. Anayasa değişikliği için “depo” imza listesi kullanılmış; ancak ciddiyetsizlik AKP yönetimiyle sınırlı kalmamış. Meclis Başkanı görevini ciddiye alıp, değişiklik teklifini incelese, muhtemelen yanlışlığın farkına varacak, kendi imzasını çıkarttıracaktı. Kendisi ciddiye almadığı için kendisine bağlı bürokratlar da ciddiye almamışlar, sonuçta ortaya imza skandalı çıkmış. Başbakan Erdoğan, "Velev ki imzası var. Sayı yeterli değil mi?" diye skandalı savunmaya çalışırken ciddiyetsizliğin hâlâ farkında değildi. Sonuçta AKP ciddiyetsizliğini kabul edip, değişiklik teklifini geri çekti ve bazı maddelerde değişiklik yaparak, bu kez Erdoğan’ın da imzasıyla yeniden Meclis’e sundu. * * * Değişiklik teklifinin hazırlanmasında izlenen yöntem, neresinden bakılsa skandaldır. Skandalı istifa temizler; ama Türk siyasetinde böyle bir gelenek yoktur. Elbette skandal ifadesi de sözün gelişidir. Skandal, kurallara, normal akışa ters düşen rezalet demektir. Yani her zaman değil, nadiren rastlanan olumsuzluktur skandal. Anayasa değişikliği teklifindeki imza ciddiyetsizliğinde ise bu anlamda bir skandaldan söz edilemez. Yani her şey ciddiyetle yapılmaktadır da bir tek anayasa işinde ofsatya düşülmüş gibi bir şey yoktur. Alışılmış ciddiyetsizliğin skandalı olmaz. Adlandıracak başka bir sözcük olmadığından skandal denilmektedir. Kanunların nasıl hazırlandığı bahsinde Türkiye neler gördü, nelere tanık oldu! İlk akla gelenleri anlatalım. AKP döneminde Adalet Bakanlığı Kanunlar Kararlar Dairesi, bir tasarı hazırladı. Tasarı çok sayıda kanunda değişiklik öngörüyordu. Tasarının bir maddesiyle, TOBB Yasası’nın oda ve borsa genel sekreterlerinde aranacak niteliklerle ilgili bendi yeniden düzenleniyordu. Bürokratlar, hazırladıkları tasarıdaki yanlışlığı fark etmediler, Bakan’ın imzasına sundular. Tasarı Adalet Bakanı’nın imzasıyla Bakanlar Kurulu’na sevk edildi. Başbakanlık Kanunlar Kararlar Dairesi tasarıyı inceledi, Bakanlar Kurulu kabul etti, Başbakan Erdoğan’ın imzasıyla TBMM Başkanlığı’na sevk edildi. TBMM Başkanlığı Kanunlar Kararlar Dairesi de tasarıyı inceledi. Tasarı, TBMM Başkanı’nın imzasıyla komisyona sevk edildi. Tasarı komisyonda ve TBMM Genel Kurulu’nda görüşülürken yine kimse farkına varmadı. Önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yasaları incelemede hayli titizdi. İmla ve dizgi yanlışlığında bile yasayı TBMM’ye geri gönderdiği oluyordu. Anlaşılan Abdullah Gül, Sezer kadar titiz değilmiş. TBMM’den geçen kanun Çankaya Köşkü’nde 14 gün süreyle incelendi, Köşk’ün hukuk danışmanları fark etmedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de fark etmeyip bastı imzayı. Başbakanlık Basımevi bürokratlarının görevi değildi hatayı fark etmek. Tasarı yasalaşırken TOBB yetkilileri de görüşmeleri izlemişlerdir herhalde. Demek ki onlar da fark etmemişlerdir. Sonuçta söz konusu kanun 5728 sayısı ve “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” adıyla 8 Şubat 2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Kanun’da TOBB Yasası’nın ‘Genel sekreterin aşağıda belirtilen nitelikleri haiz olması gerekir’ başlıklı bendi değiştirilmişti. Türk vatandaşı olmak, kamu haklarından mahrum olmamak, askerlikle ilişiği bulunmamak şartları sıralandıktan sonra şöyle deniliyordu: “(d)TCK’nın 53’üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı beş yıl veya daha fazla süreyle ya da devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, kaçakçılık, vergi kaçakçılığı veya haksız mal edinme suçlarından hapis cezasına mahkûm olanlar.” Yani öyle bir kanun ki, hırsızlık, rüşvet ve bilumum suçlardan hüküm giymeyi, oda ve borsa genel sekreterliği için zorunlu koşul haline getirmişti. Radikal