left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Rahmi Yıldırım arrow TEKEL İŞÇİLERİNİN YAKTIĞI MEŞALE
Wednesday, 23 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
TEKEL İŞÇİLERİNİN YAKTIĞI MEŞALE Yazdır E-posta
Yazar Ömer Gürcan   
Wednesday, 10 February 2010


TEKEL işçilerinin Ankara’nın soğuğunda iki aydır süren direnişi açlık grevine dönüştü.
Direniş çadırlarının kurulduğu Tuna Caddesi’nde direniş sloganları yazılı pankartların yanında bir haftadır diğerlerinden ilk bakışta ayırt edilebilen bir pankart asılı.
Pankartın sol yanında, 1988 yılındaki “grev gözcüsü” Tayyip Erdoğan fotoğrafı.
Pankartın sağ yanında ise, transatlantik gemi ve gökdelen resimleri, dolar yığını, ÜLKER ve Atasay markaları kolajı içinde yarım boy Başbakan Erdoğan fotoğrafı…
Burjuva siyasetinde tutarlılık ve emeğe saygı aranmaması gerektiğini yeterince açıklayıcı bir pankart olduğuna kuşku yok.
Direniş çadırlarında Türkiye’nin dört bir yanından kadın erkek tütün emekçileri, hayata tutunma çabası içinde umutla bekleşiyor.
Bir kadın işçi, okul çağında iki çocuğunun olduğundan, 15 yıl çalıştıktan sonra 4-c’ye mahkûm edildiğinden yakınıyor.

Bir erkek işçi, Başbakan’ın oğluna “gemicik” aldığını, kendisinin ise bir yıldır bisiklet isteyen oğluna karşı mahcup olduğunu anlatıyor.
Her biri diğeri kadar dertli; ama, birlikte direnmenin enerjisiyle umutlular.
Hükümet de sendika ağaları da “birkaç gün bağırırlar, sesleri kısılır” diye öngörmüşlerdi; ama ne biber gazlı saldırı, ne lağım suyuna atılmak ne de kar ve yağmur vazgeçirebildi işçileri direnişten. İşçiler sonu ölümle bitebilecek yolculuğun başında vücutlarını ve ömürlerini eksiltmeye durdular.
* * *
 
Köleliğe 4-c kılıfı
Bu direniş vesilesiyle bir kere daha öğrenildi ki, 3 milyon dolayındaki kamu çalışanı, Devlet Memurları Yasası’nın 4’üncü maddesine göre, başlıca dört statüde istihdam edilmektedir: (a) memurlar, (b) sözleşmeliler, (c) geçici personel, (d) işçiler.
Turgut Özal döneminde oluşturulan 4-c kapsamındaki personelin iş güvencesi, kıdem tazminatı ve ihbar öneli, sendika üyeliği gibi hakları yoktur, çalışması emekliliğine sayılmaz. Ücretleri de 4 Şubat 2010 kararnamesine göre 711-875 lira arasında değişmektedir.
Özelleştirme adı altında peşkeş çekilen kamu işletmelerindeki işçiler, sokağa atılmak üzere 4-c’ye geçirilmektedir. Buna göre, TEKEL işçileri emeklilik hakkından ve iş güvencesinden yoksun kalacakları gibi ortalama 1650 lira dolayındaki ücretleri de yarı yarıya azalacaktır.
İşte TEKEL işçileri, işçi statüsünde kalmak ve sendikal haklardan yararlanmak için 4-c’ye direniyorlar, ekmek ve yaşam kavgası veriyorlar.
Bu kavgada Türk, Kürt, Sünni, Alevi, başı örtülü-açık, hangi kimlikte olursa olsun, işçilerin kaderi ortak. Çünkü ortak bir kimlikleri var. İşçi oldukları için aynı kaderi paylaşıyorlar. Sınıfsal talepleri kimlik taleplerinin önüne geçiyor. Haklı oldukları için, meşru direniş, kamu vicdanında karşılığını buldu; sınıf zihnini aydınlatan bir meşale özelliği kazandı.
Ve doğrusu, sosyalist partiler, öğrenci kolektifleri, sol kimlikli kadın örgütleri, anarşistler, bazı sosyal demokrat belediyeler, yüreği emekçilerle birlikte atan sanatçılar ve yazarlar dışında destek verene, ekmeğini paylaşana rastlanmadı.
* * *
 
