MİNARESİZ CAMİ YUMURTASIZ OMLET Topu topu dört minarenin bulunduğu İsviçre’de yeni minare yapımının referandumla yasaklanması aklıselim sahibi herkesi kaygılandırdı.
İster içtenlikle ister siyaset icabı takıyye kabilinden olsun, Avrupalı siyasetçiler, sonucun ayrımcılığı ve düşmanlığı körükleyeceğinden endişe ettiklerini söylüyorlar. İsviçre Dışişleri Bakanı Micheline Calmy Rey, referandumdan çıkan sonucun kendisini şoke ettiğini söyledi. Katolik dünyasının sözcüsü Vatikan bile, referandum sonucunu “din özgürlüğüne ve göçmenlerin bütünleşme sürecine ciddi bir darbe” olarak nitelendirdi.
İsviçre Adalet Bakanı Eveline Widmer-Schlumpf’un “Bu İslamiyete karşı bir referandum değildi!” açıklaması biraz takıyye kokuyor. Dünya âlem biliyor ki, minare İslamın simgesidir ve yapılan oylama bal gibi İslamiyete karşı bir referandumdu! Elbette doğrudan İslama karşı propaganda yürütülmedi. Propaganda “bombacı, intihar eylemcisi, namus(suzluk) cinayetçisi, kadını çarşafa sokucu, kadınları sünnet edici ilkel bir yaratık” imgesi üzerinden yürütüldü. En çok bilinen propaganda afişinde minare ve çarşaflı kadın yan yana görünüyordu. Sonuçta minare yasaklandı. Şimdi Fransa, İtalya, Hollanda, Danimarka ve Avusturya’da da benzer referandumların gündeme gelebileceğinden söz ediliyor. Oxford Üniversitesi profesörlerinden Tarık Ramazan’a sorulursa, minare yasağı İslam paranoyasına teslim olan Avrupa'nın içinde bulunduğu kimlik krizinden kaynaklanıyor; Avrupa çokkültürlülükten uzaklaşıyor. Ramazan, “korkutucu İslam” görünürlüğünde Müslümanların da sorumlu olduğuna dikkat çekiyor. (Radikal, 1 Aralık 2009) Ramazan’ın söylediklerinde haklılık payı yüksek. Hıristiyan dünyası çifte standartla sakatlanmış ve İslami görünürlüğü paranoyaya çevirmiş olsa da, “korkutucu İslam” imgesinin oluşmasından İslam dünyası da sorumlu. İslam dünyası terörle arasına kesin bir çizgi çekmedi. Öyle ki İsviçre referandumunda Başbakan Erdoğan’ın da kulakları çınlatıldı; “minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker” dizeleri propaganda malzemesi olarak kullanıldı. Medeni Kanun’u ithal ettiğimiz İsviçre ve Avrupa medeniyet sınavını geçemese de, aynı sınavda bizim de yüzümüzün ak olduğu söylenemez. En basitinden, İslamın barış dini olduğu yolundaki savunuya karşılık, “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır.” (Maide, 51) ayeti ortada duruyor; dinlerarası diyalog ve hoşgörü pratikleri inandırıcılık kazanmıyor. Değil, başka dinlerden yeni ibadethane açılımı, aynı dinden Alevilerin cemevlerine karşı bile yadsıyıcı, baskıcı politikalardan vazgeçilmiyor. İsviçre referandumu belki de hayırlı oldu. Umulur ki, Hıristiyan dünyasında zaten mevcut olan ayrımcılığı ve düşmanlığı resmileştirerek, telafi edici düşünce ve girişimleri tetiklemiş olsun. Laiklik aslında gerçek anlamda din ve vicdan özgürlüğünün de güvencesidir. Umulur ki, şimdi İsviçre referandumunu “çağ dışı, ilkel bir anlayışın tezahürü” olarak nitelendiren Başbakan Erdoğan da, “Millet isterse laiklik elden gidecek” söyleminin samimi bir özeleştirisini yapar; temel hakların referandum konusu yapılamayacağı bilincini edinir. Bu referandum daha çok konuşulur. Şimdilik bir fıkrayla vedalaşalım. Dinlerarası diyalog konferansında söz dönmüş dolaşmış, hak yolunda kullanılmak üzere para toplanmasına gelmiş. Haham demiş ki, - Topladığımız paraları 5 metre öteye çektiğimiz çizgiye doğru fırlatırız. Çizgiyi geçenleri hak yolunda kullanırız; geçemeyenler bize kalır. Papaz demiş ki, - Biz de kilisede topladığımız paraları 5 metre ötedeki kavanoza atarız; kavanoza girenleri hak yolunda kullanırız, girmeyenler bize kalır. Gözler bizim imama çevrilmiş. İmam da demiş ki, - Biz de topladığımız paraları denize doğru fırlatırız; suya düşenler Cenabı Hakk’a, düşmeyenler deniz fenerine... Sadece bir fıkraydı. Bugünlerde internet ortamında dolaşıyor. Türkiye öyle bir kutuplaştı ki, fıkralar bile artık bu kutuplaşmanın parantezinde baskı altına alınıyor ama olsun. Mizahsız ve fıkrasız kalmayın. Rahmi Yıldırım 7 Aralık 2009 |