left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Diğer arrow GİTMESEK DE, GÖRMESEK DE O KÖY BİZİM KÖYÜMÜZDÜR
Saturday, 11 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
GİTMESEK DE, GÖRMESEK DE O KÖY BİZİM KÖYÜMÜZDÜR Yazdır E-posta
Yazar Mine YILDIZTEKİN ŞAHİNKAYA-kadinhareketi.org   
Wednesday, 09 December 2009

    Image 78’li yıllarda, henüz 15 yaşındayken “devrim” kavramıyla tanışmıştım. Benden öncekilere yetişmem gerekiyordu. Bunu başarabilmek için bol bol okuyordum, hatta ders notu geçirir gibi defter bile tutmaya başlamıştım. Korsan mitingler, illegal eylemlerde mutlaka bulunuyor, hatta en ön saflarda yerimi alıyordum. NEDEN? Çünkü, halkımız emperyalizmin çarkları içinde sömürülüyor, soyuluyor, eziliyordu. Bizden önce ki 68 kuşağındaki abilerimiz, ablalarımız ölümüne mücadele etmişlerdi. Bu bayrağı yere düşürmemek ise bizim kuşağın göreviydi. O kuşak ki , kimleri darağacında  ölüme göndermişti?…  

             

78’li yıllarda, henüz 15 yaşındayken “devrim” kavramıyla tanışmıştım. Benden öncekilere yetişmem gerekiyordu. Bunu başarabilmek için bol bol okuyordum, hatta ders notu geçirir gibi defter bile tutmaya başlamıştım. Korsan mitingler, illegal eylemlerde mutlaka bulunuyor, hatta en ön saflarda yerimi alıyordum. NEDEN? Çünkü, halkımız emperyalizmin çarkları içinde sömürülüyor, soyuluyor, eziliyordu. Bizden önce ki 68 kuşağındaki abilerimiz, ablalarımız ölümüne mücadele etmişlerdi. Bu bayrağı yere düşürmemek ise bizim kuşağın göreviydi. O kuşak ki , kimleri darağacında  ölüme göndermişti?…  Kendine ait işyeri olan, maddi sıkıntı çekmeyen( küçük burjuva) bir ailem vardı. Her sene yaz tatiline Ege veya Akdeniz’e giderdik. Hayatımda gördüğüm “köy” diyebileceğimiz yerleşim yerleri, yalnızca bu bölgelerin köyleriydi. İlk tanıştığım köylüler buraların “ köylüleri” idi. Babam tatile giderken mutlaka birkaç köye uğrar, bize köy yaşantısının nasıl olduğunu göstermeye çalışırdı. Bu yaşantı bana çok cazip gelir, “ keşke bizim de köyümüz olsa, tatillerde köyümüze gitsek” hayalleri kurardım. Sonra da içimden“ bizim köylerimiz o kadar da ezilmemiş, geri kalmamış” diye düşünür, şaşırırdım. Ankara’da ise, arkadaşlarımla gecekonduları geziyor, orada ki yoksulluğu görüyordum. Hayret! Bütün bu insanlar Doğu ve Güneydoğu’dan göçmüşlerdi buraya… 

17 yaşımı bitirdiğim yıl, yani lise son sınıftayken, aşık olduğum delikanlı ile nişanlandım. Ama o kadar kolay olmadı bu olay…Ailem karşı çıktı. Benim Doğu kökenli biriyle yapamayacağımı, onların örf ve adetlerinin baskın olacağını ve eğer evlenirsem özgürlüklerimi yitireceğimi tekrarlayıp durdular. Asiydim, resti çektim, ailem boyun eğmek zorunda kaldı. Şu anda hala hayatımı paylaştığım, eşim Necmettin aslında siyasetin içinde olan birisi değildi. Ama yaşadığı çevrenin etkisiyle kendisini sağ görüşlü olarak tanımlardı. Sevgi herşeye galip gelen bir duygu. Biz bütün olumsuzluklara rağmen nişanlandık.