gazetesinin yazdığına göre, hatayı aylık Terazi Hukuk Dergisi yazarı Remzi Özmen fark etti (12 Haziran 2008). Bilmiyorum, yazarın fark etmesi işe yaradı mı, kanun sonradan düzeltildi mi? Yoksa yasa bu haliyle yürürlükte olup, oda ve borsa sekreterleri, kanun gereği, hırsızlar, rüşvetçiler, casuslar, dolandırıcılar, vergi kaçakçıları, zimmetçiler arasından mı seçilmektedirler? * * * Kaman Arkeoloji Müzesi’ne Japon yardımıyla ilgili anlaşmada da katmerli bir skandal vardı. Japon Prensi Tomohito Mikasao Anadolu’yu dolaşırken uğradığı Kaman’da müze yapımı için 288 milyon yen, yani 2 milyon Avro hibe sözü verdi. Bu konudaki anlaşma 30 Eylül 2005’te Japonya’nın Ankara Büyükelçisi ile Dışişleri Bakanlığı Yurtdışı Tanıtım ve Kültür İşleri Genel Müdürü tarafından imzalandı. Japon tarafının isteği üzerine anlaşmaya şöyle bir madde kondu: “Sözleşmelerin yapılması karşılığında, rüşvet olarak yorumlanacak herhangi bir teklif, hediye veya ödeme ve menfaat veya karşılığını önlemek için T.C.'nin gerekli önlemleri alacağını Japon Hükümeti varsaydığını beyan eder.” Yani Japon tarafı, hibe için “kimseye rüşvet verilmeyecek” şartını koşmuştu. Ne anlaşmayı imzalayan bürokrat yadırgadı, ne de onaylanması için Meclis’e sevk eden Dışişleri Bakanı ve Başbakan. TBMM Başkanı da yadırgamayıp, anlaşmayı Dışişleri Komisyonu’na sevk etti. CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, itiraz etmese, anlaşma Genel Kurul’dan da geçip yasalaşacaktı. Elekdağ’ın itirazı üzerine AKP’liler anlaşmada böyle bir şarta yer verilmesinin rezalet olduğunu idrak edip tasarıyı geri çektiler. Anlaşma, rüşvet maddesi çıkartıldıktan sonra yasalaştırıldı. * * * Bu tür ciddiyetsizlikler AKP iktidarına özgü değildir. Önceki hükümetler döneminde de benzer ciddiyetsizlikler, skandallar vakai adiyedendi. İdam cezasının yürürlükte olduğu 1992 yılında, yanlış hatırlamıyorsam Seyfettin Uzundiz adlı hükümlünün idam cezasının infazına ilişkin tezkere TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülüyordu. Bir saat süreyle komisyon üyeleri idamın lehinde aleyhinde konuşup durdular. Tam oylamaya geçilecek ve muhtemelen hükümlünün idamı oy çokluğuyla kabul edilecek, Komisyon Başkanı Cemal Şahin “Durun arkadaşlar!” diye sesini yükseltti. Avukat kökenli Başkan Şahin oturumu yönetirken bir yandan da dosyayı incelemiş. Meğer hükümlünün idam cezasının, bir yıl önce çıkarılan infaz yasası kapsamında 10 yıl hapse çevrilmesi gerekiyormuş. Bu açıklama üzerine dosyanın iadesine karar verildi. İktidar ve yasama sürecindeki bu ciddiyet düzeyinden demokratik bir anayasa çıkabilir mi? Çıksa, 30 yılda çıkardı herhalde. “Alice harikalar diyarında” diye karalanacak olsa da söylemeli ki, Türkiye’nin milliyetçi, muhafazakâr sağ siyaseti demokratik bir anayasa yapamaz. Demokratik anayasa, emek odaklı sol siyasetin eseri olabilir. Sol siyaset bugün anayasa yapacak güçte olmasa bile, sermayenin en gözü kara partisini güçlendirip frensiz bırakacak bir değişikliğe omuz vermekle yükümlü olamaz. Rahmi Yıldırım 6 Nisan 2010 |
Yorumlar
|
1921 Anayasası ve Kürtler
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 9 Nisan tarihli görüşlerinde Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye'nin yaşadığı sorunların çözülmesi için 1921 Anayasası'nın günümüze uyarlanması gerektiğini söyledi. Öcalan'ın bu yaklaşımı dikkatleri bir kez daha 1921 Anayasası'na çekti. Öcalan, neden sık sık 1921 Anayasası'na göndermelerde bulunuyor? Bu sorunu yanıtını Anayasa'nın hazırlanması süreci, Cumhuriyeti kuran ilk kurucu metin olması, 1921 Anayasa metninin içeriğinde aramak gerekiyor. Öcalan'ın tarihsel önem atfettiği 1921 Anayasası günübirlik ortaya çıkan bir metin olmadı.