Sermaye siyasetçisinin binbir yüzü ve 15-16 Haziran alarmı
Burjuva muhalefet partilerinden CHP ve MHP, ordudan ümit kestikleri için olsa gerek, tütün işçileri tugayına sempati mesajları gönderdiler; kendileri hükümette oldukları yıllarda 4-c’ye itiraz etmediklerini hatırlamayıp, TEKEL direnişini AKP’ye muhalefet için fırsat saydılar.
Hükümette oldukları yıllarda 4-c’ye itiraz şöyle dursun, bugünkü direnişe zemin hazırlayan Tütün Kanunu, 2001 yılında IMF’nin istediği 15 yasadan biri olarak, MHP’nin ikinci büyük ortağı olduğu koalisyon hükümeti tarafından TBMM’den geçirilmişti.
Ve ne tuhaftır, Cumhurbaşkanı Sezer’in veto ettiği Tütün Yasası’nı TBMM’den geçiren müteveffa Başbakan Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit bugün tütün işçilerinin çadırında geceledi; aynı hükümetin Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, tütün işçileriyle birlikte açlık grevine yattı.
Türk siyasetinde bu tür tutarsızlıklardan geçilmez. TEKEL direnişi siyaset ve “sivil toplum” için turnusol oldu. Geçmişte türban için ortalığı ayağa kaldıranlar, üç kuruşluk yardımı televizyon kanallarında günlerce propaganda eden fenerciler ortalıkta görünmediler.
Garip gurebayı, yetim hakkını dilinden düşürmeyen Başbakan ise, Ankara’nın ayazında ekmek ve hak için direnen işçileri “devletin kasasını size soydurmam” diye horladı; direnişi “ideolojik” diye nitelendirdi; “Şubat sonuna dek sona ermezse polisleri üstlerine salarız” tehdidinde bulundu.
Başbakan “ideolojik” derken kendi sınıfsal koordinatları bakımından yüzde 100 haklıydı. Zira Başbakan kendisini ne denli halk adamı, Kasımpaşalı diye pazarlarsa pazarlasın, liberal alkışçıları da ne denli AKP’nin yoksulları merkeze taşıdığını propaganda ederlerse etsinler; AKP neo-liberal kapitalist politikaların en gözükara partisidir. TEKEL direnişiyle birlikte Başbakan’ın ve AKP’nin sınıfsal niteliği ve piyasacı Darwinist yüzü apaçık ortaya çıktı.
Sosyal Darwinizm ırkçılık ve faşizmin ta kendisidir. Nitekim Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın “İşe şeytan karıştı, hani 72 buçuk millet derler ya, Türkiye’de ne varsa, buna PKK da dahil bu işe fitne sokmaya başladı.” sözleri, iktidarın emekçilere ve halklara düşman, ırkçı-faşist yüzünün tescili olarak kayıtlara geçti. 
Kasımpaşalı Özal döneminin kavruk prensi Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de, “merhamet ettik, hatamız bu” sözleriyle arsızlık kütüğüne adını yazdırmayı başardı.
TEKEL direnişi, AKP’nin emekçi sınıflara düşmanlığının yanı sıra sadaka politikasının sosyal adalet olmadığını da bilince çıkardı.
Bu arada Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in mahdumunun, fabrikaları satıldığı için tabela şirketine dönüşen Sigara Sanayii İşletmeleri ve Ticaret A.Ş’nin yönetimine atanması, benzersiz bir nepotizm olarak belleklere kazındı.
Siyaset bezirgânları TEKEL direnişi üzerinden birbirlerine üstünlük kurmaya çalışırken, direnişin nasıl bir tehlike çanı olduğunu galiba tek fark eden sermaye siyasetçisi Hüsamettin Cindoruk oldu. On yılların siyasetçisi Cindoruk, 1 Şubat akşamı Arena programında açıkça alarm verdi: “Bu direniş uzarsa sınıf sendikacılığı ve işçilerin sınıf bilinci gelişir. Sınıf sendikacılığının ne demek olduğunu 15–16 Haziran 1970 de gördük, yaşadık. Allah o günleri bir daha göstermesin. Sayın Başbakan bir an önce bu direnişe bir hal çaresi bulmalı, grevi derhal bitirmelidir.”
 * * *
 