 

 

Henüz 17 yaşındaydım, ama bu benim Ankara’da 2.şubeye düşmeme engel değildi. Her şey arkadaşlarımla birlikte komünizm propagandası yapmaktan Demirlibahçe karakoluna ifadeye çağrılmamla başladı. İfademizi verirken hepimiz  çok haklı olduğumuzdan, serbest bırakılacağımızdan o kadar emindik ki!! Ama öyle olmadı. . . Mahallemizin polis ağabeyleri, bizi iki saat içinde hemen Ankara emniyetine havale etti. Karakola babamla birlikte Necmettin’de geldi ( Babamın karakola gelip beni görünce söylediği şu cümle ölünceye kadar aklımdan çıkmaz “merak etme kızım, sana kimse bir şey yapamaz yanındayım kurtaracağım seni…”) Karakolda olan bendim, şokta olan ise Necmettin.  Bakışlarıyla bana “senin burada ne işin var?” diyordu. Rengi bembeyazdı. Onunla hiç konuşamadık.

 Bizi cemseye bindirip  DAL grubuna emanet ettiler. Hepimiz 17-18 yaşında çocuklardık aslında. Ama devlet çocuk falan dinlemiyor(komünistten hesap sorulmalı!) Üzerimizdeki tokalara varıncaya kadar her şeyi girişte aldılar. Zaten bu bölüm Ankara’da nam salmıştı. Sonunda ellerindeydik işte…  İçeri girdik, arkadaşımız Murat’ı bizden ayırdılar… Biz kızları aldılar bir hücreye… Evet hücre, ikiye iki diyebileceğim bir oda en az yirmibeş kişi var orada. Ne oturabiliyorsun ne de ayakta durabiliyorsun. Daracık… Nefes orayı zaten yangın yerine döndürmüş. Birbirini iterek ayakta durabiliyorsun. Üzerimizde lise üniformamız, ayağımızda spor ayakkabımız… Geçmiş olsun dilekleri… Tanışma… Konuştukça  inanamıyorsun duyduklarına… Hepsi gerçekmiş meğer…

“ Kocası kaçakmış, onu yakalamak için karısını içeri almışlar. Ama nasıl? Bir aylık bebeğini kimseye emanet edemeden… Ağlıyor… Komşular farketmediyse açlıktan ölmüştür bebem diyor… Ne kadar zamandır buradasın ? diyoruz. 25 günü geçmiş…” Kimin umurundaki bebeler analar? Aman Devlet zeval görmesin!!

Bize hemen DAL ın kurallarını öğretme çabasında ablalarımız. İslamın şartları, imanın şartları ve gusul abdestinin arapça söylemiyle nasıl alınacağı konusunda kültürümüzü geliştirmemize yardım ediyorlar. NİYE????

Birazdan saat 21.00 de, komiser gelip yeni gelen komünistlerin islami bilgilerini sınayacakmış. Bilemeyenlerin vay haline… Her birimiz özel bir öğretmen eşliğinde islamiyeti ezberliyoruz. Bizi o kadar korkuttular ki olacaklardan,  korkudan bir şey öğrenemiyoruz…

Kapılar büyük bir metalik gürültüyle açıldı:

-      “ Yeni gelenler öne çıksın lan “dedi bir ses.

Yeni gelenler biziz… Üç lise formalı kız çocuğu… Acaba ilk hangimize soracak? Piyango bana vurdu.

-         Adın ne? dedi

-         … Mine Şahinkaya

-          Güzel kızlar komünist olmaz, senin ne işin var bunların arasında?

-        

-         Hadi bakalım, imanın şartlarını söyle. Komünistler ne bilecek ama?!

Arkasındakilerle gülüşüyorlar. Birşeyler söyledim. Söylediklerim imanın mı islamın mı şartı? ayırdında değilim ama bir ”aferin” aldım. Arkadaşlarım çok önemsenmedi nedense… Ama hücredeki ablalarım beni uyarmaya devam ediyorlar. “Sakın nişanlı olduğunu söyleme. Siz öğrencisiniz size dokunamazlar, ama nişanlıyım dersen farklı olur.”

