|
Son yıllarda, top yekun (sınıf kesim fark etmeksizin) en çok sarf ettiğimiz kelime herhalde şu oldu: Millet olarak çıldırdık. Tamam, kabul ama neye göre kime göre ve nasıl çıldırdık. Her gün pompalanan aklın ve ahlakın almayacağı yarışmalar yüzünden mi yoksa her sabah kadın sorunlarına parmak basacağız diye aileleri mahremlerine kadar deşifre eden, timsah gözyaşları akıtan, rayting için cahil insanları kullanan hatta cinayetlere kadar götüren kepaze programlar yüzünden mi? Hadi bir adım daha atalım; hayatımızı özdeşleştirdiğimiz ve gerçek anlamıyla (yıllar önce ne yazık ki masum bir benzetme, klişeden ibaretti) aptal kutusundan bizlere zorla benimsetilen, asla çevremizde ve bünyemizde olmayan yaşamların gösterildiği, önüne geçilemeyen diziler yüzünden mi? Sonu olmayan repliklerle, ucuz oyunculuklarla, var olmayan mekanlarda (stüdyodan bahsetmiyorum. Hani bize işte sizin hayatınız denilip de etrafımızda göremediğimiz evlerden arabalardan ve daha bir sürü vs.lerden bahsediyorum) varolmayan insan ilişkilerinin, seyredenin aklını durdurduğu ve gerçekten yaşadığı çağa yabancılaştığı en sonunda bir evde yaşayan insanların hayatından kendi hayatını bulmaya çalışan insanlar yüzünden mi? Üçüncü sayfa haberlerinin yok olduğu (artık gazetelerin,ekranların tamamı bu hale geldiği için) ve yaşamı üçüncü sayfaya dönen hatta yaşam tarzı, standardı üçüncü sayfa olan bir toplum. Artık acıdan, sahtekarlıktan, çirkeflikten, sevgisizlikten, düzeysizlikten, yalancı kavgalardan, sinsilikten beslenen bu coğrafyanın insanları… Uyuyan, değerleri yok olmuş, her şeyi kolay kabul eden, teknoloji ile kandırılan, sinik, korkak ve balık hafızasına sahip bir toplum. Hayatının, kültürünün, beğenilerinin, sevdalarının, kavgalarının kriteri olmayan, can çekişen, medya ve sistem arasında sıkıştırılmış son kertede yüreğindeki son umudun tükenmekte olduğu bir toplum. İşin özeti yıllardır bildiğimiz ama telaffuz etmekten kaçındığımız ve hep soyut bir kavram olarak algıladığımız kültür emperyalizmi görevini başarı ile yerine getirmiştir. Bütün bu açmazlardan kurtulmanın ya da toplum olarak katharsis’e doğru ilerlemenin tek yolu “sanat”. Diğer gelişmiş ve medeni ülkelerin geçmişlerine göz ucuyla baktığımızda dar boğazlardan, yıkımlardan, savaşlardan sonra toparlanma süreçlerinde yada bu enkazlardan kurtulma yolundaki ilk adımlar sanattan geçmiştir. Örneğin Almanya; 2. Dünya Savaşı sonrası ilk onarım yaptıkları binalar kültür ve sanat binaları olmuş, buraları hızla kullanıma elverişli hale getirmeye çalışmışlardır; bunu da gerçekleştirmişlerdir. Bugün bakıldığında var olan kültür sanat merkezleri (sadece Almanya için değil hemen bütün Avrupa ülkeleri için geçerli) bizim ülkemizle hiç kıyaslanmayacak ölçüde fazladır. Maalesef 2005 Türkiye’sinde halen yeterli sayıda ne kültür sanat yapıları vardır ne de orada hizmet verecek sanatçı. Bunlar aslında yılladır söylenen, yazılan bilinen beylik laflardır ama çözüm –utanç verici boyutlarda- üretilememiştir. Son yıllarda iktidara gelen hiçbir hükümetin kültür ve sanat politikası olmamakla birlikte varolanı ya dikkate almamış yada bozmak için uğraş vermişlerdir. Ne acıdır ki kültür sanata yatırım yapmanın ilerlemeyi hızlandıracağı ve medeniyetin ancak bu yoldan ileriye götürüleceği bilinmemektedir. Oysa ki silahlanma için ayrılan, ödenen paranın –ki bu paralar yine toprağın insanın