Merkez medyanın ikiyüzlülüğü
TEKEL direnişi, burjuva siyasetinin, “sivil toplum” örgütlerinin, piyasa liberallerinin olduğu kadar, merkez medyanın ikiyüzlülüğü için de turnusol oldu.
İşçilerin direnişe geçmelerinden bu yana, hükümet yanlısı İslamcı gazeteler sadece Başbakan ve ilgili bakanların demeçlerini haberleştirdiler. Parmakla sayılabilecek azlıktaki köşe yazılarında da işçilerin önceki hükümetlere niçin direnmedikleri sorgulandı. İslamcı gazetelerin, TEKEL direnişine bir Ergenekon kulpu takılmasından mutlu olacaklarına kuşku yok.
“Laik” medyanın gazeteleri ve televizyonları ise direnişe alışılmışın dışında bir ilgi gösterdiler. Televizyonlar naklen yayınlarla direniş çadırlarındaki daşanışmayı ekranlara taşıdılar. Gazetelerin haber sayfalarında işçi direnişi alışılmışın dışında bir duyarlılıkla temsil edilirken, köşe yazarları ne denli vicdan sahibi olduklarını yazma fırsatı buldular.
Oysa, bugünkü direnişe zemin oluşturan Tütün Kanunu, 9 yıl önce, IMF’nin istediği 15 yasadan biri olarak TBMM’den geçmesine karşın Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edildiğinde, tütün üreticileri ve işçileri, hiç de merkez medyanın umurunda değildi.
Vetonun ertesi günü, “solcu” bir genel yayın yönetmeninin gazetesinin manşetinde “VE SEZER TÜY DİKTİ” başlığı okunuyordu. (Milliyet, 7 Temmuz 2001)
Aynı gün, grubun amiral gemisinin kaptanı ise, “Adım adım kolektif intihar” başlığı altında, özelleştirme karşıtlığının ekonomide “yaz umutlarını” bitirdiğinden yakınıyor; “Dün bir darbe de Çankaya'dan geldi. Ne diyeyim. Kollektif bir intihara doğru gidiyoruz.” diye gözyaşı döküyordu. (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 7 Temmuz 2001)
Merkez medyanın ikinci büyük grubu da aynı karamsarlıktaydı. Tütün vetosu grubun nazar boncuklu gazetesinde “Şimdi de tütün şoku” başlığıyla haberleştirilmişti. (Sabah, 7 Temmuz 2001)
Bugünlerde TEKEL işçileri için vicdan yazıları kaleme alan başyazar ise, “Oksijen çadırında nara” başlığı altında kin ve hakaret kusuyordu: “Tütün Yasası’nın vetosu, istikrar programının yalnız iktidar partilerinin çıkarcı saplantıları nedeniyle değil, Cumhurbaşkanlığı katındaki kompleksli, statükocu zihniyet nedeniyle de epey zorlanacağını gösteriyor.” (Güngör Mengi, Sabah, 8 Temmuz 2001)
* * *
 
