left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 10 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
ASKERİ DARBELERİN ASKER MAĞDURLARI Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDIRIM   
Tuesday, 02 March 2010

ASKERİ DARBELERİN ASKER MAĞDURLARI

Kamu bilincini zehirleyen, balyozlayan vukuatları layıkıyla izlemek çok zorlaştı.

İyi kötü istikrara kavuşmuş ülkelerde kamuoyunu aylarca idare edecek vukuatlar, Türkiye’de neredeyse saat başı meydana geliyor. Birine akıl erdirmeye fırsat bulamadan diğeri gelip “balyoz” gibi iniyor, indiriliyor.

Apaçık suç teşkil eden 28 Şubat 1997 müdahalesi 27 Nisan 2007 muhtırası zaman aşımına girmediği halde es geçilirken, beceriksiz darbe manyaklarının 2003’te uygulamaya güç ve fırsat bulamadıkları, şimdi ihbar edilmese fark edilmeyecek “Balyoz” planı, üst kademeye tırmandırılamayan eylem planları fırsat bilinerek, kamu bilinci buldozerle ezilir gibi eziliyor.

Son vukuatlar tam da 28 Şubat’ın yıldönümüne denk geldi. Kamusal bilinç mühendisleri, fırsat bu fırsat, toplum bilincini balyozladıkça balyozluyorlar. Şiire benzemedik bir dörtlük okudu diye 28 Şubat sürecinde mağdur edilmiş, sıradan bir Orta Asya kökten dincisinin dizinin dibinde çekilmiş fotoğrafıyla maruf, akademi tahsiline rağmen eğitimsiz, beşerî ve entelektüel donanımı zayıf bir siyasi lideri “değişimin ve demokratikleşmenin aktörü” diye pazarlıyorlar…

 

Kendilerine kamu bilincini manipüle etme olanağı sunan askerî darbelere herhalde şükran borçludurlar. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine itiraz etmedikleri gibi, çok eleştirir göründükleri 28 Şubat sürecine de herhalde gizli bir minnet duygusu içindedirler.

Belirtmeli ki, klasik bir darbeye benzemeyen, “28 Şubat” olarak bilinen kararların alındığı Milli Güvenlik Kurulu toplantısının üzerinden 13 yıl geçti.

Kendilerini sürecin mağduru sayan siyasiler, çok değil, sadece beş yıl sonra, yani 2002’de mutlak çoğunlukla iktidara geldiler, hâlâ da iktidardadırlar. Keyifleri yerindedir, “Hani bin yıl sürecekti!” diye çalım satmaktadırlar.

Bir de hâlâ “mağduriyet” ticareti yapmaktadırlar. 28 Şubat’ın yıldönümü dolayısıyla “mağduriyet” ticareti, deyim uygunsa, “zirve” yaptı.

Kafasız, vicdansız, mafyozo sermayeye aşkla başı hülyalı 28 Şubat paşalarının günahlarını sevaba ve ranta tahvil etmeyi başaran siyasilerin, mücahitlikten müteahhitliğe terfi eden din esnafının mütekebbir “mağdur” edebiyatı hakikaten mide bulandırıcıdır.

Bir o kadar düşündürücü olan ise hakiki mağdurların mağduriyet edebiyatındaki bencillikleri ve benmerkezcilikleridir.

Şaşırtmamalıdır. Pek azı dışında, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin mağdurları, kendilerine kıyanlarla bugün nasıl aynı siperdelerse, 28 Şubat’ın asker mağdurları da mutlak çoğunlukla iktidarda olan, muktedir ve mütekebbir akrabalarına toz kondurmamaktadırlar. Post-modern darbenin yıldönümü dolayısıyla, iktidar yandaşı medya organlarına yaptıkları açıklamalarda, yazdıkları yazılarda varsa yoksa kendi mağduriyetleridir. Arada, Osmanlı döneminde vukubulmuş 31 Mart hadisesi sonrasındaki tasfiyeyi de anmaktadırlar. Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki tasfiyelerin emek eksenli bir analizini yapmak yerine, kendilerini kapsayan tasfiyeyi, “Devletle milletin arasını açmak” gibi bir tasavvur olarak analiz etmektedirler…

Oysa bu gezegende, “Başkalarının Acısına Bakmak” (Susan Sontag) diye bir kitap da yazılmıştır. Konusu, toplumsal felaketleri fotoğraf olarak bellekte sonsuzlaştıran görüntülü iletişimin soldan eleştirisidir. Böyle olsa da, ismi hakikaten çarpıcıdır. Ve elbette, bir darbenin yıldönümünde mağduriyet söz konusu edilecekse, salt kendi acısı, mağduriyeti ve şefkat beklentisiyle kavrulmak yerine “Başkasının Acısına Bakmak” gerektiğini ilham etmelidir.

Ve elbette “Ateş düştüğü yeri yakar” bencilliğine kapılmadan, insan, sınıf ve emek odaklı bir analize yöneltmelidir.

Başkalarının mağduriyetine de bakacak olgunluk varsa, buyurun, ayrımsız bir mağduriyet analizi:

* * *

 

 

ORDUDAKİ TASFİYELERİN EKONOMİ POLİTİĞİ

Türkiye’de ordunun NATO bünyesinde yeniden yapılandırılmasından, Cumhuriyet ordusunun NATO ordusuna dönüşmesinden sonra siyasal süreç sık sık darbelerle kesintiye uğradı.

Darbelerin amacı kurulu düzeni tahkim etmekti. Niçin darbe yapıldığı sorusuna en veciz yanıt, 12 Mart 1971 darbesinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç tarafından verilmişti: “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı.

12 Eylül 1980 darbesinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren de ilk basın toplantısında garson maaşının general maaşını geçtiğinden yakınmıştı.

Patron sendikasının başkanı ise 12 Eylül faşistlerine şükranını sunarken, “20 yıl işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” demişti.

Gülen ve rahatlayan, sadece yerli sermayedarlar ve muhafızları değildi. 1960 darbesinin ilk bildirisinde de NATO’ya sadakat yemini edilmiş; 12 Mart 1971’de devrilen hükümetin dışişleri bakanı da CIA tarafından altının oyulduğundan yakınmıştı. 12 Eylül 1980 darbesi ise Türkiye’de resmen ilan edilmeden, Washington’da CIA şefi tarafından dönemin ABD Başkanı’na “Bizim çocuklar başardı” diye müjdelenmişti.

