left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Rahmi Yıldırım arrow ERTUĞRUL ÖZKÖ(Ş)K GAZETECİLİĞİ
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
ERTUĞRUL ÖZKÖ(Ş)K GAZETECİLİĞİ Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDIRIM   
Thursday, 14 January 2010

 

ERTUĞRUL ÖZKÖ(Ş)K GAZETECİLİĞİ

 

Ertuğrul Özkök’ün 20 yıldan fazla süren gazete yöneticiliği, Türk basın tarihinde sermaye-siyaset-medya kardeşliğini olgunlaştıran en zengin deneyimdir.

Çok kısa bir anımsatmayla belirtmek gerekirse; Batı’da özel ticari girişim olarak başlayan gazetecilik, Türkiye’de doğrudan devlet girişimi olarak başladı. 1860’larda çıkan ilk özel gazeteler de devletin verdiği harçlıklarla yayımlandı. Gerek Osmanlı devrinde gerek Cumhuriyet döneminde gazeteler devlet kesesinden düşük faizli kredi, ucuz kâğıt ve “örtülü” harçlıktan hiç yoksun kalmadılar. Muhalif gazetecilerin payına ise hep sansür ve icabında kurşunlu sansür düştü.

Batı’da medya hiç değilse kuram düzleminde “dördüncü güç” olarak tanımlandı; Türkiye’de ise matbuat-basın-medya, hiç kamu adına “dördüncü güç” olma kaygısı gütmedi.

Türk Basın Birliği’nin 1939 yılında toplanan kuruluş kongresinin açılışında İçişleri Bakanı Faik Öztrak, basının ‘dördüncü kuvvet’ değil, ‘yardımcı kuvvet’ olduğunu söylemişti. (Ayın Tarihi, 68/59-60)

 

Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürü Selim Sarper de, 1942 yılında matbuatın “büyük ve şerefli vazifesi”ni, “hükümetin ağzı, milletin kulağı” olarak tanımladı. (Uygur Kocabaşoğlu, Şirket Telsizinden Devlet Radyosu’na, 1980: 185)

Aradan geçen 68 yıllık dönemde sermayedar sınıf gürbüzleşip vesayetten kurtuldu, devletin asli sahibi oldu, matbuat medyalaştı. Medya, “yardımcı kuvvet” olmakla kalmayıp, iktidarın ortağı oldu. Siyaset, sermaye ve medya elitleri, kamu kaynaklarını birlikte paylaşmaktadırlar. Dolayısıyla Selim Sarper’in yerine söylemek gerekirse: Medya devletin ve sermayenin ağzı, milletin kulağıdır. Sadece yerli sermayenin değil, küresel sermayenin de ağzıdır.

Matbuatın medyalaşması, tekelleşme ve küreselleşme demektir. Tekelleşme ve küreselleşme sürecinde medya sermayesi merkezileşir ve yoğunlaşır, medya dışı sektörlere ve kamu ihalelerine de el atar, küresel medya devleriyle ortaklık kurar. Madalyonun öteki yüzünde ise medya emekçileri örgütsüzlüğe ve kast/parya çalışma düzenine, okuyucu ve izleyici de magazinel içeriklere, yani sitcom gazeteciliğine mahkûm edilir.

İşte Ertuğrul Özkök, matbuatın medyalaşmasında en az patronu Aydın Doğan kadar etkili bir aktör, bir zihniyetin temsilcisi ve simgesi olarak Türk basın tarihine geçti.

* * *

 

Matbuat ve basın döneminde, her şeye karşın editöryal kadro ile patron ayrıydılar. 1961 yılında Milli Birlik Komitesi gazetecilere 212 sayılı yasayı armağan ettiğinde, gazete patronları gazetelerini kapatarak protesto etmişlerdi. Milliyet Gazetesi Yazıişleri Müdürü Abdi İpekçi öncülüğündeki gazeteciler ise yürüyerek, ortak gazete çıkartarak patronları protesto etmişlerdi. Gazeteciler Sendikası da, protestoya katılmayan Hürriyet Gazetesi Yazıişleri Müdürü Necati Zincirkıran’ı Haysiyet Divanı kararıyla üyelikten atmıştı.