Ertesi akşam tek tek sorguya alındık. Önce Ayfer’i aldılar. (garibimin solun ‘s’sinden haberi yoktu sadece beni desteklediği için oradaydı) Birkaç tokat yemiş ama buna razı.” Kurtuldum bu kadarla” diye seviniyor. Dışarıdan çığlıklar geliyor. Birilerine işkence yapılıyor… O çığlıklar… Beynimizde zonkluyor. Beni aldılar.. “Komünist kızların genelde güzel kızlar olmadığını, benim gibi güzel kızların bu gibi etkinliklere ihtiyacı olmadığını, zaten çabuk koca bulacağımdan söz ediyorlardı.”(Ben ise çabucak ne olacaksa olsun diye düşünüyordum) Ama benim gibi güzel kızlara sorguları farklıymış meğer! Bana dokunmadan gerektiği gibi bütün manevi işkenceyi yaptılar. Bence bu işkence türü hepsinden iğrençti. Keşke dövselerdi, elektrik verselerdi… Zaman kavramını kaybetmiştim artık. O an tek düşündüğüm bana bunu yapan adamların babamın yaşında, hatta ondan büyük oldukları ve akşamları evlerine gidince benim yaşımdaki kızlarına ya da oğullarına utanmadan nasıl sevgi gösterecekleriydi…

Babam, bütün maddi olanaklarını, çevresini kullanarak bizi orada korumaya aldı. Bunu nasıl mı anladım? İlk ifadeden sonraki gün, aynı saatler… Hücredeki ablalarım bir şekilde destek olurken, artık bugün herşeye hazır olmamı, cesur olmamı istiyorlar (Nasıl hazır olabilirsin? Nasıl ölmek için dua etmezsin?) Zaten  duyulan çığlıklar feryatlar bizi olduğumuz yerde tüketiyor. İşte yine benim adım. MİNE ŞAHİNKAYA…..

İlk günün yaşanmışlıklarının ve bugün yaşayacaklarımın korkusuyla okul önlüğümün içinde titreyerek çıkıyorum, koridordayım. Geldiğimizden beri duvara dönük duran iki abi var, öyle duruyorlar. Yüzlerini göremiyoruz. Sırtlarında kağıda yazılmış:

OTURAMAZ

KONUŞAMAZ

YİYEMEZ

 Onların yanından geçip büyük bir masanın önüne getirdiler. Bir gün önceki hakaretleri bekliyorum. Ama kimse bir şey demiyor. Sadece beni süzüyorlar. Sessizlik… Daha çok korkuyorum. Ayağını masanın üzerine atmış olan iğrenç adam:  ”Baban aşağıda, birşeye ihtiyacın var mı diye soruyor” (Babam burada, babam benim yanımda, babam yüreğimde çırpıntı yaratıyor…. Yok… Birşeye ihtiyacım yok …Sadece babamın kollarında olmak istiyorum. O güveni yaşamak istiyorum… Diyemiyorum. Rahatlıyorum, bugün bana bir şey yapamayacaklar. Tam o anda masanın arkasında kolileri görüyorum. Boy boy viski şişeleri, yiyecek içecek, masanın arkası hınca hınç dolu. O anda anlıyorum, babam gönderdi bunları….

-                     …r ol git hücrene lan!! derken dönüp son cesaretimle “ babamı görebilirmiyim?” diyorum. Hakaret ve küfürle cevabımı alıp hücreme götürülüyorum. Hücredeki ablalarıma durumu anlatınca, “siz kurtuldunuz” diyorlar. Çünkü aylardır oradalar ve aileleri nerede olduklarını dahi bilmiyor. Biz bu konuda onlardan çok şanslıydık.  Babam sağ iken bu konuyu bir kere dışında hiç konuşmadık. Keşke yaşasaydı, keşke ona duygularımı anlatabilseydim.

Onbeş gün kadar sonra, bizim küçük komünist örgütümüz, Mamak askeri mahkemesine havale edildi. Müthiş sevinçliydik, çünkü orada işkence olmadığını sanıyorduk. Cemseyle Mamak nizamiyeye getirdiler. Tabii arkamızdan babam da geliyordu. Bizle birlikte şubede olan ve hiç yüzünü göremediğimiz yüzü duvara dönük olan, geceleri çığlıklarını duyduğumuz abimiz de oradaydı. Bitmiş vaziyetteydi. Nizamiyede “çocuklar kurtuldunuz” dedi. Burası “cennet” şubeye göre… Adını bilmiyorum…Abim… Yoldaşım… tüm yaşadıklarına rağmen hala bize moral vermeye çalışıyordu. Ona ne oldu bilmiyorum? İsmini bile bilmiyorum…

Bizi aynı gün içinde, babamın albay arkadaşı sayesinde tutuksuz yargılanmak üzere sivil mahkemeye gönderdiler.