NATO ve Pentagon operasyonu olarak gerçekleşen askerî darbeler Türkiye’yi kötürüm bıraktığı gibi orduya da kan kaybettirdi. Darbeciler kendilerinden emin olabilmek için kendilerine rakip ya da 1908 ve 1923 devrimlerinin mirasçısı olarak gördükleri askerleri tasfiye ettiler.

1960 ihtilalinden sonra üniversitelerde 147 öğretim üyesinin kürsüleri ellerinden alınırken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de 235 general ve 4 bin 171 subay ordudan uzaklaştırıldı.

1963 yılında Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan’ın liderlik ettikleri ihtilal girişimi bahane edilerek ikinci bir tasfiye operasyonu yapıldı. Aydemir ve Gürcan idam edilirken, 200 dolayında subay ve 1459 Harbiye öğrencisi ordudan çıkartıldı. Davaya bakan sıkıyönetim mahkemesinin beraat ettirdiği 1293 Harbiye öğrencisinin okula dönmelerine izin verilmedi.

Orta sınıf hareketi niteliğindeki 1960 darbesinin ardılı 1963 kalkışması bir dönüm noktası oldu. Bir daha bu tür karabasanların yaşanmaması için TSK, OYAK aracılığıyla sermaye düzenine ortak edildi, Harbiye çok sıkı denetim altına alındı. Ancak, kışla dışındaki sosyal çalkantının kışla içinde yankılanması engellenemedi, yeni tasfiyeler gündeme geldi.

1963 tasfiyesiyle birlikte, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini gerçekleştiren NATO’cu kadroların önünde bir engel kalmamıştı. Cumhuriyetçi kadroların tasfiyesi olağanlaştı, rutinleşti. Tasfiye programının bir belgesi 1966 yılında Cumhuriyet Senatosu’nda Tabii Senatör Haydar Tunçkanat tarafından açıklandı. Türkiye’deki Amerikan Askerî Ataşesi Albay Dickson’ın hazırladığı, “Albay Dickson Raporu” olarak ünlenen raporda şöyle bir cümle de vardı:

Rejime sadık olmayan devlet memurları ve ‘subaylardan’ en tehlikelileri bir program dahilinde 'tasfiye' edilmek üzere tesbit edilmektedir...” (Aktaran Emin Değer, CIA KONTR-GERİLLA VE TÜRKİYE, Mayıs 1977 Ankara, İkinci Baskı, s:160)

* * *

 

CUMHURİYETÇİLER VE SOSYALİSTLER HEP 12’DEN VURULDU

Olağan dönemin dışında ikinci büyük kitlesel tasfiye 12 Mart 1971 darbesinden sonra gerçekleştirildi, 600 dolayında subay re’sen emeklilik işlemi yapılarak ordudan çıkartıldı.

Üçüncü büyük kitlesel tasfiye 12 Eylül 1980 darbesinden sonra gerçekleştirildi.

TBMM’de Muğla Milletvekili Tufan Doğu’nun 12 Eylül 1980 darbesinden sonra orduda gerçekleştirilen tasfiyeye ilişkin yazılı soru önergesine Milli Savunma Bakanlığı (MSB), 13 Ekim 1989 tarih ve Kanun: 1989/666-ATG sayılı yazıyla yanıt verdi. Buna göre, 12 Eylül döneminde, haklarında hiçbir mahkûmiyet kararı olmayan 153 teğmen, 216 üsteğmen, 26 yüzbaşı ve 2 yarbay, toplam 397 subay, 176 astsubay ve 447 askerî öğrenci ordudan çıkartıldı.

Önergede, ilişiği kesilenlerin isim listesi ve haklarında hangi davaların açıldığı, bu davaların nasıl sonuçlandığı sorularına da yanıt verilmesi isteniyordu.  Bu soruları yanıtsız bırakan MSB, ceza kovuşturması açılmadığını öne sürdü. Oysa, sadece İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Nolu Askeri Mahkemesi’ndeki davada 81 subay sanık olarak yargılanıyordu. MSB’nin soruları yanıtsız bırakması, tasfiye listesinin çok daha kabarık olduğunun işaretiydi.

MSB’nin yanıtında, tasfiyenin gerekçesi aynen şöyle açıklanmıştı:

Tutum ve davranışları ile yasa dışı siyasi, yıkıcı, bölücü, irticai ve ideolojik görüşleri benimsedikleri, bu gibi faaliyetlerde bulundukları veya karıştıkları için, disiplinsizlik nedeniyle TSK’den ilişiği kesilmiştir.”

MSB’nin yanıtında, haklarında hiçbir mahkeme kararı bulunmayan askerlerin ordudan çıkartılmalarının hukuka ve yasalara uygun bir işlem olduğunu savunuluyordu. Yanıtta şu görüşe yer verilmişti: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleneksel disiplinini devam ettirmek ve milli güvenliğin emniyetle korunmasını sağlamak, silahlı kuvvetlerin temel amacı olup, bu amacın gerçekleşmesine engel olacak nitelikteki tutum ve davranışların hoş görülmemesi, kamu yararının kişi yaranına üstün tutulması kuralının gereğidir.” 

* * *

 

İŞKENCECİYE ÖDÜL

Önergede, Jandarma Yüzbaşı Ali Şahin’in sanıklara işkence yapmak suçundan 10 ay hapis cezasına mahkûm olduğu ve cezasının kesinleştiği, ancak ordudaki görevine son verilmediği anımsatılarak, şu soruya da yanıt istenmişti:

İşkence suçlusu bir subay görevine devam edebildiğine göre, düşüncesi öne sürülerek ve sübjektif ölçüler ile çok sayıda subay, astsubay ve askerî öğrencinin silahlı kuvvetlerden çıkarılmasının insan hakları, kamu vicdanı ve adalet duygusuyla bağdaşır yönü var mıdır?

MSB, bu soruyu şöyle yanıtlamıştı:

Önergede isminden söz edilen Yüzbaşı Ali Şahin’in durumuna gelince. İçişleri Bakanlığı’ndan edinilen bilgiye göre, adı geçen binbaşı hakkında Muğla Ağır Ceza Mahkemesi’nce (10) on ay süre ile ağır hapis cezası verildiği ve bu cezanın kesinleştiği; ancak, tardı gerektiren bu ceza doğrultusunda işlem yapılacağı sırada, bahse konu cezanın Muğla Ağır Ceza Mahkemesi’nce 3506 sayılı kanun hükümlerine istinaden tecil edilmesi nedeniyle, tard işleminin yapılamadığı anlaşılmıştır.”