cebinden çıkmaktadır- yarısı olmadı dörtte biri sanata aktarılsa bu kadar bilinçsiz, tepkisiz bir toplum ortaya çıkmazdı. Belki de olunması daha iyidir. Çünkü sanat başkaldırıdır, sanat olumsuzlamalıdır, sanat kabullenmemek ve tepki koymaktır. Ona iştirak etmekte suç (?) ortaklığıdır. İrade koyduğumuzda sistem değişime zorlanacak, çarklar işlemekte zorluk çekecek artık kabullene değil –kaderci olmayı da kırarak- talep eden olacağız. Böylece sanat geçmişe, şimdiye ve geleceğe ışık tutacak, kılavuzluk edecek. Kültür: Tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümü. Şimdi yukarıdaki tanımı ancak ve ancak çocuklarımızın yada kardeşlerimizin (hatta kendimizin) ödevlerinde “kültür nedir?” sorusunun karşılığı olarak sözlükten bulup deftere geçirdiğimizde kullanırız. Çünkü yukarıdaki tanımın gündelik hayatta (2005 Türkiyesi’nde) yeri olduğu şaibelidir. İster toplum için, ister sanatın yada sanatçının kendisi için olsun sanatın bu ülkede var olması –zor bir ihtimal- olsa bile benimsenmesi çok zor. Çünkü kültür erozyonu önüne set çekilmeden hızla ilerlemekte ve toplumsal değişim –olumsuz yönde- şaşırtıcı bir biçimde gerçekleşmekte. Bu akşam itibariyle ulus olarak yine milli bir davanın gözlemcisi olacağız. Muhtemelen herkes evinde çerezlerini hazırlamış, bildikleri tüm küfürler ağızlarında siperde Eurovizyon şarkı yarışmasını ve daha da önemlisi puanlanma anını bekler durumda. Milli mücadelenin bir neferi olarak görüyor herkes kendini şu anda; Bülent Özveren’in müthiş şovenist sunumuyla kim bilir hangi eski defterler açılacak sırayla hangi ülkelere verip veriştirilecek hep birlikte göreceğiz. Halbuki 2 yıl önce Sertab Erener bu yarışmada uzun yıllar özlediğimiz birinciliği ülkemize getirdiğinde aynı saatlerde Nuri Bilge Ceylan Cannes Film Festivalinde (ki bu festival çok önemlidir!!!) en iyi film ödülünü almakla beraber filmin erkek oyuncuları da en iyi oyuncu ödüllerini alıyordu. Bu Yılmaz Güney’den sonra gelen ilk ve en önemli ödüldü. Ertesi gün haberlerde saatlerce bu Eurovizyon meydan muharebesinin ayrıntıları yayınlanır, gazetelerde 4 - 5 tam sayfaya yayılırken -sadece Sertab’ın röportajı değil annesinin, sevgilisinin, mahalledeki bakkalın, okuldaki öğretmeninin ve daha bir sürü yanında bulunan herkesin- Nuri Bilge’nin haberi küçük bir punto halinde verilmiş bu haber (!) arada kaynayıp gitmişti. Çünkü o milli bir dava uğruna almamıştı ödülünü kendi çabasıyla çektiği, hiçbir reklam ve sansasyon yaratmadan mütevazı koşullarda yarattığı filmin ödülünü alıyordu ve bize neydi. Filmi seyretmeyenler eminim şu yorumu yapmışlardır: “ Kesin Türkiye’yi kötülemiştir filminde o yüzden ödül vermişlerdir”. Oysa artık Türklerin ne olduğunu dünyaya Hollywood’a gösterme zamanı bakın şimdi ne olacak gavurlar(!) film görsünler sıkı durun Kurtlar Vadisi geliyor. İşte bizim milli davamızda bu. Bunun için Al Pacino ile Robert De Niro kapımızda yatıyor ama biz hak geçmesin diye sms oylamasıyla seçeceğiz yönümüzü(!). Yahu sanırım ben çıldırmaya başladım ne anlatırken ne anlatmaya başladım. Son olarak şu soruyu sormak istiyorum: Bizim kültürümüzü ve sanat anlayışımızı tariflendirebileceğimiz geçerli kıstaslarımız var mı? Varsa nelerdir? Hangileri yerine gelmektedir? Bir daha ki yazıya kadar ödev hepimize düşünelim taşınalım bakalım içimize sinecek yada kendimizi aldatmayacağımız bir cevap bulabilecek miyiz? |