|

Bir zamanlar koskoca dağların, ovaların kenar köşesine iki üç kişi oturur kendilerince de bir alan belirleyip, burası bilmem kimin kurtarılmış bölgesi derdi. Nereden buldularsa, boşluğa bir de kapı dayattılarmı tamam. Tanık olduğum; Ankara'da Hüseyin Gazi dağları halka dağıtılacakmış denildiydi. Pabucunu keliğini alan oralardan yer kapmaya koştu. Elektrik yok, su yok. Doğadan başka yaşam yok. Tık nefes dağlara tırmananlar, gece ayazı bastırınca, bilmem kaç saat yürüyerek dağlardan sığınaklarına döndüler. Sabahın köründe geri geldiklerinde işaret için pabuç -postal -fanila, artık ne bıraktılarsa hiç birini bulamadılar. Sonra ne olduysa her şey düzeldi. Açlık bir yanda soğuk bir yanda, kahırsa tepeleme. Binbir kahırla yerlesim yerlerini inşa ettiler. Analarından emmedikleri de burunlarından geldi.
Çok katlı gecekondu olarak, ilk ve tek örneklemesiyle; tarihe yazılımlara geçen Demetevler de aynı yollardarı, balçık çamurları kucaklıya- kulaçlıya geçen insanlarıyla Ankara'nın yerleşim bölgesi olmuştur. Tapu alabilecekmiyiz diye her seçimi sabırsızlıkla beklerler. Seçmenlerin ilk vaadi de onlara kesinlikle tapu verileceğidir. Sonunda bir seçim vaadiyle tapularına kavuşurlar. Ama tapuyla da bitmez. Her yeni yerleşim gibi suyu ben vereceğim, elektriği ben vereceğim aha alt yapı deha havagazı. Oylar toplanırda toplanır. Her hizmette yollar sil batan kazınır bu defa da telefon hattı kardeşim. Hafriyatlar bitmez. Kaç nesil gelir gider bilinmez. Ödeye ödeye bitiremezler boçlarını. Hısım dost akraba toplu halde insan onuruna yakışır biçimde yaşamak isteğindedir. Tıpkı 'fırtınada atlar! gibi. Öyle ya da böyle, başlarını bir araya getirir, dışarıdan gelebilecek her türlü saldırıya karşı, ailelerini kendilerini korumaya alırlar. Aşağı yukarı hepimiz oraların çocuğuyuz. Kolay kolay da aramıza kimseyi sokmayız. Canlarımıza bir şey olacak diye aklımız gider. Nerelerin sermayesi yerine konulduysak, tükenmişliğimizi torunlarımıza da devrederiz. Yeterki bölgelerimiz bir yerlerden korunmuş kurtarılmış olsun. Bizi kimler nelerden nasıl koruyor. Korunamadıklarımız kimler? Neden korunamadıklarımız hep çoğalıyor. Çöplük almış başını gidiyor. İçinde neden hep bizler boğuluyoruz? Şimdi, en son kıyameti okuyorum. Beş yaşındaki çocuğun hayat kavgasını. Kendisinden başkasının bölgesine girmiş. İki yaşından beri dileniyormuş Onu dövenler de başka bölgenin abileri. Bebeler de caddeleri sokakları paylaşmışlar. Sattıkları; şimdilik kağıt mendil. Örnekse belli... Nihayet kamu oyunun dikkati çekildi (!)... Ve ben, bizlere ve çocuklarımıza layık görülen bu çöplükte ferik tavuk gibi gezinen horozlardan utanıyorum. |