Düşen liberal maskeler
TEKEL direnişi bir meşale olarak sınıf zihnini aydınlatmakla, iktidar partisinin takkesini düşürmekle kalmadı, iktidar yandaşı liberal kalemlerin maskelerini de düşürdü.
Asker düşmanlığını demokratlık için yeterli sayan liberal pervaneler, konuya değinmeye fırsat bulabildiklerinde, ya küfrettiler ya da sorunu akıl ve duygu terazisinde tarttılar.
Profesyonel yazı hayatını sol değerlere küfür üzerine kuran, iktidar beslemelerinden Engin Ardıç, “Fiyasko” başlığı altında, TEKEL direnişine destek amaçlı iş bırakma eyleminin yeterince etkili olamamasının zalimane keyfini çıkardı. (Sabah, 6 Şubat 2010)
Adı anılmaya değmez bir Taraftar, “Genelkurmay, CHP ile yarı-askerî yargı ve medya olay yaratmasın, bir günde bu mesele biter...” diye yazarak, kendi kavlince suçluyu işaret etti.
Ahmet Altan ise, “Akıl ve duygu...” başlığı altında, Genelkurmay’ın gündemi bloke etmesinin başka sorunlara değinmeyi engellediği mazeretine sığındı. Altan, özelleştirmenin ekonomik aklın gereği olduğuna, özelleştirme yüzünden işsiz kalanlara verilecek paranın çalışanların kesesinden çıkacağına, makinelerin işçilerin yerini aldığına, dolayısıyla işsizliğin kaçınılmaz hale geldiğine fetva verdi. Özel sektör işçilerinin her türlü riski göze alarak çalışmalarına karşılık “devlet çalışanlarının” riskten uzak çalışmalarının eşitliğe aykırı olduğuna da racon kesen Altan, “Çalışanların paralarını ‘çalışmayanlara’ ya da ‘emeklerine artık ihtiyaç duyulmayanlara’ dağıtmak hak kavramına uygun mu?” diye sordu. Altan’a göre, özel sektörde çalışanlar verdikleri vergilerle “devlette” çalışanların hayat garantisi olmak zorunda değillerdi. (Taraf, 2 Ocak 2010)
Özetle, ekonomik aklın gereği olarak özelleştirme ve kaçınılmaz işsizlik…
Neresinden tutulsa elde kalacak bir “akıl ve duygu”.
Daha doğrusu ne ekonomik akıl vardır ne de duygu.
Necati Doğru’nun ısrarla yazdığı gibi, TEKEL’in içki bölümünün yenilenmiş 17 fabrikası, kıdem tazminatları sıfırlanmış işçiler; 100 milyon dolarlık hammadde; kuru üzüm, üzüm alkolü, şişe, etiket, anason stokları; 35 milyon dolarlık satışa hazır rakı stoğu, hepsi dahil Limak-Nurol-Özaltın şirketlerinin oluşturduğu konsorsiyuma 292 milyon dolara satıldı. Alıcı konsorsiyum, 2004 yılında aldıklarını sadece 2 yıl sonra Amerikan firmasına 950 milyon dolara devretti.
TEKEL’in Adana, Malatya, Tokat, Bitlis, Samsun fabrikaları da kent merkezinde kalmış geniş arsalarıyla birlikte 2008 yılında İngiliz-Amerikan şirketi BAT’a 1 milyar 720 milyon dolara satıldı. Oysa bu fabrikalardan sadece Samsun Ballıca’nın yıllık faaliyet kârı 600 milyon TL idi. Sadece Samsun Ballıca fabrikasının 4 yıllık kârı karşılığı, 5 fabrika arsalarıyla peşkeş çekilmiş oldu.
Yani TEKEL, ekonomik akıl gereği, zarar ettiği için satılmadı. Zaten zarar eden bir kuruluşu satın alacak burjuva dünyanın neresinde vardır ki!
Makinelerin işçilerin yerini aldığı bir dünyada işsizliğin kaçınılmazlığı savı da yüzyıllardır çiğnenen bayat bir piyasa sakızıdır.
Ayrıntısına girmeden vurgulamak gerekirse, işsizlik kader değildir. Marx’ın deyişiyle “yedek işçi ordusu, emeğin arz ve talep yasasının üzerinde döndüğü eksendir.” Piyasa baronları, ücretleri azaltabilmek, sosyal hakları kısabilmek, sendikal örgütlülüğü iğdiş edebilmek için işsizler ordusunu hep yedekte tutarlar. Aynı işi daha düşük ücretle yapmaya, sigortasız kaçak çalışmaya hazır bir kitle, sınıfsal bilinç ve dayanışmanın önünde en etkili bariyerdir. Yedek işçi ordusu, muvazzaf işçi ordusunu, işini yitirme korkusuyla pasifleştirir, patrona itaat etmeye, patronla değil kendi sınıf arkadaşlarıyla çatışmaya zorlar.
Yani Ahmet Altan “emeğine ihtiyaç duyulmayan” diye aşağılasa da, kapitalistler yedek işçi ordusunun varlığına şiddetle ihtiyaç duyarlar. Nitekim Başbakan Erdoğan da “Bu parayla çalışacak milyonlarca işsiz var.” diyerek TEKEL işçilerini 4-c’ye çağırırken, Ahmet Altan’ın görmezlikten geldiği piyasa realitesini seslendirmişti. (AKP TBMM Grubu’ndaki konuşması, 2 Şubat 2010)
Esasen Ahmet Altan da, bir süre önce gazetesinin Ankara Bürosu emekçilerine, “Gazetecilik ayrı iş, hak ve alacaklar ayrı iştir. Para yoksa da çalışmak durumundasınız. Beğenmeyen gider.” diye dayatırken aynı piyasa realitesinden güç alıyordu. Nitekim piyasanın kanunu işledi, Taraf Gazetesi Ankara Bürosu emekçileri, tazminatsız olarak sokağa atıldılar.
Aslında Ahmet Altan’ın liberal klişelerine itirazın ufuk açıcı bir değeri yoktur. İtiraz, Altan’ın şahsında Taraf’ın sahiplendiği sahte anti-militarizmin ve piyasaperestliğin solculuk sanılmasına, sol değerlerin piyasa sunağında kurban edilmesinedir.
* * *
 