Veeee onca günden sonra eve dönüş! Ev akraba hısım dolu. Robot gibiyim. Annem çeşit çeşit yemek yapmış. Kim yiyecek?? Tek istediğim duş alıp yalnız kalmak. Duşta uzun müddet o pisliklerin bakışlarını yıkadım üstümden. Sonra odaya girdim yattım. Necmettin başucumda. Günlerin verdiği yorgunlukla gözlerim kapanıyor, ama beynim yaşadıklarımı tekrar tekrar yaşıyor. Sıçrayarak uyanıyorum Neco yine başımda… Saçımı okşuyor sevgi ile… Gözlerinden yaşlar süzülüyor…Ona bakıyorum. Çocuk yaşımın saf duygularıyla “tercihim doğruymuş” diyorum. Hayat arkadaşım Neco olmalı. Kadına değer veren, siyasetle hiç ilgilenmediği halde beni yargılamayan, o güzel yüreğini gözlerinde taşıyan bu adam eşim olmalı…Ve bana bütün yüreğiyle  soruyor: ”Sana dokundular mı Mine??” İçimden çığlık atmak geliyor. Ama onun istediği cevabı veriyorum. ”Hayır”. Dokunmak mutlaka fiziksel mi olmalı?? Dokunmak.. Evet bana dokundular, ama senin anladığın gibi değil! Nasıl anlatırım? Anlayamaz ki….

İki gün sonra babam da buna benzer sorular sordu. Ne söyleyebilirim?”Bana dokunmadan herşeyi yaptılar” Nasıl anlatılır?? Bu nedenle sustum. Hiç kimseye  yaşadıklarımı anlatamadım. Bunca yıl sonra eşim ve çocuklarımla bu satırları yazmadan bir saat evvel paylaştım herşeyi. Ama babam, canım babam ! Bunları hiç bilmeden öldü gitti. İyi ki bilmedi. … Gözbebeği Mine’sine yabancı gözler değdiğini bilseydi mahvolurdu.

 Bir sene sonra evlendik. Kocam adetleri gereğince beni el öpmeye götürecek. Babam ve annemden uyarılar alıyorum; “ başını ört, büyüklere saygılı ol, aman kızım oralar çok farklı…vs. vs.”( Allah Allah! … Ne farkı var? Orası da bu ülkenin toprağı değil mi?) Yıl 1982. Erzurum’un Oltu kasabasında otobüsten indik. Kasaba mı? Bence burası köy. Oltu’dan köye gideceğiz. Bir minibüse bindik. Başımda eşarp, kulaklarım duymuyor sanki onu takınca. Üstümde uzun BEYAZ bir manto, ayağımda TOPUKLU çizmeler. Aylardan Kasım. Bindiğimiz araç, bizi dağların ortasında bıraktı.-Köy nerede? Dedim.-Biraz yürüyeceğiz, dedi eşim.Issız, göz alabildiğince uzanan kıraç dağlar… “Aman tanrım, ben nerelere geldim” diye içime bir korku düştü. Hafiften ahmak ıslatan yağıyor. Dağların arasından bir toprak yolda yürümeye başladık. Yürüyorum, yürüyorum geriye dönüp bir bakıyorum, arpa boyu yol gitmişiz. Minibüsten indiğimiz asfaltı halen görüyorum. Çenem hiç durmuyor; “Köy nerede?... Daha çok mu?...Hani az yürüyecektik?...vs…” “Şu dağların arkası” diyerek eşim hedefi gösteriyor. Ama o dağların arkasına bir türlü ulaşamıyoruz ki…Ayağımda ki çizmeler artık yerinden kalkmıyor, bu çamur da öyle ağır ki!... Kilolarca çamur…Üstümde ki beyaz manto artık beyaz değil, çamurdan grileşti.Baktım bir dere!...Üzerinde köprü yok. Sular gürül gürül baharın yağmurlarını taşıyor. Eşim paçaları sıvadı, beni sırtında geçirecek karşıya. Bense korkudan donup kaldım, ağlıyorum, “ya suya kapılırsak, annem babam beni nerede bulurlar kimbilir?!!” Önce valizimizi geçirdi karşıya. Sonra beni aldı sırtına, suya girdik. Suyun içinde ki taşlardan ve kuvvetli akıntıdan dolayı yalpalıyor, düşecek gibi oluyoruz. Ben sırtında çığlık çığlığa ağlıyorum. Ama yine de dirençliyim işte…Ben devrimciyim…Burası benim ülkem…Suyu geçtik. Yürümeye devam. Uçsuz bucaksız tarlalar. HANİ KÖY NEREDE? “İşte bak dağın eteklerinde, uzaktan ne güzel görünüyor” diyor eşim.Ama ben bir şey göremiyorum, toprak, her taraf toprak. Kırmızı çatılı ya da çatısı saçtan yapılmış köy evleri arıyorum,“Dumanlara bak” diyor.Evet dumanlar yükseliyor dağlardan. Ama baca ve çatı yok. Evler sanki dağlarla bir. Ama benim gördüğüm köylerde evlerin çatıları vardı!?

