|
Gerek Osmanlı olsun gerekse de Cumhuriyet Türkiye’sinin toplumsal tarihi batı toplumlarında olduğu gibi büyük tarihsel olaylara tanık olunan trajedileri yaşamadan ilerledi. Bu anlamda tarihimizin olayları ağırlıkla dramlara ve komedilere sahne olunan olaylarla dolup taştı. Tarihimizin trajediye konu yapılabilecek en yakın olayı olan 1923 Devrimi de ne yazık ki bu tarihsel ağırlığın üstesinden gelemeyerek, neticede dramlara ve komedilere dönüşmekten kendini kurtaramadı. 27 Mayıs bir dramdı.21 Mayıs teşebbüsü ise Türkiye’de ordu gerçekliğinin devrimci inisiyatifinin kendini ifade edebilmesinde bir son hamle olarak aynı dramı 27 Mayıs ile birlikte paylaştı. Ondan sonra gelen 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri ise Türkiye’ de ordu gerçekliğinde bir paradoks yaratacak şekilde “tarihin tekerrüründe “ birer komedi oldular. Talat Aytekin ve Fethi Gürcanlara göre Faik Türün ve Kenan Evrenler ve nice devrimci , yurtsever subaylara karşın ABD ve Nato konseptlerinden geçen üst düzey komutanların ülkeyi karanlık maceralara sürükleyen askeri – politik tutumlarında benzer aynı karikatürlerin oynandığını izleyerek yaşadık. 27 Mayıs’a neden olan devrimci bunalım koşullarının ülkeye kazandırdığı nispi anlamda da olsa demokratik ortama karşın , 12 Mart ve 12 Eylül , benzer devrimci bunalım koşullarında toplumun kendini yenileme ve değiştirme ,dolayısıyla aşma isteğine karşılık olarak “ yeni bir şeyler yaratma “ uğraşı içinde göründü. Onların “ yeni bir şeyler yaratma “ uğraşları , toplumun kendini aşma isteği karşısında ne yazık ki varlığını sürdüren koşulların şiddet yöntemleri ile muhafaza edilmesinden başka bir sonuç doğurmadı.Anayasa ve anayasal kurumların önce ortadan kaldırılması ve arkasından çoğunluğun çıkarlarına aykırı düzenleme ve değişikliklere uğraması , örgütlenme özgürlüğünün iğfal edilmesi , ordu ve devlet kurumları içinde devrimci – yurtsever düşüncelerin tasfiyeye uğratılması ve en nihayet toplumsal dinamikleri ateşleyen unsurların cezaevlerine atılması , ya asılarak ya da kurşuna dizilerek imha edilmeye çalışılması vb. , bu iki darbeyi 27 Mayıs’ ın dramından ayıran belirgin yanlar oldu. Toplumsal değişime karşı duydukları korku onları geçmişteki ruhları kafalarında canlandırmaya yöneltti.Böylece eğreti kılıklarıyla tarih sahnesinde 27 Mayıs’ın ve daha da ötesi İstiklal Savaşının genç subayları gibi saygı görebileceklerini düşündüler.Ve onların ağızlarından alınma sözlerle ortaya çıktılar. Onların bazen adlarını , bazen sloganlarını bazen de kılıklarını aldılar. Buna göre 12 Mart’ın kurmayları , 27 Mayıs’a ve 21 Mayıs’ta öldürdükleri iki genç subayın ruhlarına lanet okurcasına“Atatürkçülüğü” toprak ağası bir ailenin mensubu çapkın Menderes’in “demokrasisiyle” kutsadılar. 12 Eylül kurmayları da korkularını genç cumhuriyeti kurmaktan başka bir sermayesi bırakılmamış olan M. Kemal Paşa’nın ölmüş bedenini Enver Paşa milliyetçiliği ruhuyla doldurdular. 27 Mayıs ve 21 Mayıs politik girişimleri genç cumhuriyetin uygarlık projesi ruhu içinde ifadesinin ordu gerçekliği orijinalitesi açısından bir son noktayı işaret ederken ; 12 Mart ve 12 Eylül bu gerçekliğin iç dinamiklerle buluşmasının dumura uğratılmasından başka bu ülke için bir şey yapmadı. İşte tarih böyledir. “ Yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi , onu hep kendi anadiline çevirip durur. Ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı ve hatta kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin özünü , ruhunu özümseyebilir.” Der K.Marks 1950’lerden itibaren ordu kurmayları yeni bir dil öğrenmeye başladı. Bu dil bizim yabancı olduğumuz ABD ve Nato konseptli emperyalist hükümetlerin genel kurmaylığından çıkma bir dildi. Önce bu , kendi anadilimize çevrilerek ülkeye uyarlandı. 12 Mart kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardı. 12 Eylül ise kendi anadilini tümden unutarak kullandığı yeni dilin özünü ve ruhunu özümsedi. Evet tarih böyle ;dramatik olaylar da tıpkı trajik olaylar gibi bir kez aynı gerekçelerle yinelenmeye başlanmasın , sonunda komedi olurlar. |