Abdi İpekçi 1979 yılında öldürüldü, gazetenin satışının önünde engel kalmadı. Aydın Doğan’ın 1980 yılında Milliyet gazetesini satın alması, Türkiye’de matbuat ve basının medyalaşmasının miladı oldu. Aydın Doğan, 1994 yılında da Hürriyet gazetesini satın aldı. Milliyet gazetesi 1991 yılında, Hürriyet gazetesi 1994 yılında sendikasızlaştırıldı. İstifa için noter ücretinin patron tarafından ödendiği sendikasızlaşmada, “solcu” gazete yöneticileri (Örneğin Derya Sazak, Fikret Bila, Emin Çölaşan, Ertuğrul Özkök) öncü rol oynadılar. Ertuğrul Özkök, sendika düşmanlığını, “Türkiye’nin bugünkü ekonomik koşullarında sendika ile birlikte yürümek mümkün değildir.” sözleriyle dile getirdi.

Gazeteciler sendikasızlaştırılırken, Ertuğrul Özkök ve 1990’lardaki rakibi, Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu, maaşlı gazeteciden “patron gazeteci” tipine evrilmenin ilk örnekleri oldular. Medya gücünü gazetecilik dışı işler için kullanmaktan savaş vampirliğine, bankacılıktan enerji dağıtım ihalelerine, karton fabrikasından benzinciliğe uzanan yelpazede, Özkök ve Mutlu, özellikle zayıf iktidarlar döneminde ideal oyunculuk örnekleri verdiler.

Özkök ve Mutlu, TÜSİAD üyesi ilk gazeteciler oldular aynı zamanda. Türk matbuatının medyalaşmasının MR’ı çekilse, cihaza ilk sokulacak adaylar hiç kuşkusuz, şimdi “Doğan” markalı gemide birlikte yolculuk eden Özkök ve Mutlu olurlar.

* * *

 

Ertuğrul Özkök, bir yazısında genel yayın yönetmenliğini anlatırken, “Gazete yapmak zamanımın yüzde 15’idir. Geriye kalan bölümü ise ‘müthiş egoların managementı’dır. Benim asıl işadamlığım, bu menajerlik kabiliyetimdedir.” diyordu. (Hürriyet, 18 Aralık 2001)

Özkök’e göre, “demode sosyalist” fikirler terk edilmeli; gazeteci ve siyasetçi, hiç gocunmadan iş takipçisi olmalıydı. (Hürriyet, 15 Mayıs 2003)

Özkök, binlerce gazetecinin “kriz” bahanesiyle sokağa atıldığı yıl, “Yılın yöneticisi bir işçi kasabı” başlıklı yazısında, yabancı dergileri tanık göstererek, menajerlik kabiliyetini kullanmanın en kestirme yolunu propaganda ediyordu. (Hürriyet, 6 Aralık 2001)

Bir söyleşide, kendisinin ölüm haberine nasıl başlık atacağı sorulduğunda; “Göklerde iş takibine gitti” diye yanıt verecek ölçüde benimsemişti iş takipçiliğini. (Hürriyet, 17 Aralık 2001)

Ama, iş takipçisi ve işadamı olarak Özkök aslında pek becerikli değildi.

Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner ile teşvik pazarlığında fenersiz yakalandı. Pazarlığın konuşma metni ortalığa yayıldı (1998). Özkök, telekulak travmasını hâlâ atlatamadı.

İhracatçı olarak da becerikli değildi. Hayali kasaplık koyun ihracatı davasından AKP’nin çıkardığı Vergi Barışı ile kurtuldu. (2003)

Siyasetçilerle “düzeyli ilişki” kurmakta ise hayli becerikliydi. Medyanın “Turgut Özal’ı” olarak Çankaya Köşkü’nün Turgut Özal’ıyla “Özköşk” lakabını hak edecek ölçüde yakınlaşmıştı.