ImageYürümeye devam..ayaklarım artık çamurun ağırlığı ile yerinden kalkmıyor. Çok uzakta küçük bir traktör görünüyor tarlanın birinde. Eşim:“Hah işte Şeref emmim tarla sürüyor, şimdi gelir bizi alır” dedi. .Ardından kuvvetli bir ıslık çalarak dağları çınlattı. Traktör bize doğru gelmeye başladı. Şeref emmisiyle daha önce tanışmıştım. Beni ailemden istemeye gelmişti. Çok sevmiştim Onu…( Benimle tanışmanın heyecanıyla bir bardak çayı bir yudumda içmiş ve yanmıştı. Çok gülmüştük.)Traktör geldi. Şeref emminin gülen o güzel yeşil gözleri sevgiyle kucakladı beni.-Benim gelinim nerelere gelmiş?Ceketini çıkardı, traktör tekerinin üstüne serip beni oturttu. Artık çok rahatlamıştım. “ohh çamurdan kurtuldum” ( sahi mi?!) Traktörün hareket etmesiyle birlikte, tekerleklerden fırlayan çamurlar yağmur gibi tepemden aşağıya düşmeye başladı. Böylece tek temiz yer olan başım da çamurdan nasibini almış oldu. Olsun zaten çamurdan görünmüyordum. Köyün üst tarafında bir evin önünde durduk Kayınvalidemle daha önceden tanışmıştım. Ama kayınpederimi, görümcelerimi ve henüz ilkokula giden kaynımı ilk kez görecektim. Kalbim küt küt atıyordu.Toprak damlı toprak tabanlı eve girdik. Sevinç çığlıklarıyla karşılandık. İçim biraz rahatladı. Eşim diğer erkeklerle birlikte bir anda ortadan yok oldu. Aynı anda girdiğimiz odanın içi köylü kadınlarla doldu. “Aman tanrım, hiç de vakit kaybetmediler” Gelen her kadın öpmem için elini uzatıyor…Bu kadınların eli kadın eli gibi değil, çalı gibi sert, nasırlı…Konuşuyorlar…Hem de bana bakarak..Arada Kürtçenin de karıştığı bana çok yabancı bir Türkçe…Hiçbir şey anlamıyorum. Sadece göz göze geldiklerime gülümsüyorum. Sevgi ve merakla inceliyorlar beni. Annem ( Kayınvalidem demeyeceğim artık, okuyanlar anlasın diye bu sözcüğü kullandım.) olabildiğince bana tercümanlık yapmaya çalışıyor.Kimse farkında değil, oysa ben küçük bir şok içindeyim. Tamam Batı’nın köylerini beklemiyordum ama bu kadar ihmal edilmiş, bu kadar yok sayılmış beklemiyordum buraları…Ben bunları düşünürken kadınlardan biri kalktı, başımda ki çamurlu eşarbı açtı;“ He seniye, baci şeharlı, ama saçı uzinmiş. Bunlar hep kısa saçlı olir. Güzelmiş gelinin eyi eyi” gibi bir şeyler söyledi. Kendimi hakarete uğramış gibi hissettim. Bana sormadan gelip eşarbımı açıyor, saçlarımı şöyle bir yokluyor, sanki fikrini soran varmış gibi bir de yorum yapıyor…Eşeklerin dişlerine bakıp yaşlarını anlamaları gibi bir şey işte…Yerimden fırlayıp dışarı çıktım, ağlamaya başladım. Eşim sarılarak; “seni merak ediyorlar, onlar için bu çok normal” diyerek beni sakinleştirdi.

