left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow M.Toros Gürkaya arrow Yalancı Basın Ve Öcalan Gerçeği -1-
Wednesday, 23 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Yalancı Basın Ve Öcalan Gerçeği -1- Yazdır E-posta
Yazar M. Toros Gürkaya   
Thursday, 15 December 2005

"Gerektiğinde yalan söyleyenler, akıllı moralistler iyi düşünmüşler. Yalan, toplumsal çelişkilerin bir yansımasıdır. Ama aynı zamanda, çoğu defa bu çelişkilere karşı mücadelede iyi bir araçtır yalan. İnsan bireysel ahlak çabası ile bu toplumsal yalanın özünden kurtulamaz."

V. İ. Lenin’in, yalan üzerine bireysel ve toplumsal ahlak konusundaki bu yargısını, gelin, günümüz basınının içinde bulunduğu karakteristik durum açısından bir değerlendirelim:

Örnek mi? İşte, son günlerde gündemi işgal eden en önemli konulardan olan Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök’ün köşesinde, MİT Müsteşarı Emre Taner’in Müsteşar Yardımcısı iken, İmralı’ da, A.Öcalan’la yapmış olduğu gizli görüşmeyi basına sızdırmış olması üzerine, tüm basının konuyu nasıl, hangi biçimlerde manşetlerine taşıdıklarına bakmak yeterli olacaktır. Bir kısım köşe yazarları E.Özkök’ün haber gazeteciliğini (!) alkışlarken, hemen hemen hepsi söz birliği etmişçesine devlet siyasetinin “biçim” değiştiren barışçıl (!) yapısını başarılı bulan övgüleri düzmekten geri durmadı.

Ama kimse, düne kadar “bebek katili”, “terörist başı” sıfatı yapıştırdıkları A.Öcalan’ın, “kimlik” ve Kürt sorununda ki görüş ve niyetlerinin aslında yıllardan beri savunduğu ve tekrar ettiği tezler olduğu gerçeğine değinmedi.

Kimse, düne kadar Kürt meselesinde A.Öcalan’ın çatışan taraflardan biri olarak bir iradeyi temsil ettiğini neden kabullenmediklerinin bir açıklamasını yapmak zahmetine de girişmedi.

Kimse, bu gizli görüşmede A.Öcalan’ın birkaç cümleyle geçiştirdikleri yapıcı sözlerinin, yazmış bulunduğu yaklaşık iki bin sayfayı bulan kitaplarında bundan çok daha fazla, çok daha cesur sözlerle ifade etmiş bulunduğu gerçeğini izah etmeye yanaşmadı.

Devletin, yıllardır bu görüş ve niyetler içinde bulunan A.Öcalan’a, neden en yakınıyla bile görüşme sınırlaması getirdiğini, neden yoğunlaştırılmış bir tecrit uyguladığını yetkililere bir nebze de olsa sorma cesaretini kimse kendinde bulamadı.

Kimse, A.Öcalan’ın yakalanıp teslim edilmesiyle başlayan ABD’nin başını çektiği uluslar arası komplonun, gerçekte Ortadoğu ve Türkiye’yi de kapsayan çok daha büyük bir komplonun parçası olduğu gerçeği üzerinde de durmadı.

Kendi örgütündeki insanların bile A.Öcalan’ın bu görüş ve niyetlerini neden tüm açıklığıyla dile getirmediklerini, şüpheli ve aksi bir tutum içinde bulunduklarını izah etmeye girişmediler.

Bir yıldır Yeniyol’da bu soruları derinlemesine inceleyen yayınlanmış yazıların bulunduğunu, Sarp Kuray ve arkadaşlarından oluşan inisiyatif grubunun aylar önce basın mensuplarıyla yapmış oldukları ve kamuoyuna yansıyan girişim ve görüşmelerin nasıl isabetli olduğuna hak verme gibi, ahlak açısından verilmesi gereken değeri de vermediler.

Böylece ortada, MİT Müsteşarının A.Öcalan’la yaptığı gizli görüşme ve bu görüşmede sarf edilmiş birkaç iyi niyetli söz kaldı.

Hal böyle olunca, bunun politikadaki sonuçları nasıl yankı bulacaktır? Devlet siyasetindeki “biçim” değişikliği zannedilen barışçıl(!) gelişmeye doğru yelken mi açacaktır? Yoksa, çatışan tarafların, iradelerin normal sayılabilecek görüşme diyalogu içine girmesinin “gizli”, “kapılar ardında” yapılıyor olarak yansıtılmasından, işte “Öcalan-devlet ilişkisi” denilerek, geçenlerde Amerika’ya koşan Barzani milliyetçiliğine önlem mi alınacaktır? Bir taşla iki kuş vurma bakımından hem bu hem de Öcalan iradesi mi zaafa uğratılacağı sanılmaktadır?