Adı geçen subay daha sonra, bir yurttaşı işkencede öldürüp “kaçarken vuruldu” görüntüsü yaratmak için kurşuna dizmek suçundan da bir yıl hapis cezasına çarptırıldı, ama görevine son verilmedi. Adı geçen subay görevine son verilmek bir yana, Jandarma Astsubay Okulu’nda eğitmen olarak görevlendirildi.

Ali Şahin dışında işkencede adam öldürmekten yargılanan ve göreve devam eden, hatta devlet üstün hizmet madalyasıyla ödüllendirilen başka subaylar da oldu.

Yani, işkence etmekten ve işkencede adam öldürmekten hükümlü bir kişinin orduda göreve devam etmesi, “geleneksel disiplin, milli güvenliğin emniyetle korunması amacı ve kamu yararının kişi yararına üstün tutulması kuralı”na ters düşmedi.” Ama, mahkemelerin suçlu bulmadığı, resmi rakama göre 1020, gerçekte daha fazla askerin bazı düşünceler taşıdıklarından kuşku duyularak idari kararla ordudan çıkarılmaları, “geleneksel disiplin, milli güvenliğin emniyetle korunması amacı ve kamu yararının kişi yararına üstün tutulması kuralının gereğiydi.”

* * *

 

 

‘ADALETİN PENÇESİ’NDEKİ ASKERLER

Kenan Evren başkanlığındaki MGK cuntası döneminde genç askerleri hedef alan kıyım işlemi 1982, 1983 ve 1984 yıllarında yoğunlaştı. Ankara Ordu İstihbarat ve Dil Okulu’na gruplar halinde toplanan genç askerler, burada, hangi yasaya göre oluştuğu bilinmeyen bir komisyon (daha doğrusu Özel Harp Dairesi, MİT ve Ankara Emniyet Müdürlüğü DAL Grubu elemanlarından oluştuğu sanılan işkence ekibi) tarafından sorgulandılar. İşkenceye Bursa, Ankara ve İstanbul emniyet müdürlüklerinde devam edildi. Re’sen emekli edilen subaylar hakkında davalar açıldı ve birçoğu tutuklanarak Mamak ve Metris cezaevlerine hapsedildiler.

Sorgular sırasında trajik olaylar da yaşandı. Bazı subaylar için 6 (altı) ayı geçen sorgulamalar sırasında işkencecilerin “Ulan suyun başını tutmuşsunuz, vatanı kurtarmak size mi kaldı? Vatan kurtaracağınıza neden yükünüzü tutmadınız?” diye “sitem” etmelerine ve işkence literatüründe bilinen bütün yöntemleri uygulamalarına ek olarak; bileklerini kesmek, pencereden atlamak yoluyla intihara teşebbüs edenler oldu. Jandarma Teğmeni Ahmet Erdoğdu’nun Mamak Cezaevi’nde intihar etmesi, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın olayla ilgili Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı’nda şöyle anlatıldı:

Olay tarihi: 18 Ocak 1982.

Ölünün kimliği: Ahmet Reşit Erdoğdu. Harpokulu mezunu, 1981-18 sicil numaralı emekli J.Teğmeni.

1 Aralık 1981 tarihinde 45 gün süreyle gözetim altında tutulan müteveffa Ahmet Erdoğdu’nun Mamak Özel Askeri Cezaevi D blokta sağ elinin sobada yanması üzerine Gülhane Askeri Hastanesi’nde sargı bezinden ip yapılarak sargılı elinin boynuna asıldığı, Blok 1’inci koğuşta kimseyle konuşmayan, kafasını ve yanık elini zaman zaman duvara vuran müteveffanın yatağına çekilerek parkasının kapşonunu başına geçirip dakikalarca düşündüğü, .üyük bir karamsarlık içinde olduğu… Kahvaltı hazırlama sırası gelen Gürkan Munga’nın saat 08.00 sıralarında uyanarak ranzadan aşağı indiği… Müteveffayı yüzü koğuşun kapısına doğru, başı havada, elleri yanda uçar gibi pozisyonda, yatağında görerek yaklaştığında, boynuna çapraz vaziyette sargı bezinin geçtiğini, hemen müdahale ettiği, ancak hareketsizliğini görünce, karşı odada yatan tutuklu binbaşı Barbaros Çaltuoğlu’nu çağırdığı ve Binbaşı’ya ‘Komutanım, ölmüş, asmış kendini’ diye birkaç kez mırıldandığı… Muhtemelen saat 04.00 sıralarında kendini asmak suretiyle intihar ettiği… Ölümünde kimsenin dahli olmadığı…”

Devlet Başkanı Kenan Evren, kıyımın yoğunlaştığı dönemde, 3 Ekim 1983’te Kara Harp Okulu’nda, önce işkence tezgâhlarından geçirdiği, sonra “adaletin pençesi”ne teslim ettiği subaylar hakkında şöyle konuşuyordu:

Bir milletin içinde her zaman hainler çıkabilir. Çıkmıştır da. Her millette olduğu gibi bizde de hainler çıkmıştır, türemiştir. Fakat, eğer, bu hainler silahlı kuvvetler içinden ve hele Harbiye’nin içinden çıkarsa, ben ona hain lafını bile az görürüm.  (...) Evvela silahlı kuvvetlerden atılmışlardır, ondan sonra da adaletin pençesine teslim edilmişlerdir. Cezalarını göreceklerdir.

 Yasa dışı görüşler edindiği gerekçesiyle, hiçbir mahkeme kararı olmadan, re’sen emeklilik adı altında 20’li yaşlarında ordudan çıkartılan, Devlet Başkanı Kenan Evren’in “Ben onlara hain lafını bile az bulurum” diyerek, kendi ifadesiyle ‘adaletin pençesi’ne teslim ettiği subaylar arasında kimler yoktu ki?

1978 dönemi mezunlarından Jandarma Üsteğmen Ahmet Şener, 1983 yılında Cizre’de hudut bölük komutanı iken, sınırda çıkan silahlı çatışmada kurşunlara hedef oldu. Bu olayla başlayan gelişmeler, Irak sınırından 30 kilometre içerilere uzanan sınır ötesi harekâtın düzenlenmesine vardı. Üsteğmen Şener, hastanede yattığı süre içinde en yüksek komutanların ve makamların geçmiş olsun dileklerine mazhar oldu. Hastaneden çıktıktan sonra “vatan haini” olduğu fark edilip sorgulandı ve re’sen emekliye ayrıldı.