 Kayınvalidem… Annem… Çok özel bir insandı. Okuması yazması yoktu. Onunla ilk tanışmam Neco’nun bekar evinde, istemeye gelmelerinden bir gün önce olmuştu. Beni öyle merakla incelemişti ki ! Ama o anda bile aramızda görünmez bir bağ oluşmuştu. Ertesi akşam beni istemeye geldiklerinde hiç konuşmamıştım. Onlar gittikten sonra annem kayınvalidem için çok üzülmüştü. Meğer saatler boyunca koltuğun tahta kısmında oturmuş… Köye gittiğimde altı tane yaşıtım sayılacak görümcem olmasına rağmen, bana en çok destek olan annem olmuştur. Köye şehirden giden ilk gelin bendim. Aileye herhangi bir laf gelmesin diye başımı örtüyor, uzun etek giyiyordum. Başımı örtünce kulaklarım duymuyordu. Başımdaki tülbenti kulaklarımı açık bırakacak şekilde yapıyor, öyle geziyordum. Annem benim bu rahatsız durumumu hemen algıladı. O cahil köylü kadını olarak tanımlanan  kadın : ” Allah senden razı olsun, buraya geldin bize bir laf söyletmedin, herkes senin şehir kızı olduğunu biliyor, aç başını, yeter bilen bilir bilmeyene de uğurlar olsun” dedikten sonra başımdaki tülbenti çekti aldı. Bu olay onunla ilişkimi daha da pekiştirdi. O hep benim annem oldu, ben de onun kızı. Kanser tedavisi görürken gelip yanımda olduğu dönemler ve köyde ölmesinden bir gün önce sabaha kadar dizimde yatması, onun saçlarını okşamam… O yaşadıklarıyla değme üniversiteliden daha çok kendini geliştirmişti. Her zaman sevgi ve saygıyla anacağım. Bazen o sevgi dolu sesi gelir kulağıma  “Ayahlaran ölim Mine” 

  Akşam…Herkes gitti, aile kaldı yalnızca. Ama ben hala görümcelerimin yüzünü bile göremedim. Benden utanıyorlar, hemen hemen aynı yaşlardayız hepsiyle, ama benden kaçıyorlar. Bizimle oturup yemek yemiyorlar, sofrayı hazırlayıp kaçar gibi dışarı çıkıyorlar.. Evin hol bölümüne onların yanına gittim. Daha önceden öğrendiğim isimlerinin hangisine ait olduğunu anlamaya ve yakınlaşmaya çabaladım. 

Yemek hazırlanıyor. Bana ve Neco’ya özel tepside geliyor yemek. Ailenin kalanı yer sofrasında. Hayır! Böyle bir şey olur mu? Benim farkım ne ki?  Ben de onlarla birlikte yer sofrasına oturuyorum, onlarla aynı sahana kaşık çalıyorum.

  Kim gelirse gelsin, buralarda işler beklemez. Ertesi gün herkes tarlalara, bahçelere, hayvanların yanına dağıldı. Ben de onlarla gitmek istedim. “Sen çalışamazsın, ellerin ayakların dayanmaz, yara olur” diyerek bana engel oldular.Daha sonra ki günlerde dinlemeyip, ben de onlarla gitmeye başladım.

ImageDikenli hoyrat çalıları bahçe etrafına çektik. Akşamüzeri hep birlikte eve doğru gidiyoruz. Bir evin damının üstünde bir kadın köyü inletircesine bağırıyor:

-         Memelerin yeyim Mineeeem , sen geldin buralarda çalı mı çekiyen?

Utancımdan kıpkırmızı oldum. Sonra o sözün büyük bir sevgi sözü olduğunu öğrendim.  