Açıklık ve güvenilir olma konusunda akıllı kafalarda kuşkular uyandıran bir politikanın “biçim” değişikliğine - temelden köklü bir değişiklik sağlanmadıkça- kimse inanmaz. “Öcalan-devlet ilişkisi” görüntüsüyle de Öcalan iradesi yıkılmaz.


Her şeye rağmen devlet siyasetinin “diyalog” görüntüsünü tercih etmiş (!) gibi görünmesi “barışa” yönelik bir adım olarak düşünülse bile, Öcalan’ın tecridi konusunda devam edilen uygulamalar ortadan kaldırılmadıkça, “samimiyet” gibi gelen görüntüler gerçekte “kuşku ve güvenilmezliği” artıracaktır.

Öte taraftan, Öcalancı siyasilerinde kendi politikalarını gözden geçirmeleri şarttır. Öcalan’ın yıllardır öne sürdüğü tezlerindeki görüş ve niyetlerini açık ve net olarak anlaşılır bir şekilde propagandasını yapmak ya da bu propagandayı teorik bütün gerekçeleri ile yapan Türkiye’nin samimi ve kararlı unsurlarıyla dayanışmanın bütün biçimlerini hayata geçirmek zorundadırlar. Bunun karşısında olan bütün milliyetçi baskıları “bölünmeye yol açar” diye göğüslememek, Öcalancı siyasete “taktiksel”, “ikiyüzlü”, “takiyeci”, “oportünist” görüntü verdirmekten öteye gitmediği, kan kaybına yol açtığı ortadadır.

Çatışan tarafların “güven bunalımı” yaşadıkları bir gerçektir. Bu “güven bunalımını”, “kirlenmiş savaştan” hala medet umanların ( emperyalizm ve rantçı-işbirlikçi çevrelerin) derinleştirmeye çalıştıkları da bir gerçektir. Yalana dayalı basın, çatışan tarafların politik olarak uzun dönemden beri gerisinde kaldığından; “geleneksel-şoven” yaygarayla kendisini dengelemeye çalışarak, “kirlenmiş savaş” konusunda gerçekte nerede, hangi tarafta durduğunu bugüne kadar göstermiştir. A.Öcalan’ ın yıllar önceden attığı taşı bir türlü kuyudan çıkartabilen olmamıştır. Buna kendi örgütü ve basın-yayın organları da dahildir.

Yalan bir kez bireysel ahlakın dışına taşıp, toplumsal bir yalan haline dönüştüğü zaman; varolma koşulları bakımından siyasetle aynı özde birleşir. Bu yüzden birinden bahsetmeden ötekini ele almak imkansızdır.

Kendi örneği içinde A.Öcalan şahsında, “Bebek katili”, “terörist başı” vb. buna bağlı “ahlaki” kınamalar, genellikle, yaşamlarını haklı olduğuna inandıkları bir davaya adamış ve ona hemen hemen her zaman en ilkel şartlarda hizmet etmiş olanlara yöneltilmiştir. Ama emperyalizmin tekelindeki uyduların sağladığı balistik koordinatları kullanan kitle imha silahlarını devreye sokanlara karşı neden aynı ölçülerde bir “jargonun” kullanılmadığını sormak doğal bir hak seğil midir?

“Kötülükle” bir kez “arkadaşlık” ettin mi, doğal olarak onun sahip olduğu bilgilere sahip olmayı ve bunlardan bir tehdit unsuru olarak yada onları kullanmak suretiyle yararlanmayı umdun mu, bunun ancak “efendilerinin” kontrolünde olacağını Ertuğrul Özkök gibi köşe yazarları çok iyi bilir. Yalan basının, babalarımıza, bize ve çocuklarımıza yıllardan beri gösterdiği gibi gerçek terörist sandıklarımız bizlere sunulmuş olanlar değildir.; gerçek tehlike başka yerden gelmektedir. Gerçek mafya da sanıldığının tersine otopark kahyaları, seyyar satıcılar, işsiz kalmış aylak takımının orda-burda kurduğu “adalet sağlama” üniteleri de değildir. Gerçek mafya, uluslar arası emperyalizm ve onunla yerel işbirliği içinde hareket edenlerdir. Karşı çıkılmaması gereken otoritelerini tartışmaya açacak hiçbir direniş, rekabet ve meydan okumaya ne tahammül edebilirler ne de böyle durumları kabul edebilirler.