Piyade Üsteğmen Hasan Gizer, 1980 1 Mayıs’ında sıkıyönetim görevlisi olarak devriye hizmeti yaparken otomatik silahlarla tarandı. Hedefini bulan kurşunlar, çelik başlığa ve teçhizatın metal aksamına takılıp kalmasa, Üsteğmen Gizer, belki de “vatan haini” olmaya fırsat bulamayacaktı. İşkenceciler, Çanakkale’de Mustafa Kemal’in göğsüne isabet eden şarapnel misketinden saati sayesinde kurtulmasından esinlenerek, kendisini “Atatürk” diye çağırıyorlardı. Üsteğmen Gizer, Metris cezaevinde, kendisini tarama eyleminin sanıklarıyla birlikte yattı.

Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım, talihi yaver gidip, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla yargılanmaya ve “vatan haini” ilan edilmeye fırsat bulabilen şanslı bir subaydı. Urfa Suruç’ta hudut bölük komutanıyken, sınırda çıkan bir çatışmada kurşunlar, sol kulağında si bemol – do diez notalarını anımsatmakla yetinmişlerdi.

Jandarma Üsteğmen Fahrettin Çoban ise o kadar talihli değildi. Sorgulamalar sırasında, okuldaki lakabı bir anda “örgüt içi kod isme” dönüşen Üsteğmen Çoban hakkında ısrarla itiraflarda bulunulması isteniyordu. Ama arkadaşları Fahrettin Çoban ile cezaevi avlusunda birlikte volta atma mutluluğuna erişemediler. Üsteğmen Çoban’ın hudut bölük komutanı iken, arazi etüdü sırasında serseri bir mayına basıp öldüğü haber alındı. Üsteğmen Çoban, “vatan haini” olmaya fırsat bulamadan “şehit” olmuştu.

Abdülkadir Kılavuz önce “vatan haini” oldu, sonra da “şehit”. 1978 mezunu Abdülkadir Kılavuz, üsteğmenliği sırasında, Kenan Evren’in “Ben onlara hain lafını bile az bulurum” diyerek, ‘adaletin pençesi’ne teslim ettiği subaylar arasındaydı. Sekiz ay tutuklu kaldıktan sonra göreve iade edildi. 12 Eylül döneminin “haini” Abdülkadir Kılavuz, Ağustos 1994’te Cudi’deki operasyonda binbaşı rütbesiyle “şehit” oldu.

Kıyım operasyonunun hedefindeki askerler, işkencecilerin pençesinden ‘adaletin pençesi’ne teslim edildiler, yine işkence altında sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandılar. Resmi rakama göre bin’den fazla asker kıyılmıştı. Ancak tespit edilebildiği kadarıyla sadece 3 (üç) subay hakkında mahkûmiyet kararı verildi.

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Nolu Askerî Mahkemesi’nde bakılan THKP-C Üçüncü Yol davasının sanığı Re’sen Emekli Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım, savunmasında Evren’in “vatana ihanet” hezeyanına hak ettiği yanıtı verirken kıyım operasyonunu da şöyle değerlendirdi:

“Binlerce genç ordu mensubunun zulme ve haksızlığa maruz bırakılması, toplum çapında gençliği hedef alan düşmanca tavrın yansımasıydı. Çünkü, bilinir ki, gençliğe sahip olan yarınlara da sahip olur. İçinde bulundukları bunalım ağırlaştıkça, toplumun egemen sınıfları, kendi esenlikleri için, kendilerinin olmayan gençliği hedef gösterip, gençliğe karşı tenkil ve yok etme harekâtına girişirler; böylece, bunalımın hafifletilmesinin gereği olan gizli-açık zorbalığa meşruluk kazandırılmasına ve toplumun bu en duyarlı-devingen tabakası ile ezilen sınıfların bağlarının koparılmasına çalışırlar.

Silahlı kuvvetlerin tırpanlanan genç kuşağı, kimi 'ağabeyleri-büyükler' gibi iş ortaklıkları kurarak gayri milli düzenin egemen sınıflarıyla bütünleşmedi, ziyafet sofralarında sarmaş dolaş olmadı. Bu gençler, 'emeklilikleri'nden sonra, holding yönetim kurullarında asalak maaşa talim etmediler. Genç kuşak, 1960’ta can çekiştikten sonra 1971’de son nefesini veren ilericilik geleneğinin ve silahlı kuvvetlerin kaynağındaki ulusal kurtuluş ruhunun mirasçısı; ilericilik geleneğini tarihi sürecin deneyimleri ışığında işçi sınıfına yönelen bir anlayışla yeniden canlandırabilecek, yurtseverliklerinin ve insanseverliklerinin doğal sonucu olarak dolaylı saldırı doktrinini uygulama aracı olma işlevini elinin tersiyle itebilecek; adına ‘yardım’ denilen el davulunu sahibinin kafasına geçirerek, NATO’dan değil yalnızca halkından ve ulusundan emir alma yolunu açabilecek müstakbel tehlike olarak görüldüğü için tasfiye edildi. Tarih önünde, bu tasfiyeyi haksız buluyorum ve haklı olarak tasfiye edilmediğim için de sevinç duyuyorum.”

* * *

 

SIRADA “MÜRTECİLER” VAR

1960’lı ve 1970’li yıllar, Türkiye’de sol ve sosyalist aydınlanmanın yıllarıydı. Sol aydınlanma kışlayı da aydınlatmaya başladı. Aydınlanma süreci, 12 Eylül darbesiyle kesildi.

ABD yönetiminin “our boys” diye sırtlarını sıvazladığı 12 Eylül cuntacıları, Türkiye’yi neo-liberal ekonomi politikalarının deneme tahtası haline getirirken,  işbirlikçiliklerini gözlerden  saklamak  için, Atatürkçülük” adına işlemedik günah bırakmadılar.

İşledikleri günahlardan biri de sol aydınlanmayı karartmak, Türkiye’yi “Türk-İslam  sentezi”  karanlığına sürüklemek oldu. Bu süreçte Türkiye, ırkçı, milliyetçi ve dinci kararmaya teslim edildi. Tek dil dayatması Kürt halkının ana dilini yasaklayacak derecede vahşileşirken, tek mezhep dayatması da farklı inançları yok etme pratiğine dönüştü. Din  dersleri anayasal zorunluluk haline getirildi, yurtdışındaki  imamların  maaşları  şeriatçı Suudi şirketi Rabıta’ya  verdirildi.