  Her hafta köyden Oltu’ya alışverişe gidilirmiş. Annem: ”Haydi sende gel” dedi.  Köye gelirken geçtiğimiz suyu düşününce tereddüt ettim. “Korkma kızım, korkacak bir şey olsa biz geçermiyiz oradan? ” dedi “Nasıl gideceğiz peki” diye sordum. Bir traktör hazırlandı. Annem benim için traktörün kafasına yakın yere römorka minderler koydu. Annemle ikimiz geçtik oturduk. Kadınlar erkekler römorka doldu. O da ne?? Danalar kuzular römorkun uç tarafına bindirildi. Annem bunları satmaya götürdüklerini söyledi. Hareket ettik. Yalpalaya sallana gidiyoruz. Annemle ben eleleyiz. Römork çalkaladıkça, elimi sıkarak güven veriyor bana. Dereye geldik. Traktör daldı suya. Çok korkuyorum. Annem eli elimde “bir şey olmaz korkma”diyerek cesaret veriyor. Römork suya girince  ters dönecekmiş gibi yan yattı. Ben çığlık çığlığa bağırıyorum. Benimle birlikte bağıran köylü kadınların sesini duyuyorum. Annem elimi daha çok sıkıyor. Tam bu kargaşada dana ile burun buruna geliyoruz. Aman Tanrım…. Ben bu gözleri bir yerden tanıyorum. “Anne aynı abimin gözleri, abim bana bakıyor sanki” Traktördeki herkes gülmeye başladı. Köyde hala “Mine’nin abisinin gözleri “danalara yakıştırılıyor. Tabii bu benzetme abimin hiç hoşuna gitmediyse de, üzgünüm gerçek bu.

Oralarda yaşam öyle zor ki… Basit bir alışveriş için bile bu kadar zorluklarla kasabaya gidiyorlar. Bunları yaşarken çok doğal karşılıyorlar. Ülkenin diğer tarafıyla buranın farkı o kadar açık ki… O kadar unutulmuşlar ki… Unutulduklarının bile farkında değiller…  

  ImageGördüklerim içimde ki isyan duygusunu daha da arttırdı. Bu adil değil…Bu işkence…Bir lokma ekmek için bu kadar emek…Bu kadar çırpınma, didinme didinme… Burada işleri makineler yapmıyor. Toprak anadan tırnaklarıyla ekmeklerini almaya çalışıyorlar. Elektrik yok, yol yok, kızlar okumuyor…İşte bunları görünce, ne için mücadele ettiğimiz kafama balyozla vurulmuş gibi daha da iyi anlaşılır hale geldi. Görmeden, neler yaşanıldığını bilmeden mücadele etmek, kör dövüşü gibi geldi o an bana.  Bu sevecen, geniş yürekli, dost canlısı insanlar, yaşadıkları ülkenin hiçbir nimetinden eşit şekilde faydalanamıyorlar, ama yine de devlete ve millete şükrediyorlardı. İşin ironik tarafı ise, kendileri için savaşan insanları, devrimcileri, bu ülkenin, kendilerinin düşmanları gibi görüyorlar. Çünkü onlara koministlerin namussuz, vatan haini, düşman oldukları şartlandırılmış. Aslında oralarla ilgili anlatacak daha o kadar çok şey var ki! Şimdilik bu kadarını anlatarak bırakacağım. Şimdi o köyde elektrik var, yol var. Ama kızlar halen okutulmuyor. O köyde artık tırnaklarıyla bile çiftçilik yapamıyorlar. O köyde artık dağlarda koyunlar, kuzular gezmiyor. Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi ektikleri biçtikleri ürünleri satamıyorlar. O köyde artık yaşlılar yaşıyor. O köy artık sadece toprağını bırakamayanların köyü…….    

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
Elinize sağlık; Tek nefeste okuduğum bu güzel makalenin imla ve dil kurallarına bakmıyorum.Zaten anlamamda.Ancak ben makalede aldığım haza bakarım.Daha önce yarı yarıya okuyup zaman kaybetmemek düşüncesiyle attığım yaınlanmış kitaplar olmuştu.Bu makaleyi neden eksik yazmışsınız onu anlayamadım.Onca yaşamışlığın üzerine köye bulaşan bir kişi, bu makalede kelimelere nokta koyamamalıydı yani romanlaştırmalıydı diye düşünüyorum. Tahminime göre güzel denemelerin olmalı.Başarılarının devamını diliyorum. Rafet CANPOLAT
Gönderen Rafet CANPOLAT on Saturday, 19 June 2010 at 9:27


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: GİTMESEK DE, GÖRMESEK DE O KÖY BİZ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right