Ne ki, siyasetin “Kasımpaşalı Özal’ı”, yani Tayyip Erdoğan ile aynı ölçüde “düzeyli ilişki” kurmayı beceremedi. Kasımpaşalı’yı ilk iktidar yıllarında “en büyük reformcu” ilan etmesi, birkaç kez uçağına binmesine ancak yetti. Üç yılı aşkın süredir değil uçağına binmek, kapısına bile yanaşamıyor. Umre yapıp yarı hacı oldu; yine de Kasımpaşalı Özal’a yeniden yakınlaşamadı. İki takıyyecinin çatışmasından galip çıkanı (şimdilik) Kasımpaşalı oldu.

Özkök’ün en becerikli olduğu şey, ahlaki koordinatlarını sürekli değiştirmesiydi. İlkesizlikte, omurgasızlıkta eline su dökecek kimse, herhalde bundan sonra da çıkmaz. Kendi deyişiyle “meslek derneklerinde kuruyup kalmış bir zihniyetin insanı ruhsuzluğa sev keden kupkuru etik anlayışıyla” kendisini hiçbir zaman bağlı hissetmedi; “Beni bir yılan takip etse beli kırılır” diyecek ölçüde belkemiksizdi. Omurgasızlığı alamet-i farika edinmişti. Hâlâ da o alamet-i farikayla dolaşmaktadır.

* * *

 

Mesaisinin yüzde 85’ini verdiği iş takipçiliğinde pek de becerikli olamayan Ertuğrul Özkök, mesaisinin yüzde 15’ini harcadığı gazetecilikte aslında hiç başarılı değildi. Görünürdeki başarısı, rahatça diş geçirebileceği zayıf iktidarlar karşısında medya gücünü elinde bulundurmasından ve “sitcom” gazeteciliğini reva gördüğü okuyucunun, izleyicinin bunu sorgulayacak bilinçten yoksun olmasından ileri geliyordu.

Gazete yöneticiliğinin muhasebesini yaptığı bir yazısında, gazetecilikte devrim yaptığını, Bab-ı Ali’de gazeteciliğin rol modellerini Abdi İpekçi-Uğur Mumcu tekelinden kurtardığını belirtti. Özkök, zaferini, “Kafamda Hürriyet’i, bir ‘sitcom’ (durum komedisi) yapmak vardı. (…) Kafamdaki projenin ilk oyuncusu Ayşe Arman oldu. Bugün Türkiye’de en az bir ‘Uğur Mumcu gazeteciliği’ kadar, ‘Ayşe Arman gazeteciliği’ vardır.” ifadesiyle kayda geçirdi. (2 Mayıs 2009)

Elbette “Ayşe Arman gazeteciliği” derken Özkök, gerçekte, Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu ekolüne karşılık “Ertuğrul Özkök gazeteciliği” demek istiyordu. Ancak ahlaki zayıflığı nedeniyle bunu açıkça dile getirecek ölçüde dürüst davranamıyordu.

* * *

 

Ertuğrul Özkök’ün “Meslek derneklerinde kuruyup kalmış bir zihniyetin insanı ruhsuzluğa sevk eden kupkuru etik anlayışı” ifadesi aslında hiçbir ahlaki ilkeye sahip olmadığının itirafıydı.

Ertuğrul Özkök gazeteciliği, hakikaten, ahlak dozu çok düşük bir gazetecilikti. Özkök, omurga ve ahlak yoksunluğuyla, manipülatif haber yapmaktan, haber saklamaktan, savaşı kışkırtmaktan, hatta düpedüz yalan haber yapmaktan, yalan haberlerle insanların sadece haber alma hakkını değil, yaşam hakkını bile çiğnemekten çekinmiyordu.

Manşet haberlerinin başlığında “fırıldak”, “manyak”, “çirkin”, “hain” sözcüklerinin yer alması Ertuğrul Özkök gazeteciliğinde sıradanlaşmıştı.

Bir keresinde gazetenin taşra baskısının manşetinde “Yalan rüzgârı” başlığı okunuyordu. Bu başlıkla verilen “haber”, televizyonlardaki “İcraatın İçinden” programıyla ilgiliydi. Habere göre Başbakan Necmettin Erbakan, “İcraatın İçinden” bir dizi yalan sıralamıştı. Hem de “Yavuz hırsız misali”, “Gözümüze baka baka”… (Hürriyet, 10 Ekim 1996)

Oysa, Başbakan’ın “İcraatın İçinden” konuşması öğle saatlerinde ambargolu olarak servis edilmişti. Ama 28 Şubat sürecinin beklentisi içindeki Özkök, ambargo koşulunun gerçekleşmesini beklemeden, haber-yorum ayrımını da dikkate almadan, Başbakan’ın konuşmasının yalana dayalı olduğu şeklinde haber-analiz kaleme almıştı. Ne ki, Başbakan Erbakan, “İcraatın İçinden” hakkını kullanmaktan vazgeçmiş, öyle bir konuşma yapmamıştı.