Kararma kışlaya da yansıdı. Resmi inanç paradigmasının dışına çıktığı varsayılan askerler, haklarında verilmiş bir mahkûmiyet kararı olmadan, hukuk dışı yöntemlerle ordudan atıldı. Tespit edilebildiği kadarıyla, 28 Şubat süreci olarak bilinen 1997 ve 1998 yıllarında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkartılan personel sayısı toplam 569’dur.

Yine tespit edilebildiği kadarıyla, 1990 - 2007 tarihleri arasında toplam 1626 askeri personel Yüksek Askeri Şura kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkartıldı.

* * *

 

KIYIMIN HUKUKSUZLUĞU

Haklarında hiçbir mahkeme kararı olmadığı halde, darbe dönemlerinde üçlü kararname, sivil dönemde Yüksek Askeri Şura kararıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkartılan personel hakkında öncelikle, Subay Sicil Yönetmeliği’nin “Disiplinsizlik Ve Ahlaki Durum Nedeniyle Ayırma” başlıklı maddesinin (e) fıkrası uygulandı.

Şu an 91’inci madde olarak yürürlükte olan yönetmelik hükmü aynen şöyledir:

MADDE 91 - Aşağıdaki sebeplerden biri ile disiplinsizlik veya ahlaki durumları gereği Silahlı Kuvvetlerde kalmaları, son rütbelerine ait bir veya birkaç belge ile anlaşılıp uygun görülmeyenler hakkında, hizmet sürelerine bakılmaksızın emeklilik işlemi yapılır:

a) Disiplin bozucu hareketlerde bulunması, ikaz veya cezalara rağmen ıslah olmaması,

b) Hizmetin gerektirdiği şekilde tavır ve hareketlerini ikazlara rağmen düzenleyememesi,

c) Aşırı derecede menfaatine, içkiye, kumara, borçlanmaya düşkün olması,

d) Silahlı Kuvvetlerin itibarını sarsacak şekilde ahlak dışı hareketlerde bulunması,

e) Tutum ve davranışları ile yasa dışı siyasi, yıkıcı, bölücü, irticai ve ideolojik görüşleri benimsediği, bu gibi faaliyetlerde bulunduğu veya karıştığı anlaşılanlar.

92’nci maddede ise, ayırma işleminde izlenecek süreç ayrıntılı şekilde düzenlenmektedir. Buna göre, ayırma sicil belgesi, her zaman düzenlenebilir. Sicil üstleri, gerekli belgeleri ekleyerek, yönetmeliğin 91 inci maddesindeki durumlardan hangisine göre kanaate vardıklarını belirtirler. Ayırma sicilleri, kuvvet komutanlıklarının personel başkanlıklarına gönderilir ve komutanın onayına sunulur. Onaylanan dosyalar Yüksek Askeri Şura toplantısında nihai karara bağlanır.

Hizmete ilişkin hiçbir kusuru bulunamayan personel hakkında öncelikle sicil yönetmeliğinin bu hükümleri uygulandı. Yönetmeliğin bu maddeleri 12 Eylül döneminde 99 ve 100’üncü maddeler olarak yürürlükteydi. Bu maddelere göre, Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım’a tebliğ edilen ilişik kesme telsiz emri aynen şöyleydi:

GİZLİ

T E L S İ Z

KİMDEN: 22. SYY. J. TUG. K. LIĞINDAN/MARDİN

KİME      : 123. SYY. J. A. K. LIĞINA/URFA

                       3/123. SYY. J. TB. K. LIĞINA/SURUÇ

İLGİ        :  J. GN. K. LIĞININ 11 KASIM 1982 GÜN VE PER: 4181-27-82/KD. SİC. ŞB.                           K. (24072) SAYILI EMRİ

1.   3/123 NCÜ SEYYAR JANDARMA HUDUT TABUR KOMUTANLIĞI (SURUÇ) EMRİNDE GÖREVLİ J.ÜTĞM. RAHMİ YILDIRIM (1978-15) IN 926 SAYILI TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ PERSONEL KANUNUNUN 1424 SAYILI KANUNLA DEĞİŞİK 50/C MADDESİ İLE BU KANUNA İLİŞKİN SUBAY SİCİL YÖNETMELİĞİNİN 99 NCU MADDE € BENDİ VE 100 NCÜ MADDESİ GEREĞİNCE HAKKINDA DÜZENLENEN SİLAHLI KUVVETLERDE KALMASI UYGUN DEĞİLDİR.

HÜKÜMLÜ SİCİLİ OLUMSUZ OLARAK KESİNLEŞECEĞİNDEN 5434 SAYILI 39/E MADDESİNE GÖRE RESSEN EMEKLİYE SEVKEDİLMESİ 08 KASIM 1982 GÜN VE 28229 SAYILI KARARNAME İLE YÜKSEK ONAYDAN ÇIKMIŞTIR.

 

2.  KENDİSİNE TEBLİĞ EDİLEREK İLİŞİĞİNİN KESİLMESİNİ VE (ÜÇ) NÜSHA TEBELLÜĞ BELGESİNİN İVEDİ GÖNDERİLMESİNİ (MÜSBET)

 

3.  17 KASIM 1982 GÜN VE PER: 7020-338-82/PER.ŞB.(1501) SAYILIDIR.

GİZLİ

 

Bu, gerek darbe döneminde üçlü kararname, gerekse sivil dönemde Yüksek Askeri Şura kararıyla ayırma işlemi yapılırken uygulanan standart bir re’sen emeklilik emriydi.

Ardından 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Yasası’nın subaylar için 50/c maddesi ve astsubaylar için 94’üncü maddesi ile 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Yasası’nın 39/e maddesi uygulandı. Yani, hizmet süresine bakılmaksızın re’sen emeklilik işlemi yapıldı. İlişiği kesilen personelin Emekli Sandığı ile ilişkisine de son verildi.

Re’sen emeklilik işlemi aleyhine yargıya başvurma olanağı da tanınmadı. Yapılan başvurular, 12 Eylül dönemi uygulamalarına yargı bağışıklığı getiren Anayasa’nın geçici 15’inci maddesine ya da Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı yolunu kapatan 125’inci maddesine takıldı. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, bütün başvuruları, İNCELEME OLANAĞI BULUNMAYAN DAVANIN REDDİNE” diye geri çevirdi.

Anayasa’nın geçici 15’inci maddesi 2001 yılında kısmen yürürlükten kaldırılınca yeniden yapılan başvurular ise bu kez “DAVANIN SÜRE AŞIMI NEDENİYLE REDDİNE” kararıyla karşılaştı. Yani, re’sen emeklilik işleminin tebliğinden itibaren 60 günlük süre içinde dava açılmadığı gerekçesiyle red kararı verildi.

