ÖZKÖK VE DOĞAN SÜTRE GERİSİNE!
Ertuğrul Özkök’ün 20 yıldır oturduğu Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği koltuğundan kaldırılması, eşzamanlı olarak Aydın Doğan’ın holding yönetimini kızlarına devrettiğini açıklaması, hiç kuşkusuz, Türkiye’de siyaset-sermaye-medya simbiyotizminin yeniden kurgulanmasında bir kilometre taşıdır. Görev değişiklikleri, sadece, hükümet ile giriştiği kavgada Doğan Grubu’nun geri adım atması değil, sermayenin iç savaşında da bir kilometre taşı olarak görülmelidir. Hep vurguladığımız üzere, Özkök ve Doğan’ın sahneden çekilmeye zorlandıkları çatışma, özünde, ekonomide paylaşım, siyasette iktidar mücadelesidir. Sermaye sınıfının paylaşım ve iktidar mücadelesinde, simbiyoz beslenmeye olduğu kadar çatışmaya da yer vardır.
Simbiyoz beslenme, farklı iki canlının tek bir organizma gibi birlikte yaşamaları, “ortak beslenme” olarak tanımlanır. Yaşananların sade ve yalın sözcüklerle kavranıp ifade edildiği günlük konuşma dilinde siyaset de “kamu kaynaklarının talanı” olarak adlandırılmakta, medyanın sunduğu içerikler ise “yalan” olarak algılanmaktadır. Ortaklaşa beslenen siyaset ve medyanın birlikte imaj üretmeleri, ürettikleri imajlara halkı inandırmaya çalışmaları, “talan ve yalan simbiyotizmi ” olarak gerçekleşmektedir. Bu bağlamda, İsmet İnönü devrinin Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürü Selim Sarper’in deyişiyle söylemek gerekirse, gazeteci hep, “hükümetin ağzı, milletin kulağı”dır. * * * Türkiye epeydir, cumhuriyet ve laiklik mevziinde konuşlu beyaz Türk sermayesi ile demokrasi ve dindarlık mevziinde konuşlu yeşil Türk sermayesi arasındaki iç savaşa sahne olmaktadır. Kısaca betimlemek gerekirse: AKP, “Anadolu kaplanları” da denilen yeşil sermaye grubunu arkasına alarak iktidara geldi ve Türkiye’nin ekonomi ve siyaset tarihinde, emperyalist sermayeye bağımlı büyüme modelinin en gözükara partisi oldu. İktidara gelir gelmez işçilerin yüzde 90’ını iş güvencesi kapsamı dışına çıkartan AKP, siyasal temsilcisi olduğu burjuva sınıfını abat etti. AKP’nin ilk iktidar (2002-2007) döneminde sermaye grupları birlikte kazandılar. Ertuğrul Özkök, Başbakan Erdoğan’ın uçağındaki sohbetlerin keyfi içindeydi. Bu sohbetlerin birinde Başbakan, kendi iktidarı döneminde Doğan Grubu şirketlerinin 10’a katlandığını söylüyordu. (Hürriyet, 1 Ekim 2006) Servet birikimi böyle muhteşemken grubun medyasında Başbakan’dan iyisi yoktu. Tayyip Erdoğan, “en büyük reformcu” diye pazarlanıyordu. Haber sayfalarında Başbakan’ın attan düşüşünde bile “mükemmellik” keşfediliyordu. Hatta grubun kökten sağcı yazarları Erdoğan’ı “muhafazakâr demokrat inkılapçı” ilan ederken, grubun “romantik” yazarı da, İdris Küçükömer’in referansıyla Erdoğan’ı “solcu” ilan etmeye yeltenmişti. Ekonomi tıkırındaydı! Ücret ve maaşların taksit taksit sadece yüzde 2 artırıldığı 2007 yılında da sermaye holdinglerinin ortalama kârı yüzde 50 olarak gerçekleşti. Ne ki, dünya ekonomisi 1929 krizine benzer bir krize yuvarlanıyordu. Krizden Türkiye ekonomisi de etkilenecekti. Piyasa Darwinizmi’nin