“Yalan rüzgârı” estiren Necmettin Erbakan değil, Ertuğrul Özkök olmuştu. Ama Özkök’te yalan rüzgârının kızartacağı yüz yoktu…

* * *

 

“Dehşet itiraflar” başlıklı manşet “haber”, yalan olmanın ötesinde, taammüden cinayet hazırlığıydı. Habere göre, PKK yöneticisi Şemdin Sakık, önde gelen insan hakları savunucularının, siyasetçilerin, köşe yazarlarının ve kimi işadamlarının PKK’ya yardım ettikleri itirafında bulunmuştu. (Hürriyet, 25 Nisan 1998)

Zafer Mutlu yönetimindeki Sabah gazetesi de aynı içerikteki haber ve yazılarıyla “linç” yönünde kamuoyu oluşturulmasına katkıda bulundu.

Nihayet, hedef gösterilenlerden İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal, iki şarjör dolusu kurşunla öldüresiye vuruldu.

Çok geçmeden Şemdin Sakık’ın böyle itiraflarda bulunmadığı, Genelkurmay karargâhında hazırlanan “andıç” uyarınca, “ifadeden elde edilen bilgilere çeşitli ilâveler yapılarak” psikolojik harp operasyonu tezgâhlandığı ortaya çıktı.

Psikolojik harp tezgâhçılarından Ertuğrul Özkök sessiz kalırken, Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi, “Haysiyet cellatlığı” başlığı altında şunları yazdı:

“Böyle bir tertibe bir süre önce ‘Şemdin Sakık'ın ifadesi’ diye resmi makamlarca basına sızdırılan yalan bilgiler yüzünden biz de alet olduk. Verilen bilgiye göre bazı meslektaşlarımız bölücübaşı Apo’dan para, bazıları da talimat alarak yayın yapmıştı. Biz de ‘Her kimse bu alçakların isimleri açıklansın’ diye yazdık. Derken bazı meslektaşlarımızın isimleri duyuruldu. Ama sonra Şemdin Sakık, ‘Benim ifademde böyle bir iddia ve isim yoktu’ deyince gerçek ortaya çıktı. Ne var ki biz de, arkadaşlarımıza iftira edenlere yardımda bulunmuş gibi olduk. Oysa böyle adi bir tertibin içinde bizzat devletin bulunabileceğini nereden bilebilirdik?” (12 Aralık 1998)

Bir de Basın Konseyi Başkanı olan Oktay Ekşi, “Böyle adi bir tertibin içinde bizzat devletin bulunabileceğini nereden bilebilirdik?” diye kendini aklamaya çalışırken, onca yılın tecrübesini saklama, saf ve masum profil verme çabasındaydı. Artık kim inanırsa!..

Kanlı andıç her fırsatta tartışıldı. Aradan nice yıl geçtikten sonra, dönemin sorumlularından Genelkurmay Başkanlığı’ndan emekli Yaşar Büyükanıt, bir televizyon programında “Andıç büyük bir hataydı” diye, sözüm ona günah çıkardı. (32. Gün, 8 Mayıs 2009)

Bu itirafa karşın ne andıçların sonu geldi ne de Ertuğrul Özkök işlediği öldürücü günahtan ötürü af diledi.

Tek başına böyle bir günah, insan içine çıkmaktan men etmeye yeterli olmalıydı. Ancak Ertuğrul Özkök, vicdan azabı duyacak, ahlaken rahatsız olacak biri değildi. Yalanlarına ve insan hayatıyla oynamaya devam etti.

