KÜRT AÇILIMINDA PİŞTİ Kürt açılımında her şey nasıl da acımasız kanlı bir tekrar hissi veriyor. Toplum nasıl da birbirinin benzeri senaryolarla kanlı süreci olağanlaştırmaya zorlanıyor. Türkiye’nin Kürt meselesinde çok kan dökülen bir yılın ardından 1993’te PKK belki de soluklanmak için ateşkes ilan etmişti. “Eşkıya ile pazarlık olmaz” diye ifade ettiği resmi politikasını değiştirmese de devlet ateşkese ilgisiz kalmamıştı. Milli Güvenlik Kurulu 24 Mayıs’ta toplanmış, “iç barışın devamlılık kazanması için, terör örgütüne katılıp da kan dökülmesi eylemlerine girmemiş olanların teslim olmaları halinde haklarında kovuşturma yapılmamasını, diğer örgüt mensuplarının durumlarının da bu anlayışla değerlendirilmesi için gerekli hukuki düzenlemenin yapılmasını” hükümete tavsiye etmişti.
MGK’nin tavsiyesinin ardından aynı gün akşam Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu da, kanlı eylemlere katılmayanların teslim olmaları halinde haklarında işlem yapılmamasını, öldürme olaylarına katılanların da 6-9 yıl hapis cezalarına çarptırılmalarını öngören bir kanun hükmünde kararnameyi kabul etmişti. Ne ki, af kararnamesi Resmi Gazete’ye gönderilecekken, Elazığ – Bingöl karayolunda silahsız 33 erin PKK tarafından katledildiği haberi geldi. Af kararnamesi rafa kalktı. Özgür Gündem gazetesinde ateşkese “onursuz teslimiyet” kararnamesiyle karşılık verildiği yorumları yapılıyordu. Muhalefet liderleri ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ve DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit ise, hükümeti PKK ateşkesini cididdiye alıp gaflete düşmekle suçluyorlardı. * * * Benzer şekilde Kürt sorununda ne zaman ciddiye alınması gereken bir af ya da çözüm girişimi olduysa, süreç kanlı provokasyonlarla, siyasi aktörlerin kanlı sürece duyarsızlık yüklü ucuz polemikleriyle kesintiye uğradı. Bingöl katliamının üzerinden 16 yıl geçtikten sonra AKP’nin açılım süreci de Tokat katliamıyla kesildi; Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatmasıyla da üzerine toprak atıldı. Oysa Başbakan Erdoğan’ın söylediğine göre, açılım devlet politikasıydı; yılbaşına kadar bile beklenmeyecekti. Gerçi Okyanus ötesinden salık verilen açılım, Kürt meselesine halkların eşitliği ve kardeşliği bağlamında değil, bireysel haklar bağlamında çözüm öneriyor; asıl olarak da Kuzey Irak’taki Kürt devletinin güvenliği için PKK’nin eve döndürülmesini öngörüyordu. Ve aslında açılımın içinin doldurulamayacağı, geçen Eylül ayında Başbakan Erdoğan’ın “Parlamento ve kurumlar anayasa değişikliğine hazır değil” sözleriyle itiraf edilmişti. Yaz aylarını açılım için yüzlerce sayfalık yol haritası kaleme almakla geçiren PKK lideri Abdullah Öcalan da Ekim ayı sonunda “Bu açılım hikâyesi AKP’nin değil ABD’nindir. Erdoğan'ı ciddiyete davet ediyorum. Bundan sonra grup mrup gelmeyecek.” diyerek açılımı noktalamıştı. İnsanların hayatı üzerinden kirli bir pazarlığa dönüşen açılımdan vicdana ve akla uygun bir sonuç çıkmayacağı anlaşılsa da insan, parmakların tetiğe dokunmayacağını ummak istiyordu. Olmadı. Protesto edecek başka bir konu kalmamış gibi Öcalan’ın hücresinin kaç santimetrekare daraldığını sorun edinen kalabalıklar, başka protesto yöntemi yokmuş gibi, İstanbul’da belediye otobüsünde lise öğrencisi Serap’ı yaktılar. Diyarbakır’da üniversite öğrencisi Aydın Erdem’in hayatı vücuduna isabet eden tek kurşunla sona erdi. Nihayet, Tokat Reşadiye’deki kanlı pusuda gencecik askerler katledildi… Serap’ın, Erdem’in ve askerlerin gençliklerinin, yarına ektikleri umutların değeri yoktu yakanlar, kurşunlayanlar ve katledenler için. Her şey acımasızca bir tekrardan ibaretti. * * * Tokat’taki katliamın üzerinden üç gün geçtikten sonra PKK, kanlı pusuyu kendisinin düzenlediğini fark etti! PKK açıklamasındaki ifadeler dikkat çekiciydi. Abdullah Öcalan’dan “varlık gerekçemiz Önder Apo” diye söz ediliyor; eylem için merkezî bir talimat olmadığı, Öcalan’ın yaşam koşullarıyla ilgili uygulamaya yerel birimin misilleme yaptığı belirtiliyor, “şahadetler ve Öcalan” sözkonusu olduğunda her birimin kendi inisiyatifi ile eylem yapma hakkına sahip olduğu vurgulanıyordu. Yani kontrolsüz şiddeti getirecek bir savaş ilanıydı PKK açıklaması. * * * PKK’nin sivillere ya da askeri hedeflere yönelik