Söylemek uygunsa, ilk başvurular, “Dava açma hakkınız yok” diye reddedilmişti; dava açma hakkı doğduktan sonra ise “Kusura bakmayın, dava açma süresini geçirmişsiniz” deniliyordu.

* * *

 

DARBE MAĞDURLARI ARASINDA AYRIMCILIK

1960 ihtilalinden sonra üniversitelerde 147 öğretim üyesinin kürsüleri ellerinden alınırken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de 235 general ve 4 bin 171 subay ordudan uzaklaştırıldı.

1963 yılında Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan’ın liderlik ettikleri ihtilal girişimi sonrasında Aydemir ve Gürcan idam edilirken, 200 dolayında subay ve 1459 Harbiye öğrencisi ordudan çıkartıldı. Davaya bakan sıkıyönetim mahkemesinin beraat ettirdiği 1293 Harbiye öğrencisinin okula dönmelerine izin verilmedi.

12 Mart 1971 darbesinden sonra 600 dolayında subay re’sen emeklilik işlemi yapılarak ordudan çıkartıldı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra, resmi rakama göre, haklarında hiçbir mahkûmiyet kararı olmayan 153 teğmen, 216 üsteğmen, 26 yüzbaşı ve 2 yarbay, toplam 397 subay, 176 astsubay ve 447 askerî öğrenci ordudan çıkartıldı.

12 Eylül darbesinden sonra 1402’lik olarak adlandırılan yüzlerce öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı. On binlerce sivil kamu görevlisi de işten çıkarma, sürgün, güvenlik soruşturması vs. yollarla mağdur edildi.

28 Şubat süreci olarak bilinen 1997 ve 1998 yıllarında, 569 askeri kamu görevlisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkartılırken, 639 sivil kamu görevlisinin de işine son verildi.

Darbelerin mağdur ettiği sivil kamu görevlileri, darbeleri izleyen sivil hükümetler döneminde mahkeme kararlarıyla ya da çıkarılan yasalarla haklarına kavuştular.

12 Eylül 1980 darbesi döneminde memuriyetten çıkarılan ya da disiplin cezalarına çarptırılan, 1402’likler olarak da bilinen sivil kamu görevlilerinin mağduriyeti, sivil dönemde Danıştay ve idare mahkemesi kararlarıyla büyük ölçüde çözüme kavuşturuldu. Mahkeme kararlarının çözüm getiremediği sorunlar da 3 Kasım 1994 tarih ve 4045 sayılı yasa ile çözüldü. Sivil kamu görevlilerinin mağduriyetinin tamamen ortadan kaldırılması için yasada 40 bin kadro oluşturulması öngörüldü. Ancak, bu yasanın geçici 5’inci maddesi ile “Bu Kanun hükümleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görevli asker ve sivil personel hakkında uygulanmaz” hükmü getirildi.

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasa Tasarısı 2008 yılı Nisan ayında TBMM’de yasalaşırken, 28 Şubat 1997 sürecinde disiplin cezalarına çarptırılan, 639’u meslekten çıkartılan toplam 20 bin 543 sivil kamu görevlisinin mağduriyetinin giderilmesine yönelik bir değişiklik önergesi tasarıya eklendi. Darbelerin kıydığı askeri personelin mağduriyetinin kısmen giderilmesine yönelik önerge ise Genelkurmay Başkanlığı’nın karşı çıkması nedeniyle reddedildi. Sivil kamu görevlilerinin mağduriyeti giderilirken, ayrımcılık yapılarak, askerî personel mağduriyetleriyle baş başa bırakıldı.

* * *

 

KATMERLİ AYRIMCILIK

Asıl ayrımcılık darbe mağduru askeri kamu görevlileri arasında yapıldı. 1960 darbesinin mağdurları için çeşitli tarihlerde dört yasa çıkarılırken, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 süreçlerinde, hiçbir mahkeme kararı olmadan meslekten çıkartılan askerî personel için bugüne değin hiçbir düzenleme yapılmadı.

Ana Britannica’da, 27 Mayıs 1960 darbesinin mağdur ettiği, EMİNSU olarak bilinen askerler için şunları yazılıdır.

“27 Mayıs 1960 hareketi sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çok sayıda subayın emekli edilmesi olayı. Emekliye ayrılanlar daha sonra Emekli İnkılap Subayları Derneği’ni (EMİNSU) kurdukları için olay bu adla anıla gelmiştir.

27 Mayıs hareketini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi (MBK) Temmuz 1960 sonlarında orduda, özellikle yüksek rütbeli subaylar arasında geniş çaplı tasfiyeye gidilmesini kararlaştırdı. Kitlesel biçimde emekliye ayrılacak subayların mağdur olmasını önlemek amacıyla da Emekli Sandığı Kanunu’nda değişiklik yapılması öngörüldü. Buna göre emekliye ayrılacak subaylara muvazzaf aylıklarının yüzde ellisi değil, yüzde yetmişi oranında emekli aylığı bağlanacaktı. Yeni uygulamanın doğuracağı mali yükü karşılamak için de bazı önlemler alındı. 25 Temmuz’da ivedilikle Ankara’ya davet edilen NATO Başkomutanı General Norstad, ABD’nin bu konuda 12 milyon dolarlık yardım yapacağına ilişkin güvence verdi.

27 Temmuz’da kurulan bir komisyon kadrolardaki daraltma oranını ve emekliye ayrılacak generallerin adlarını belirledikten sonra konu MBK’de ele alınarak karara bağlandı. MBK hükümetine, 25 fiili hizmet yılını dolduran subayları re’sen emekliye ayırma yetkisi veren 42 sayılı yasa 3 Ağustos 1960 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Emekliye ayrılan 235 general ve amiralin adlarıyla Emekli Sandığı Kanunu’nda değişiklik yapan ve subay emekli aylıklarını artıran yasa da aynı günkü Resmi Gazete’de yer aldı. İkinci aşamada, binbaşı rütbesinin üstünde olup da emekliye ayrılacak subayların adları belirlendi. 25 Ağustos’ta 4 bin 171 subayın emekli işlemleri hızla tamamlanarak ikramiyeleri ödendi, Ayrılanların yerlerine atananlar, önceden aldıkları emir uyarınca ayrı gün görevlerini devraldılar.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bu geniş çaplı subay tasfiyesinin birkaç nedeni vardı. İlk neden binbaşı ve daha yukarı rütbelerde kadro fazlalığı bulunmasıydı. Tasfiyenin birinci amacı hiyerarşik piramidi yeniden düzene koyarak ordunun gençleştirilmesini sağlamak, genç ve yetenekli subaylara daha hızlı yükselme olanağı tanımaktı. İkinci neden, 27 Mayıs’ı gerçekleştiren subayların genellikle küçük rütbeli olmalarıydı. Bu durum, yönetimi elinde tutan genç subaylarla, üst düzeydeki komutanlıklarda bulunup da hareke katılmamış yüksek rütbeli subaylar arasında ordu hiyerarşisi ve disiplini açısından önemli sorunlar yaratıyordu. Yüksek rütbeli subayların tasfiyeyle ordudan ayrılması sonucunda, bu tür anlaşmazlıkların ve çatışmaların da ortadan kalkacağı hesaplanmıştı. Üçüncü neden, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde 27 Mayıs hareketini destekleyen genç subayların üst düzeyde yönetim görevlerine gelmelerini sağlamaktı.