* * *

 

Müzisyen Ahmet Kaya, Magazin Gazetecileri Derneği tarafından “yılın sanatçısı” seçilmişti. Ödül gecesinde keyifli bir ses tonuyla, Kürtçe bir klip çekeceğini, bunu yayımlayacak televizyoncular bulunduğunu söylerken, başına geleceklerden habersizdi. Kendisini linç etmeye kalkan “sanatçı” topluluğundan, otelin arka kapısından kaçarak kurtulabildi.

Ertuğrul Özkök yönetimindeki Hürriyet, linçte yine başroldeydi. Manşetten “Ayıp ettin gözüm” başlığıyla Ahmet Kaya’nın 1993 yılında Almanya’da “sözde Kürdistan haritası ve Apo'nun fotoğrafı altında” konser verdiğini yazdı; buna ilişkin bir de fotoğraf bastı. (14 Şubat 1999)

Bu “haber” üzerine Ahmet Kaya hakkında soruşturma yapıldı, dava açıldı.

Davanın henüz ilk duruşması yapılmadan bu kez, yine manşetten “Vay şerefsiz” başlığı altında, Ahmet Kaya’nın Almanya’da yaptığı bir konuşmada, “ekmeğini yediği, paralar kazandığı Türkiye’ye yine kin kustuğu, ‘Arabamı, şerefsizlerin memleketinde bıraktım’ diyerek 64 milyonluk ülkeye hakaret ettiği” yazıldı. (20 Temmuz 1999)

Linç harekâtının yarattığı ürkeklik içinde Ahmet Kaya, her konuşmasında “böldürmeyeceğiz” dediği memleketinden uzaklaşıp Fransa’ya iltica etti. Çok geçmeden hayata da veda etti.

Oysa Ahmet Kaya, “şerefsizlerin memleketi” diye bir ifade kullanmamıştı. Sadece, “Birkaç şerefsizin yüzünden memleketimde başıma neler geliyor!” diye dert yanmıştı.

Eşinin anlattığına göre, 1993 yılında Türkiye dışına da çıkmamıştı. Yani, Berlin’de Kürdistan haritası ve Apo posteri önünde konser vermemişti. Nitekim mahkeme defalarca Hürriyet gazetesinden fotoğrafı istemiş; ancak, fotoğraf mahkemeye gönderilmemişti. Çünkü fotomontaj bir resimdi…

Ertuğrul Özkök bu olayda da vicdan azabı duymadı. Zira ahlaktan yoksun olduğu gibi vicdan da yoksundu.

* * *

 

Ertuğrul Özkök gazeteciliğinde, taammüden cinayet hazırlığı niteliğinde yalan haberlere olduğu kadar, işlenmiş cinayetleri meşrulaştırmaya yönelik haberlere de yer vardı.

Ankara’daki Ulucanlar Kapalı Cezaevi’ne 26 Eylül 1999 tarihinde gece yarısı bir operasyon düzenlendi. Ankara İl Jandarma Komutan Yardımcısı Yarbay Ali Öz komutasındaki operasyonda 10 tutuklu ve mahkûm vahşice öldürüldü. Ölümlerin çoğunun kafa ve kalbe sıkılan kurşunlarla meydana geldiği, cesetlerde ayrıca ağır darp izleri bulunduğu, otopsi raporlarına geçti.

Hürriyet’in manşetinde ise, “5 DAKİKA ÖNCE” başlığı okunuyordu. Bu başlık altında bir fotoğrafa yer verilmişti. Fotoğraf altında ve alt başlıklarda, “Ankara Kapalı Cezaevi'ndeki teröristler, kanlı isyanı başlatmadan 5 dakika önce ellerinde sopalarla hatıra fotoğrafı çektirdiler. Çatışmadan sonra içeride yapılan aramada bu fotoğraflarla birlikte cezaevinin parti okulu ve hücre evi gibi kullanıldığı, DHKP-C, TKPML, TİKKO ve TKİP militanlarının eylem birliği yaptığı ortaya çıktı.” deniliyordu. (28 Eylül 1999)

Yani mahkûmlar öyle rahatlar ki, operasyondan sadece 5 dakika önce fotoğraf çektirmişler, çektirmekle kalmamışlar banyo etmişler. Banyo edilen fotoğraf, 5 dakika sonra gerçekleşen baskında ele geçirilmiş…

Araya girerek söylemeliyim ki, 12 Eylül faşizminin en azgın devrinde, iki yıl Metris Cezaevi’nde tutuklu kaldım. Zulüm çok acımasızdı, direniş de aynı ölçüde kararlıydı. Ama, operasyon öncesinde böyle rahat, fotoğraf çektirecek ölçüde gamsız mahkumlara hiç rastlamadım.

