|
“Hayat geriye bakarak anlaşılır, ileriye bakarak yaşanır.” (S.Kierkegaard) 2009 yılını da takvim yaprağından kopardık.
Takvime bakınca, “Bunca yıl nasıl da geçmiş!” diyesi geliyor insanın. Aslında ne takvim var ne de yılbaşı. Yani zaman diye bir şey yok. Atalarımız ne zamanı bilirdi ne de yılbaşını ve takvimi. Atalarımız ayakları üzerinde dikildi, ellerini alet olarak kullanmaya başladı ve insanlaşmanın ilk adımlarını attı. Elleriyle kendini besledikçe vücudu ve beyni gelişti. Beyni geliştikçe olayların iç ve dış bağlantılarını kavramaya çalıştı. Önce konuşmayı başardı, emek sürecindeki deneyimlerini paylaşmaya başladı. Yazıyı bulunca deneyimlerini sonraki kuşaklarla da paylaştı. Konuştukça yazdıkça daha da insanlaştı, beyni daha çok gelişti.
Uygarlığın şafağında en önemli üretim faaliyeti tarım idi. Tarım, gökteki en büyük varlık Güneş’in armağanıydı. Üzerinde yaşadığı Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünden habersiz atalarımız, Dünya’nın düzenli olarak karardığını aydınlandığını, havaların düzenli olarak ısındığını soğuduğunu fark etti. Nehirler de düzenli olarak taşıp durgunlaşıyordu. Dünya bir yeşilleniyor bir sararıyor, sonra da ölüp bembeyaz bir örtüye bürünüyordu. Yaşamasını, karnının doymasını sağlayan bu düzenlilik, atalarımızın zihninde ‘zaman’ kavramını geliştirdi. İnsan zamanı keşfetti, ‘takvim’ olarak kurguladı. Güneş’in doğuş aralığını ‘gün’, mevsimlerin tam çevrimini ‘yıl’, Ay’ın iki hilâl aralığını da ‘ay’ olarak adlandırdı. Yani gerçekte zaman diye bir şey yok. Zaman diye bilinen şey, evrendeki harekette gözlenen düzenliliğin zihnimizdeki yansımasından ibaret. Atalarımız ulaşımın ve iletişimin olmadığı eski çağlarda birbirlerinden kopuk topluluklar halinde yaşıyorlardı. Bu yüzden, zamanı kurguladıkları takvimler de birbirlerinden farklı oldu. Kimi topluluklar takvimlerini Güneş’e göre, kimileri Ay’a göre, kimileri de efsanelere göre düzenlediler. Yıllar, her takvimde farklı günlerde başlatıldı; tabiatın yenilenmesinin ve yinelenmesinin yeşerttiği umutlar, sevinçler hep farklı günlerde kutlandı. Antik Mısır’da yeni yıl Nil nehri taştığında başlıyordu. Yani, milâdi takvime göre Eylül ayında. Takvimini efsanelere dayandıran Çin toplumunda yeni yıl, milâdi takvime göre, en erken 17 Ocak’ta, en geç 19 Şubat’ta başlıyor. Yahudi takvimi Ay’ın dönüşüne dayalı. Yahudi ayları, milâdi takvime göre 29.5 gün çekiyor. Hıristiyan takviminde yıl, İsa’nın doğuşuyla, yani milâdi takvime göre 25 Aralık’ta başlıyor. Müslümanlarda Hz. Ömer’e kadar ne tarih bilinci vardı ne de takvim. Hz. Ömer, Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicretini zamanın başlangıcı ilan etti. Müslüman takvimi de Ay’ın dönüşüne dayalı. Bu yüzden Müslüman yılı, milâdi yıldan 10 gün eksik. Türkler ve Kürtler, Müslüman olmadan önce yeni yılı, milâdi takvime göre 21 Mart’ta başlatıyorlardı. Yani Nevruz’u ve Nevroz’u kutluyorlardı. Donduran kışın bulutları artık direnmeyi bırakıp güneşe yol verdiğinde, bembeyaz örtünün yerini yemyeşil bir örtü aldığında, “dünya denen ağaç” çiçeklerle donandığında yeni yıl da başlamış oluyordu. Efsanelere göre ayrıca, Türkler Nevruz günü demir dağları ateşle eritip Ergenekon’dan çıkmışlar, Kürtler de zalim hükümdar Dehak’ı devirmelerini, ateşler yakarak kutlamışlar. Yani her topluluk, zamanı, yılı, ayı ve günü kendi coğrafyasının doğal akışına ve en önemli saydığı toplumsal olaya göre kurgulamış. Bu yüzden takvimler hep farklı farklı olmuş. Karışıklığı giderme görevi Romalılara