Arkasında Kurtuluş Savaşı'nın deneyimi, bu savaşa iştirak eden halkların ortak gelecek arayışının tezahürü vardı. Bu tezahürü Erzurum Kongresi (23 Temmuz-7 Ağustos 1919), Sivas Kongresi (4-12 Eylül 1919), 18 Ekim 1919 tarihli Amasya Protokolleri ve 23 Nisan 1920'de kurulan ilk TBMM'de görmek mümkün. Erzurum Kongresi, Kürtlerin yaşadıkları topraklarda yapıldı. Kongre'nin sonuç bildirisinin 1.maddesinde Türklerin ve Kürtlerin 'saadette ve felakette ortak' oldukları tespit edildikten sonra 'Gelecek hakkındaki hedefleri aynıdır... Ve birbirlerinin ırki durumlarına ve sosyal durumlarına saygılı olup öz kardeştirler' ibareleriyle ilişkinin bağlı olduğu hukuk belirlenmişti. Bildirinin 6.maddesi özellikle Kürtlerin yoğun olduğu bölgede oturanların haklarından söz etti. Maddede Kürtlerin tarihi, ırki, dini haklarına saygı gösterilmesi gerektiği vurgulandı. Aynı amaç ve beklentiler Sivas Kongresi'nde de tekrarlandı. Sivas Kongresi Sonuç Bildirisi'nin 1.maddesinde; Kürtler için 'Sosyal ve siyasal farkları ile bölgesel kurallarına saygılı öz kardeştirler'denildi. Dolayısıyla hem Erzurum hem de Sivas Kongresi toplumun farklılığına ve çoğulculuğuna işaret etti, bunların 'kardeş' olarak yaşamlarını sürdürebileceklerini vurguladı.
Protokollerde serbestiyet verildi
Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin ardından Mustafa Kemal ve beraberindekiler 18 Ekim 1919 günü Amasya'ya giderek, ayrı ayrı altı protokolden oluşan Amasya Protokollerini imzaladılar. 1921 Anayasası'nın özüne damgasını vuracak olan bu protokoller aynı zamanda kurulacak Cumhuriyetin ilk sosyal ve siyasal sözleşmesi niteliğindeydi. Bunlardan 20-22 Ekim 1919 tarihli protokolde vatan; 'Türk ve Kürtlerin oturdukları topraklar' şeklinde ortak vatan olarak açıkça tanımlandı. Ayrıca devamla; 'Kürtler'in etnik ve sosyal haklar bakımından da destekleneceği' vurgulandı. 22 Ekim 1919 tarihli ikinci protokolün 1.maddesinde, 'Osmanlı devletinin (1921 anayasasıyla bu kavram Türkiye Devleti olacaktı) düşünülen ve kabul edilen sınırının, Türk ve Kürtler'in oturduğu araziyi içine aldığı ve Kürtler'in Osmanlı toplumundan (1921 anayasasıyla bu kavram da Türkiye Halkı olacaktı) ayrılmasının imkânsızlığı' izah edildi. Sonra da 'Kürtlerin serbest(özgürce) gelişmelerini sağlayacak şekilde sosyal ve geleneksel haklar yönünden imtiyazlara nail olmaları desteklenip, yabancılar tarafından Kürtler'in bağımsızlığı adı altında yapılmakta olan yayınların önüne geçmek için de bu noktanın şimdiden Kürtler'ce bilinmesi uygun görüldü' denildi.