Hiçbir cezaevinde siyasi tutsaklar böyle rahat ve gamsız değildiler. Nitekim, Hürriyet gazetesi de bu fotoğrafın asparagas olduğunu itiraf etti; “Düzeltme ve özür” başlığı altında şunları yazdı:

“Gazetemizin 28 Eylül 1999 Salı günkü sayısında birinci sayfadan verilen fotoğrafın geçen hafta çıkan olaylarda 10 tutuklunun öldüğü Ankara Ulucanlar Cezaevinde çekildiği belirtilmişti. Hürriyet, bu haberi bazı üst düzey Emniyet yetkililerinin verdiği bilgiye dayanarak yayınlamıştır. Buna karşılık, sonradan söz konusu fotoğrafın Ankara Ulucanlar değil, olaylardan çok önce Çankırı cezaevinde çekildiği anlaşılmıştır. Haber kaynağından doğan bu hatayı düzeltmeyi gazetecilik ilkelerinin gereği sayarken, bu yanıltıcı durum nedeniyle okurlarımızdan özür diliyoruz.” (30 Eylül 1999, s: 24)

Basın ahlak kuralları gereğince düzeltmenin manşetten aynı hacimde yayımlanması gerekiyordu. Ancak, Ertuğrul Özkök gazeteciliğinde düzeltme ahlakına da yer yoktu. Üstelik bir kez daha enformasyon gizleniyordu. Düzeltme metninde “olaylardan çok önce Çankırı cezaevinde çekildiği” belirtilen fotoğraf, gerçekten de Çankırı Cezaevi’nde çekilmişti. Ancak, bir direniş öncesi hatırası değil, cezaevindeki tiyatro temsili hatırasıydı.

Öyle ya da böyle, “5 Dakika önce” başlığıyla manşetten sunulan fotoğraf, cezaevlerindeki siyasi tutsakların ne denli “acımasız” “terörist” olduklarının görüntüsü olarak belleklere kazındı. Hâlâ da belleklerde öyle duruyor. Düzeltilse ne olur düzeltilmese ne olurdu!

* * *

 

Ertuğrul Özkök gazeteciliğinin günahları sayılamayacak kadar çoktur.

Siyasetçiyle haber konuşacağına teşvik pazarlığı yapması;

Hayali kasaplık koyun ihracatı davasından AKP’nin Vergi Barışı Yasası’yla kurtulması;

Okuyucuyu, izleyiciyi sitcom cıvıklığıyla habersizliğe mahkûm etmesi;

Piyasanın en ağzı bozuk, en terbiyesiz kalemlerini toplayarak, popüler kültürü pompalaması ve kamusal beğeni çıtasını düşürdükçe düşürmesi;

Yalan haberlerle insanların yaşam hakkına bile kastetmesi;

Yöneticisi olduğu grubun petrol şirketi kazanacak diye savaş vampirliği yapması…

Ertuğrul Özkök, gazetecilikten çoktan ihraç edilmeli; hatta (Varlık Özmenek’in deyişiyle) uluslararası gazetecilik vicdanında Özkök için kırmızı bülten çıkarılmalıydı…

Ne ki, şimdi sütre gerisine çekilse de hâlâ Türk medyasının en geçerli rol modelini temsil ediyor.

Bir de dönekliği var!!!

Dönek olmadığı halde, dönekliğin rol modeli olmayı da kendisine misyon edinmişti. “O kadar hızlı dönerim ki dönme hızıma bile yetişemezler” diyerek herkese döneklik tavsiye ediyordu.

Ertuğrul Özkök gerçekten isyankâr ve dönek miydi?

Gelecek yazıya!

Rahmi Yıldırım

13 Ocak 2010

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ERTUĞRUL ÖZKÖ(Ş)K GAZETECİLİĞİ ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right