Şimdi durumu açıkça ortaya koyalım; MİT Müsteşarının İmralı’ da A. Öcalan’ la görüşmesinin “gizli”, “kapalı kapılar ardında” olmuş olması ve bunun bu şekilde basına sızdırılması, hem devlet siyaseti bakımından, hem de ahlaklı(!) basın tarafından gülünç bir maskaralığa dönüştürülmüştür. A.Öcalan, Türkiye ve Ortadoğu’yu da içine alan bir emperyalist komplonun bir aşaması, bir parçası olarak teslim edildiği günden – hatta çok daha öncesinden- bu yana mütemadiyen, “İmralı duvarları arasında öleceğimi de bilsem bu düşüncelerimden vazgeçmeyeceğim” diye ısrarla sahip olduğu iradeyi Türkiye’de yaşayan insanların “ortak kaderine” bağlarken; neden bugüne kadar beklenilmiş, neden kendisine fiziki bir tecrit uygulana gelmiş ve neden bunca zaman ölümlerin önüne geçilmek istenmemiştir? Bütün bunlara yanıt vermeden devlet siyasetinin “biçim” değişikliğinden dem vurmak, bir taşla iki kuş vurulacak diye soytarıca alınmış bir önlemden başka bir şey olamaz. Bu basit hale getirilmiş önlemler oynanan oyunun kurallarını bozmaya yetmez. Zaafa uğratılmış “Öcalan”la Barzani milliyetçiliğine karşı konulamaz.

Oyun, emperyalizm tarafından çoktan kurulmuş ve bizim köşe yazarlarımız ise devlet siyaseti ile birlikte sadece, “kurallara saygı duyulması gerektiği” komedisini oynamaya devam ediyorlar.

Nitekim CIA Başkanının Ankara’yı ziyaret etmesi “bensiz anlaşma yok” diyen bir “kulak çekme” hareketi değil de nedir? Düne kadar PKK’ye kucak açan Avrupa’nın siyasi merkezleri de oyunu tersine çevirebileceğinin izlerini vererek; işi, “deveden büyük fil var” demeye getirmemişler midir?

Basınımız, bu emperyalist komplocu mantığın özünde yatan “kirli savaşı” sürdürmekten başka yolun bulunmadığı dayatmasına karşı en sıradan demokratın bile göstereceği davranışı gösteremiyor. Hiç birinin ağzından “bırakın A.Öcalan konuşsun” diye bir şey çıkmıyor. Hiç birisi A.Öcalan’ ın tecridinin nasıl bir yasallık içerdiğini sorgulamıyor. Ve hiç birisi bölgede dönen dolapları sergilemeye yanaşmıyor. Vatan ve memleket sevgisi alaya alınıyor. Türkiye halkıyla dalga geçiliyor. Bu basit önlemlerle “kan denizi” nden kurtulmak mümkün değildir. Fakat artık Türkiye’de basının bu komedisine kanacak ne hal ne de kimse kalmıştır. Manşetlerine taşıdıkları Mersin vb. provakatif eylemlerin sonuç getirmediği ortada.

Amerikan emperyalizminin uluslar arası yasaları en basit ve saf bir tanımla Ortadoğu’da nasıl “tasfiye ettiğini”, ne türden oyunlar içinde olduğunu manşetlerine taşıma mecburiyetini hissetmeyen; Kuzey Irak’ta iş yapan Türk firmalarının kapılarına astıkları bayrakları ve odalarını süsleyen haritaları görmezlikten gelen; ihaleler yoluyla nüfuzlu insan satın almaların nasıl gerçekleştirildiğini görmeyen, yazmayan basınımızın taşıdığı zihniyeti, “ahlaki” olarak nitelemek için kullanılacak kelimeler asla yeterli değildir. Bu ülkenin emperyalizme peşkeş çekilmesine nasıl ortak olunduğunun tarihsel sorumluluğu gazetelerinizde kullandığınız boyalar gibi yüzünüzden çıkmayacaktır. Tıpkı bugün toplumumuzda bir kangrene dönüşen kentsel şiddeti yaratanlarla ortaklığınızı kabul etmeniz gerekeceği gibi, bir gün bunu da kabul edeceksiniz. Bundan bizler sorumlu değiliz. Bu sizin “kültürünüz” ve çılgınca ektiğinizi biçiyorsunuz. Biçmeye de devam edeceksiniz.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Yalancı Basın Ve Öcalan Gerçeği -1- ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right