Anasır-ı İslam kavramı
Cumhuriyetin ilk meclisi ilk kez 23 Nisan 1920'de bir araya geldi. Meclis açılır açılmaz, Mustafa Kemal yaptığı önemli konuşmada Misak-ı Milli için 'kardeş milletlerin milli sınırı' ifadesini kullandı. Ardından; 'Bu sınır içinde Türk olduğu kadar Kürt de vardır. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıdır.' dedi. Aynı görüşleri meclis kürsüsünden 1 Mayıs 1920, 3 Temmuz 1920, 16 Ekim 1921 ve 1 Mart 1922 günü yaptığı konuşmalarda da tekrar etti. 1.BMM'nin çoğulcu yapısını ve niteliğini Mustafa Kemal 1 Mayıs 1920 tarihli konuşmasında şöyle ifadelendirdi: 'Yüce meclisimizi oluşturan şahsiyetler yalnız Türk değildir. Yalnız Çerkes değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinin bileşkesi anasır-ı islamdır Elde etmeye çalıştığımız birlik, yalnız Türk, yalnız Çerkes değil, hepsinin karışımı islam unsurudur -1921 anayasasında 'Türkiye halkı'dır. ' Mustafa Kemal BMM'i Başkanı sıfatıyla, 27 Haziran 1920'de El Cezire Bölge Komutanı Nihat Paşa'ya gönderdiği Kürt ve Kürdistan politikasını belirleyen talimatında, hem Kürtler'i hem de Kürdistan'ı tanıdı. Talimatta, 'Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise hem iç siyasetimiz ve hem dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız' denildi.
Siyasal birlik: Türkiye halkı
Mustafa Kemal'in Kürtlere dönük bu politikaları Kürtleri Mustafa Kemal ve BMM ile birlikte hareket etmeye götürdü. Bu birlik yeni cumhuriyetin kurulmasının temel harcı oldu. Nitekim bu birliktelik, anayasal belge niteliğindeki 18 Kasım 1920 tarihli BMM Beyannamesi'nde geçen 'Türkiye Halkı' kavramında ifadesini buldu. Bu, Kürtlerin sosyal, siyasal, coğrafi hukukunu ve kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyarak sistem içine alan kapsayıcı anlayış, daha sonra 1921 Anayasası'na da egemen olacaktı. Mustafa Kemal, 1 Mart 1921 Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) görüşmeleri sırasında BMM'de yaptığı konuşmada 'Türkiye Halkı' kavramına ilişkin olarak; 'Efendiler, Türkiye Halkı ırkken ve dinen ve harsen birlik halinde biribirine karşı karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ve kaderleri ve çıkarları ortak olan bir sosyal topluluktur. Bu toplulukta etnik haklar ve yöresel koşullara saygı iç siyasetimizin esaslı noktalarındandır.' diyerek 'Türkiye halkı' kavramına açıklık getirdi. Bu temel üzerinde şekillenen devlet de 1921 anayasasına göre 'Türkiye Devleti' olacaktı. Burada 'Türk', 'Kürt', 'Çerkes' vb. etnisite ifade etmeyen, fakat bu etnisiteleri de reddetmeden hukukunu da tanıyarak 'Türkiye Halkı', 'Türkiye Devleti' gibi siyaset bilimi kavramları altında siyasal birliğe gidildi. Bu da 1921 Anayasasının milliyetçi ideolojiyi dışlayan, toplumsal realiteye uyumlu ve bu realiteyi kabul eden, buna uygun siyasi ifadelendirmelere özen gösteren ve toplum sözleşmesine yakın bir anlayışla ele alındığını göstermekteydi.