düşmüş. (Halbuki böyle zorlu bir görevi de Türkler ya da kankası Kürtler başarmalıydı değil mi!!!) Uzun yıllar Romalılar yeni yılı 1 Mart’ta kutlamışlar. Neden bu tarihi seçtiklerini bilmiyorum. Sonra milâdi takvime göre MÖ 46 yılında İmparator Julius Sezar, yeni yılın 1 Ocak’ta başlamasına karar vermiş. Romalıların takviminde Dünya, Güneş etrafında 365 günde dönüyor. Bu yüzden yıl hesabı bir türlü tutmamış. Eksikliği 1582 yılında Papa Gregorius tamamlamış; yılın 365 gün 6 saat olduğunu hesap ederek, kalan 6 saatin her dört yılda bir Şubat’a eklenmesine karar vermiş. İşte, Atatürk’ün karar vermesiyle bizim de hâlen kullandığımız takvim bu takvimdir. Zamanın binek atı takvimler, geçmişin muhasebesini, geleceğin umudunu iletiyorlar; ama, Türkiye’de takvimler bugüne kadar pek de yeni yılın sevincini, coşkusunu, umudunu iletmediler. Takvimlerde iletilenler hatırlatılanlar, insanoğlunun Tanrı’ya karşı ödevleri, din büyüklerinin ve padişahların efsanelerinden ibaret oldu. Çünkü, bizim de bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyasında akıl hâlâ özgür değildir, dünya nimetlerinden nasiplenmek emekçilere mekruhtur, yılbaşı kutlamaları ve yeni yıla ilişkin beklentiler hep “kâfir marifeti”dir. Oysa, çevrilen takvim yapraklarında umut yeşermelidir, gönüller sevgiye aşka açılmalıdır. Çünkü, insan üzerinde yaşadığı tabiatın karşısında ikinci bir tabiat olarak yükselmektedir. İkinci bir tabiat olmak, aklın pusulası eşliğinde geçen zamanın sağlıklı muhasebesini yapmak ve gelecek zamana ilişkin güçlü umutlarla ve elbette sevgiyle, aşkla mümkündür. Klasikleşen deyişle, yeni yıl yeni umutlar demektir. Dünyanın neresinde olursa olsun, insan umutla yaşar. Tabiatın yenilenmesi ve yinelenmesi, yeni yılda da beklentileri, umutları, hayalleri yeniler, yineler. Elbette umutlar ve hayaller, gerçekleşebilir hayaller ve umutlar olmalıdır. Yenilenen canlanan hayatın ve tabiatın yeşerttiği umutlara tutunmak, insanı diri tutar, canlılık verir. Umut, düş olduğu kadar gerçekçiliktir. Gerçekleşmeyecek olsa bile, “Umut fakirin ekmeğidir.” “İnsan doğaya özgür geldi, ama bugün her yerde zincirler içinde.” (Rousseau) Dünyada her gün 24 bin insan açlıktan ölüyor. 300 milyonu çocuk olmak üzere 800 milyon insan açlık çekiyor. En zengin 225 kişinin serveti 2,5 milyar yoksul insanın toplam gelirine eşit. Dünyada 2 milyar 800 milyon dolayında insanın kişi başına geliri günde sadece 2 dolar. Silahlanmada gelişmiş ülkelerde asker başına 123 bin 544 dolar harcanıyor; sağlıkta ise geri ülkelerde kişi başına sadece 22 dolar. 2010 yılında da bu tablo değişmeyecek gibi. Bu tabloda geçen zamana bakıp, “Kutlanacak bir şey yok”, gelen zamana bakıp “Umutlanmak için çok şey yok” dese de kalbim, Ben aklıma ve şairin dediğine inanıyorum, umudumu yitirmiyorum. Şiirin ustası Nazım’ın dediği gibi “Büyük insanlığın toprağında gölge yok / sokağında fener / penceresinde cam / ama umudu var büyük insanlığın / umutsuz yaşanmıyor.” Umutsuz yaşanmaz. Çünkü, umut gelecek zamana yakılmış türküdür; mutsuzlukla bestelenmiş geçmiş zamana karşı gelecekte yaşanacağı umut edilen mutlu günlere adanmış şiirdir. Umutsuz yaşanmaz ve yeni yıl yeni umutlarla gelse bile umutları gerçekleştirecek sihirli bir değnek yoktur. Umudu yaratan da gerçekleştirecek olan da insanın kendisidir. Umut yoksa, ne hayat vardır ne de insan… Yeni yılın savaşların, sömürünün, baskının son bulacağı, “Ekmek, gül ve hürriyet” günlerini yakınlaştırmasını dilesem çok mudur? Rahmi Yıldırım 31 Aralık 2009
|