Kadro daraltma işleminin büyük bir hızla gerçekleştirilmesine ve MBK’nin o dönemdeki tartışılmaz gücüne karşın, ordudaki tasfiye hareketi (başta tasfiyeye uğrayanlar olmak üzere) bazı çevrelerde tepkiye yol açtı. Emekliye ayrılanlar Emekli İnkılap Subayları Derneği adı altında örgütlenerek, “uğranılan haksızlığın giderilmesi ve emeklilik işlemleri sırasındaki eşitsiz uygulamaların düzeltilmesi” için yargı yoluna başvurdular. EMİNSU uzun yıllar bir baskı grubu olarak varlığını korudu. Daha sonra çıkarılan yasalarla emekli inkılap subaylarının emsalleri muvazzaf subayların rütbelerine intibakları yapıldı ve özlük haklarından doğan alacakları kendilerine ödendi. (AnaBritannica, Cilt: 8, s: 161, Ana Yayıncılık, 1987)

27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkartılan askerî personelin mağduriyeti, tam dört ayrı yasa ile telafi edildi.

Emekli İnkılap Subayları (kısaltılmış adıyla EMİNSU), 5 Ağustos 1960 tarih ve 42 sayılı yasa ile, avantajlı koşullarda emekliye sevk edildiler; emeklilik için hizmet süresi yeterli olmayanlar süre koşulu aranmadan, 25 yıl çalışmış sayılarak emekli aylığına bağlandı.

Ancak, avantajlı koşullarda emekli olsalar bile, EMİNSU’ların mağdur olduğunu düşünen TBMM, aradan 13 yıl geçtikten sonra, 11 Temmuz 1973 tarih ve 1782 sayılı bir yasayı kabul ederek, EMİNSU’ların 30 yıl çalışmış gibi emekli aylığına bağlanmalarını kararlaştırdı. Ayrıca, en yüksek derece ve kademeden, yani 1’inci derecenin 4’üncü kademesinden aylık bağlandı.

EMİNSU’lar için 1981 yılında, yani aradan 21 yıl geçtikten sonra üçüncü bir yasa çıkarıldı. 10 Kasım 1981 tarih ve 2551 sayılı yasa ile EMİNSU’lara 40 yıl çalışmış gibi emekli aylığı bağlandı; emekli aylıkları, göreve devam eden emsalleri ile aynı düzeye getirildi.

1960 ihtilalinde zorla emekliye sevk edilen askeri personel için aradan 32 yıl geçtikten sonra dördüncü bir yasa daha çıkarıldı. TBMM, 12 Aralık 1992 tarih ve 3854 sayılı yasayı kabul ederek, EMİNSU’ların “göreve devam etmiş olsalardı elde edecekleri mali hakları” tanıdı; emekli aylıkları, kıdemli albaylara uygulanan ek gösterge üzerinden yeniden arttırıldı.

1960 ihtilali mağduru askerî personelin zorla emekli edilmeleriyle uğradıkları mağduriyetin giderilmesi için böylesine titiz davranan T.C. hükümetleri, parlamento ve yargı organları, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 süreçlerinin mağduru askerî personelin mağduriyetini giderecek hiçbir düzenleme yapmadılar. Hak ve adalet duygusuyla, uyrukları arasında ayrım yapmayan “demokratik ve sosyal hukuk devleti” kavramıyla bağdaştıran bağdaştırır…

Bilinmelidir ki, mağdur askerî personel çocuk yaştayken askerlik mesleğine alındı ve “adam öldürme sanatı” olarak da adlandırılan mesleği ifa etmek üzere eğitildiler. Mahkeme kararı olmadan genç yaşta re’sen emekliye sevk edildiler. Sivil hayata uyum sağlamalarını kolaylaştıracak donanıma sahip olmadıklarından gerçekten ağır mağduriyete uğradılar. Köftecilik, çaycılık, bulaşıkçılık, onların nazarında statü kaybı olmasa da, ülkede askerlik aynı zamanda “statü” mesleğiydi. Türkiye, Harp Okulu mezunu seyyar köftecilerle, çaycılarla, bulaşıkçılarla tanıştı. Çocuk yaşta katıldıkları mesleğin olanaklarından yoksun bırakılmakla kalmayıp, başka bir kamu görevine kabul edilmeleri önlendi. Mahkeme kararı olmadan mesleğinden uzaklaştırılan personel, haksız idarî işlem aleyhine yargı yoluna gitme hakkından bile yoksun bırakıldı.

* * *

 

ÖZÜR DİLEMEK ÇOK MU ZOR?

İnsan hakları bildirgeleri ve anayasalar, kamu otoritesinin insanlar ve vatandaşlar arasında ayrımcılık yapamayacağı, eşitlik ilkesini gözeteceği, haksız idari işlemler aleyhine yargıya başvurma hakkını tanıyacağı yönünde hükümlerle yüklüdür.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bile, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (...) Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” hükmünü amirdir. (Madde 10)

Keza “demokrasinin vazgeçilmez unsuru” siyasi partilerin programlarında da, insanlar ve vatandaşlar arasında ayrımcılığın önleneceği, eşitlik ilkesinin gözetileceği yönünde vaatler vardır.

Örneğin, hâlen iktidarda olan AKP’nin programında, “Partimiz, bu vasfıyla, tüm vatandaşlarımızı, cinsiyetleri, etnik kökenleri, inançları, ve dünya görüşleri ne olursa olsun ayrım yapmaksızın kucaklamaktadır. Bu çoğulcu anlayış temelinde, yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi ve üzerinde yaşamakta olduğumuz vatana mensup ve sahip olmanın gururunun bütün yurttaşlarımızla paylaşılması Partimizin temel hedeflerindendir.” denilmektedir. 