1921 Anayasası neler öngörüyordu?
20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen 24 maddelik 1921 Anayasası'nın 3.maddesi; 'Türkiye devleti, BMM tarafından idare olunur' hükmüyle toplumun çoğulcu yapısını bağrında taşıyan Büyük Millet Meclisi'ne gönderme yapıyordu. Çünkü BMM'yi oluşturan temsilciler kendi kimlikleriyle (Kürdistan milletvekili, Lazistan milletvekili gibi) mecliste yer almışlardı. Meclis çatısı altında bir inkâr olmadığı gibi tersine bu meclisin yalnız Türk Meclisi olmadığı özenle vurgulanmıştı. Anayasanın 1.maddesinde siyasal birlik tanımlanırken 'Türk milleti' denilmedi. Tek başına sadece 'millet' kavramı kullanıldı, böylece etnisiteye gönderme yapılmadı. Anayasa da 'Yüce Türk Devleti' 'Kutsal Türk Devleti' gibi milliyetçi ibareler kullanılmadı, tersine, devlet yönetimi, kaynağını halktan alan idari bir yetki olarak düzenlendi. Demokrasiyi asıl; merkezileşme, bürokrasi ya da devlet yönetimini istisnai bir yetki olarak ele alan anlayış anayasanın bütününe damgasını vurmuştu. Anayasa kendi kendini idare veya öz yönetime sahip vilayet şuralarına (m.3-11) da geniş özerklik tanıdı, böylece yerinden yönetimi geliştirdi. Anayasa, yerel yönetimlere geniş özerklik tanıyordu. Devlet ise 1921 Anayasası sisteminde yalnızca iç ve dış siyaset, din, adliye, ordu ile ilgili genel konular ve uluslar arası ekonomik ilişkiler gibi merkezi yetkilere sınırlı düzeyde sahipti. Geriye kalan eğitim, sağlık, vakıflar, medreseler, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardımlaşma gibi işlerin düzenlenmesi ve yürütülmesi 'Vilayet Şuraları'nın yetkisine bırakılmıştı.Şuraların seçiminde ise, orada oturan halk söz sahibiydi.Daha küçük yönetim birimi olan Nahiye'lerde ise, 'yerel işlerin merkeze danışılmadan yürütülmesi' gibi tam bir yetki ve inisiyatif söz konusuydu. Bir bütün olarak anayasanın devlet yapılanmasında 'merkeziyet usulü' sınırlı, hatta istisnai idi. Yerinden yönetim (adem-i merkeziyet usulü) ise asli ve geneldi. Özellikle de 'yerel özerklik' anayasanın siyasal ve hukuki alanında 'parlamentonun üstünlüğü' ilkesinden sonra gelen üçüncü temel anayasal ilkeydi. 24 maddelik anayasanın 14 maddesini, yani yarıdan fazlasını taşranın öz yönetimine, özellikle de yerinden yönetim ve yerel yönetim ilkesine ayrılması bunu çarpıcı biçimde göstermekteydi. 1921 Anayasasının yapısı içinde Kürtler; hem 'Türkiye Halkı' kavramı içinde anayasaca kapsama alınırken hem de kendi Kürt-Kürdistan kimlikleriyle ve hatta Kürt ulusal kıyafetleriyle serbestçe BMM'de yerlerini almış, böylece genel yönetim düzeyinde siyasal temsiline kavuşmuşlardı. Yerel yönetimde de anayasanın yukarıda belirtilen geniş yerel özerklik ve yerinden yönetim sistemi ile nüfuslarının yoğun oldukları alanlarda kendi öz yönetimlerini özgürce kurabilme olanağına da hukuken kavuşmuşlardı.
1921 Anayasası neden terk edildi?
1921 Anayasası eşit-özgür koşullarda bir arada yaşamayı ifade etmesi bakımından demokratik değeri yüksek bir anayasaydı. Ancak bu öz 1924 Anayasası ile kaldırıldı. Ama neden? Bu konuda pek çok iddia ve teori bulunmaktadır. Ancak en sağlıklı tez Gazeteci Yazar Taha Akyol tarafından ortaya atıldı. 17 Kasım 2008 tarihinde kendi köşesinde 'Atatürk ve Kürtler' başlıklı yazı kaleme alan Akyol, şu görüşü seslendirdi: 'Bazı yazarlar 1924 Anayasası ile merkeziyetçi bir sistemin kurulmasını Kürt isyanlarına bağlıyor. Halbuki Koçgiri İsyanı 1921'de, Şeyh Sait İsyanı 1925'tedir.