TEKEL çadırından “UZMAN” çadırına
TEKEL direnişi, emekçi sınıf zihnini aydınlatan bir meşale olduğu kadar, sermayenin birinci cumhuriyetçi, ikinci cumhuriyetçi, laik ya da İslamcı siyaset, medya ve kanaat önderlerinin emek düşmanı, hatta ırkçı karakterlerini açığa çıkartan bir turnusol oldu.
TEKEL direnişi üzerinden birbirlerine üstünlük kurmaya çalışan taraflar, 200 metre ötede açılan bir çadıra ise elbirliğiyle ilgisiz kaldılar.
Ankara’nın göbeğinde Abdi İpekçi Parkı’ndaki çadırda, “terörle mücadele” adı altında can pazarına atılan, artık öldüremeyecek kadar yıprandıktan sonra, emeklilik hakkı tanınmadan, çürümüş sebze meyve artığı gibi toplumsal çöplüğe atılan TSK emekçilerinin, yani uzman erbaşların mağduriyetine çare için imza isteniyor.
Tuna Caddesi’ndeki çadırlarda tütün emekçileri, mağduriyet idrakini sınıf bilincine dönüştürdüklerinin işaretlerini veriyorlar.
Ya Abdi İpekçi Parkı’ndaki çadırda?
Rahmi Yıldırım
10 Şubat 2010

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
Bir zamanlar emekçiler için eylem yaparak geleceklerini ve hatta yaşamlarını ortaya koyan devrimci gençleri, (birtakım egemen güç odaklarının ve faşistlerin etkilemesiyle) yurt haini olarak gören ve onlara kötü gözle bakan işçi kardeşlerimiz, sonunda bilinçlenmeye başladı. Şimdi bilinçlenme sırası asker emekçilerinde...
Gönderen Erol Soysever on Sunday, 14 February 2010 at 7:24


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: TEKEL İŞÇİLERİNİN YAKTIĞI MEŞALE ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right