Parlamenter rejime askerî müdahaleler, hiç kuşkusuz sivil demokratik rejimin kökleşememesi nedeniyle yapılabildi. Her şeye karşın, sivil demokratik rejimin kökleşmesi yolunda çok önemli mesafe kat edildi. Buna karşın, darbelerin yol açtığı mağduriyetin sürmesi, sivil kamu görevlilerinin mağduriyeti giderilirken askerî personelin mağduriyetleriyle baş başa bırakılmaları, mağdur askerî personel arasında ayrımcılık yapılması, eşitlik ilkesini ve ayrımcılık yasağını olduğu kadar, hak ve adalet duygusunu herhalde zedeleyicidir.

Bir daha bu tür haksızlıklara ve mağduriyetlere yol açılmasını önleyecek yasal düzenlemeler yapılması, geniş kapsamlı ve ayrıntılı bir çalışmayı gerektirir.

Bu aşamada elbette, geçmişte açılan, kapanmamış yaraların sarılması talep edilmelidir. Ve elbette bu talep, mağduriyet bencilliğine, merhamet dilenciliğine düşmeden ifade edilmelidir.

Ve elbette, 1960 darbesinin mağdurlarını şefkatle kucaklayan devletin, sonraki süreçlerde mahkeme kararı olmadan mesleklerinden çıkartılan askerî personeli aynı şefkatle kucaklayacağını bekleyen, daha çok bekler.

Ve elbette 28 Şubat’ın yıldönümünde mutlak çoğunluktaki müstebite toz kondurmayan mağdurlar, kondurmadıkları tozla kirlenecekleri gibi, mağdur kimliğini de yitirirler…

Her şey bir yana, darbelerin mağduriyeti divana kalacak olsa bile,

Özür dileme erdemi de mi yitirilmiştir?

Rahmi Yıldırım

1 Mart 2010

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
Ben emmuz 1983'te 2. sinif kamp egiti sonrasi Jandarma astsb.Hz Okulundan 102. Maddenin b fikrasi gergince uzaklastirildim.
Daha 16 yasindayken E5 kenarindaki okulun nizamiyesi onune cikarttilar.Yolparan varmi, nereye gideceksin, kimse sormadi.

Bu maddenin icerigini hala bimiyorum. Bilgi edinme yasasi cercevesinde yaptigim muracaata aldigim cevap o donemde aldigim cevabin aynisidir.Hala sucumu soylemiyolar. Ama ogrendim ki babami o donemde 21 gun tutuklayip sorgulamislar, yasadisi orgut uyesi ola zanniyla. Daha sonrada hicbir orgutle ilisigi olmadigi anlasildigindan sebest birakilmis.
Buyuk ihtimalle neden bu.
Babamin emekli ayligi 5000 lira iken babam 20000 lira taksit odemk zorunda kaldi. Ailece bizi yoksulluga mahkum ettiler. Yasam mucadelesi icinde amelelik, garsonluk, bulasikcik gibi herturlu islerle ugrastim.
Toplam 193 000 lira faiziyle birlikte tazminata mahkum ettiler ve kurusuna kadar aldilar.
Ayni sekilde MSB ye ek madde uyarinca muracaat ettim ve RED cevabini aldim. Simdi mahkemeye gidecegim, bu yapilan haksizliga karsi. Ama hangi mahkemeye gitmem gerektigini bilemiyorum. Ayim den cikacak karar zaten belli gibi. Bunun neticesinde de AIHM ye gidecegim.
Platformunuza da katilmak istiyorum.
Saygilarimla
Ahmet Uzan
Gönderen ahmet uzan on Monday, 30 May 2011 at 4:58

hayrete dusmemek elde degil.. vatan icin canimiz feda.... ama insanlari daha taniyamamisiz. 1997 yilinda afyonkarahisarin emirdag ilcesinde tanidim binbasi ali sahin i. yukarda anlattiginiz komutan kendisimi acaba.
Gönderen levent unal on Wednesday, 21 July 2010 at 6:30

Ben 12 mart 1971 mağduru deniz subaylarındanım. Uzun yıllar işsiz kaldım. Mesleğim olan denizde çalışma ehliyetimi bile çok sonra alabildim. Pasaport alımında bu gün bile sorunlar çıkıyor.
EMİNSU ların bu kadar menfaat sağladıklarını yeni öğreniyorum. Her şeyin örgütlü olmakla mümkün olduğunu bir kere daha anlıyorum. 1971,1290 ve 1997 mağdur bırakılan emekli askerleri bir örgüt etrafında birleşip hak aramaya hiçbir zaman tevessül etmediler. Böyle bir örgütlenmeye gidilseydi belki bazı haklar geri alınabilirdi. Zaten bu mağdur arkadaşların hepsi sol tandantlı, menfaat peşinde koşmayan kişilerdir. 28 Şubat mağduru irtica nedeniyle mahkeme kararı olmadan ordudan atılan askeri personel aslında mağdur olmamıştır. Yandaşları iktidarda olduğu için tümü bir yerlere yerleştirilmiş hepsi şu anda maddi olarak iyi durumdadır. Olan biz sol tandantlı arkadaşlara olmuş ve olmaktadır.
Geçen yasama döneminde yani 2007 baskın seçim öncesi CHP İZMİR milletvekili Eşref ELDEM(İsim hatalı olabilir)bir yasatasarısı vererek 12 mart 971 magdurları hakkında bir af yasası sunmuş fakat baskın seçim nedeni ile akim kalmıştır. İrtica nedeni ile çıkarılanların affına karşılık sol düşünceden çıkarılanları da kapsayan bir düşünceyi iktidara kabul ettrmeyi düşünmüşlerdi.Birçok arkadaşımız mağduriyet nedeni ile bir iş tutturamayarak sefalet içinde ölmeye başlamıştır.
Artık bu mağduriyetler hakkında bir işlem yapılacağınıda zannetmiyorum.
O zamanlar ordu içindeki antiemperyalist subayları darbe döneminde ordu üst yönetimi atıordu şimdi iktidardaki sivil hükümet yapıyor. Ergenekon, Kafes ve balyoz davaları bunuların devamıdır kanımca.
Gönderen Fahrettin Karayel on Saturday, 06 March 2010 at 7:41


 1  2  3  Sonraki Sayfa >
Sayfa 1 / 3 ( 6 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ASKERİ DARBELERİN ASKER MAĞDURLARI ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4829368
Syndicate
 
left
Top! Top!
right