'Ama Hangi Atatürk' adlı kitabımda ayrıntılı olarak anlattım; dönüm noktası 24 Temmuz 1923'te Lozan'ın imzalanmış olmasıdır. Lozan'daki ırki ve dini azınlıklar tartışması Türkiye'nin istediği şekilde çözüme bağlandıktan sonra, 'ulus devlet'in kuruluşu sürecinde hukuki aşamaya gelinmiş, 20 Nisan 1924 yeni Anayasa'yla illerin özerkliği kaldırıldığı gibi 'Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denilir' hükmü konulmuştur.' Nitekim bu tezi destekleyen en önemli kanıt1924 Anayasası Encümeni tarafından ortaya konulan şu sözler oldu: 'Devlet Türk'ten başka millet tanımaz Devlet dahilinde hukuku müsaviyeyi haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki ayrılıklarını ayrı birer milliyet olarak tanımak caiz değildir.'
1921 anayasası nasıl güncellenebilir
Tüm farklı dil, din, ırk ve etnisiteleri gözeten ama etnik varlığa gönderme yapmayan bir konsensüs sağlayarak
'Türk toplumu' ibaresi yerine 'Türkiye toplumu' ibaresi konularak
Memurlara grev hakkı tanınarak
Parti kapatma kaldırılıp yerine hazine yardımı kesilerek
Siyaset yasağı kaldırılarak
Askeri disiplin suçlarına ilişkin davalara bakmak üzere 'disiplin mahkemeleri' kurularak
Adalet Bakanı HSYK'dan çıkarılarak
Milletvekili yemini evrensel değerlere uygun hale getirilerek
Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığına bağlanarak
Cumhurbaşkanın yetkileri sınırlandırılarak
82 Anayasası'nın başlangıç bölümü değiştirilerek, toplumun bütün kesimlerinin aidiyet hissettiği bir şekilde yeniden düzenlenerek
Din dersi zorunlu olmaktan çıkarılarak
Herkese ana dilde eğitim yapma hakkı verilerek
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı yeniden tanımlanarak
Seçim barajı yüzde 3'e indirilerek
Kadınlara kota verilip pozitif ayrımcılık yapılarak
CENGİZ KORKMAZ
Ülkede YORUM gazetesinden alınmıştır
Gönderen Fethi Sancar on Saturday, 17 April 2010 at 10:34
Anayasa hapı üstüne...
Büyüğümüz emretti anayasa oldu hap,
Reçetesi açıkça yazılır mı bilemem.
Bari yutturmak için iyi prospektüs yap,
Suda eritilir mi, ezilir mi bilemem.
Derman ile dertleri öyle bir paketletti,
Yavanlaşan mevzuya yeni tadlar ekletti.
Yargıyı dövmek için uygun anı bekletti,
Adalet karizması çizilir mi bilemem.
Bekliyor ki, bu millet hap verince yutacak,
Kalk deyince kalkacak, yat deyince yatacak,
Hukuku defnederken kazma sapı tutacak,
Mezarlık çetinkaya, kazılır mı bilemem.
Düşündü ki, olursa mağduriyet hastası,
Tablet tablet yutulur yeni rejim pastası.
Yandaştan seçilirse hakimlerin en hası,
Hak için diklenir mi, büzülür mü bilemem.
Hukuka tuzak kuran şaşırır kendi atlar,
O zaman elden tutmaz yalaka demokratlar.
Bombayla oynuyorsan birgün elinde patlar,
Mayınlı arazide gezilir mi bilemem.
Minare çalanları kılıf ararken gördük,
Adalet çatısını kırıp, yararken gördük.
Biz nice avcıları yara sararken gördük,
Sarılanlar ilerde çözülür mü bilemem.
Kimi hap şifa verir, bize odur söylenen,
Kimisi zevk içindir, iktidarda denenen.
Milleti tavlamada zevk hapına güvenen,
Yarın er meydanında üzülür mü bilemem.
Nevzat sözü burda kes, yeter haddini aşma,
Kabında durul artık sakın dışarı taşma.
Kafiye tuzağına düşerek fazla coşma,
Şiir seven büyüğün bozulur mu bilemem.
Halk Ozanı Karamanlı Nevzat
Gönderen Nevzat Dağlı on Thursday, 08 April 2010 at 3:08
|
1 Sayfa 1 / 1 ( 2 yorum )
|
|
|
|
|
Kısa Kısa |
|
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir." 22 Ekim 1922 Gazi Mustafa Kemal Atatürk |
|
|
İstatistikler |
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4828725
|
|
|