hükmünü icra etmesi, kapitalistlerin birbirlerini de mülksüzleştirmeleri kaçınılmazdı. Kapitalistlerin birbirlerini mülksüzleştirmelerinde en etkili “kılıç” ve “kalkan” medyadan başkası değildi. “Demokrat ve dindar” yeşil Türk sermayesi, “cumhuriyetçi ve laik” rakiplerini mülksüzleştirmek için krizi bile beklememişti. Önce, Rumeli Holding medyasının defteri dürüldü. Çok geçmeden Türkiye’nin ikinci büyük medya grubu olan Sabah-ATV, Park Holding’in elinden alınıp, Başbakan’ın damadının yönetimindeki Çalık Holding’e devredildi. Sıra, Doğan Holding medyasındaydı. Aslında Başbakan Erdoğan, kendisini desteklediği dönemde bile Doğan Holding medyasına öfkesini gizlemiyor, her fırsatta dişlerini gıcırdatıyordu. Çünkü Doğan Holding medyası aynı zamanda, devletin altın hisseli ortağı “cumhuriyetçi”, “laik” beyaz Türk sermayesinin sözcüsüydü; üstelik kolay lokma değildi; medya sektörünün yarısını kontrol ediyordu. Türkiye’de yatırım yapan küresel medya devleri yerli ortak olarak Doğan Holding’i seçmişlerdi. Şemdinli bombaları, Danıştay suikasti, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan e-muhtırası, 367 kararı, Temmuz 2007 seçimleri, Deniz Feneri yolsuzluğu, Ergenekon operasyonları sırasındaki duruşu ve nihayet, üniversitelerde türbanı serbest bırakan Anayasa değişikliğiyle “411 el kaosa kalktı” haberi, Ertuğrul Özkök ve Aydın Doğan’ı sahneden çekilmeye zorlayan sürecin kilometre taşları oldular. Arada, reel kişiliklerini aşan önemde mesaj yüklenmiş şekilde, Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun gruptan uzaklaştırıldılar. Nihayet Başbakan Erdoğan, elindeki en etkili silahı çekti, vergi memurlarını Doğan Holding’in üzerine saldı. Sonuç ortada. Sadece Doğan Holding’te taşlar yerinden oynamadı; kendisini devletin altın hisseli ortağı sayan beyaz Türk sermayesinin örgütü TÜSİAD da pasifize oldu. Özetle, Doğan Holding ile AKP ve Başbakan Erdoğan arasındaki kavga, kamuoyuna, ideolojik düzlemde demokrasi/cumhuriyet, şeriat/laiklik, modern giyim/tesettür, yeşil cumhuriyet / beyaz cumhuriyet çatışması olarak yansıtılsa da, özünde sermaye içi bir kavgadır. Bu kavgada Ertuğrul Özkök ve Aydın Doğan, kendilerini de aşan önemde bir figür haline gelmişlerdi. Gelinen noktada, Özkök ve Doğan’ın sütre gerisine çekilmeleri, “cumhuriyetçi” ve “laik” beyaz Türk sermayesi açısından gizlenemez bir ricattır. Savaşın ekonomi politiğinde ricat, kaybı en aza indirmenin taktiğidir. Son derece isabetli bir vurguyla, “Ertuğrul Özkök medyanın Turgut Özal’ıdır.” (Cüneyt Ülsever, Hürriyet, 30 Aralık 2009) Ne ki, “medyanın Turgut Özal’ı”, ekonominin ve siyasetin “Kasımpaşalı Özal’ı” karşısında tutunamadı, ricat etti, sahne gerisine çekildi. Özkök ve Doğan’ın ricatının kendilerini kurtarmaya yetip yetmeyeceği kuşkuludur Asıl üzerinde durulması gereken ise, ekonomi-politik düzlemdeki ricatın ideoloji-politik düzlemde nasıl algılanması ve yorumlanması gerektiğidir. (Gelecek yazıda devam etmek üzere) Rahmi Yıldırım 6 Ocak 2010 SÜTRE Düşman gözünden ve ateşinden korunmaya yarar doğal veya yapma siper |