kanlı saldırıları gibi Tokat’taki saldırısı da şaşırtıcı değildi. Akan kanı durdurmaya yönelik girişimleri boşa çıkartacak bir provokasyon için tek başına PKK yeterlidir. Ne ki, PKK Tokat saldırısını üstlense de soru işaretleri ortadan kalkmadı. Söz konusu soru işaretleri, saldırıyı PKK’ye maletmemek için ortaya atılan, zihin bulandırıcı psikolojik harp metinlerinden çıkmıyor; bizzat Başbakan’dan ve Genelkurmay’dan çıkıyor. Başbakan Erdoğan dedi ki, “Bu işi bölücü terör örgütü malum üstlendi. Tabii bu da ayrı bir strateji, taktik olabilir.” Yani PKK saldırıyı üstlense de, Başbakan’a göre, “taktik olabilir”. Hadi Başbakan Erdoğan, bilinen dobralığıyla, askerlere şaşı bakışını gizlemedi; bilinen açıksözlülüğüyle, bilinçaltındakini dışavurdu. Ya Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in söyledikleri? Korgeneral Pekin de saldırıyla ilgili bilgi vermek için düzenlediği basın toplantısında dedi ki, “Tokat Reşadiye’deki olayla, Bingöl olayı arasında bir benzerlik kurmaya çalışmak, her şeyden evvel basın toplantısının başından beri ifade edilen gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Ayrıca, bu şekildeki yaklaşımların iyiniyetle yapıldığını söylemek de mümkün değildir. Hukuki süreci tamamlanmış bir konunun bazı çevrelerce tekrar tekrar gizli tanık ifadelerine dayanılarak gündeme getirilmesinin altında yatan nedenleri kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.” Korgeneral kusura bakmasın, dili sürçmediyse, Başbakan’ın ima ettiğini doğrular yönde cümleleri peş peşe sıralamış. * * * Korgeneral Pekin bilmeli ki, Bingöl olayı ile Tokat katliamı arasında boşuna benzerlik kurulmuyor. Bu ülkede toplumu derinden sarsıcı olaylar konusunda kamu bilincini amaçlanan yönde şekillendirmenin, zihinleri bulandırmanın onlarca vukuatı yaşandı. Şimdi de, PKK’nin saldırıyı üstlenmesi soru işaretlerinin tümüyle silinmesine yetmiyor; arada benzerlik aranıyor. Anımsanmalı ki, 16 yıl önce PKK’nin fiili ateşkesi sürerken, terhis edilmiş silahsız 33 askerin Bingöl’de katledilmesi üzerine, vekâleten Başbakan Erdal İnönü, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş acilen Bingöl’e gittiler. Brifing salonunda OHAL Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Necati Özgen’in sunuşundan sonra bir subay bilgi vermeye başladı. Askerleri taşıyan araç, tam Elazığ-Bingöl il sınırında bir ara güvenlikten yoksun kalmış. Katliam, aracın korumasız kaldığı o an yapılmış. Brifingin bu anında gazeteci Murat Yetkin, “Orada boşluk olduğunu nasıl biliyorlardı?” diye sordu. Ancak brifingi veren subay “Arz ederim” diyerek brifingi noktaladı. Başbakan Vekili Erdal İnönü’nün Doğan Güreş’e, “Soru sorulmayacak mı?” diye sorması üzerine Murat Yetkin’in sorusu yinelendi, ama tatmin edici bir yanıt alınamadı. Sonrasında PKK lideri, katliamın sorumluluğunu yerel birime yıktı. Katliamın, o tarihteki af paketini sabote etmeye yönelik provokasyon olduğu savları birbirini izledi. Şimdi de Tokat’taki katliamdan yerel birim sorumlu tutuluyor; açıklanan telsiz konuşmalarına göre, yerel birimin “acil bir istihbaratı” değerlendirdiğinden söz ediliyor. Açılım sürecinin sona erdiği konusunda ise görüş birliği var. Neredeyse iskambil oyunu piştideki gibi bir benzerlik söz konusu. İstihbarat Başkanı Korgeneral Pekin ise aradaki kahredici benzerliğe karşı çıkıyor, apaçık olan benzerliğe dikkat çekilmesine ardniyet yaftası vuruyor. Peki, ikisi arasında benzemeyen nedir? Benzerliğe karşı çıkış, fasit daireye dönüşen düşük yoğunluklu çatışmanın sürdürülmesi için sağlanmış zımni mutabakatın fark edilmesine tepki olabilir mi? Açılım tiyatrosu sahneye kondu konalı, tarafların öndegelen siyasetçileri, söylem birliği içinde dağa çıkmaktan söz ediyorlar. Benzerliğe karşı çıkış, sivil siyasetçilerin bilerek bilmeyerek kurulmasına katkıda bulundukları “topyekûn savaş” tuzağının fark edilmesine karşı çıkış olabilir mi? * * * Kürt sorununda her şey öyle acımasız kanlı bir tekrar hissi veriyor ki! Bu sorulara dürüstçe yanıt verilmedikçe, Tatmin edici yanıt almak için ısrarlı olunmadıkça, En önemlisi de Türk ve Kürt emekçileri kendi ortak açılımlarını yapmadıkça, Düşük yoğunluklu savaşın ağaları hiç kuşkusuz, çok geçmeden tekrar pişti yapacaklar. Rahmi Yıldırım 14 Aralık 2009 |