Babaannem üç lisan biliyordu. Biri 11-12 yaşına kadar öğrendiği Kürtçe, ikincisi o yaşlarda gelin gittiği maçlarda "yallah tazyik" diye bağıran koca evinde, Arapça. Ömrünün son onsekiz senesini geçirdiği bizde, Türkçe. Kimi onun ağırlığınca altına alındığını; kimiyse, yaşı kadar altın takılıp bir o kadar altın zincir takıldığını söyler. O kendisine takılan altınları çoktan unutmuştu. Belki de "sana kurban olsun bey " diye evden bir boğaz eksilir diye verivermişlerdir el kapısına. Bir-iki saatlik yol artık aşırı aşırı memleket olmuştu onun için. Öylede söylenirdi. Doğru mu değil mi anımsamaz. Tıpkı anasının- babasının- topraklarının unutturulduğu gibi. Hiç bir şekilde konuşturulmayıp içine gömdüğü ana dili kürtçe gibi. Ona "vara" "gel" diye seslenirler, gelir "deho" dediklerinde geri çekilirmiş.
Zamanla gittiği evin, yörenin adetlerine, diline ilişkilerine alışmış. En becerikli olduğu temizlik, dağlar gibi elde yıkanan çamaşırlar, yemek. Bunlar çoğaldıkça, anne- baba-köy, hepsi uzaklaşmışta uzaklaşmış. Tıpkı kadınların bir araya toplanıp (zıkkım içesice kocalarına) kaçak tütün ve kaçak sigara kağıdıyla elde sardıkları sigaraların içim dumanları gibi geçmişi kaybolmuş gitmiş. Babasına çok düşkünmüş ama o da Çanakkale’ye mi ne, yoksa balkan harbine mi ne gitmiş. Sadece gitmiş. Komşunun kocası Yemen'den bitler içinde dönmüş de onun babası dönmemiş. Bitli mitli döneymiş ya. Şehit oldu demişler. Şehidin anlamını çözemeden evlenmiş. Eltileri Ermeni imiş. Kürt-Arap-Ermeni. Hah bir ben eksikmişim, Türk. Anlatırdı nedenini. Ne olduysa kaçak baskını gibi (sen kitapları yakıyorsun, bizde ipek halıları, kumaşları, kaçak içki, ne varsa az yakmadık derdi) bir gün evler basılmış. Birileri evinize kaçanları vermezseniz sizi de götürürüz demişler. Verilen verilmiş. Verilmeyenler ikinci üçüncü eş, yani elti olmuşlar. Adamlar, şeyhler, şıhlar hükümet korkusundan mı işlerine geldiği için mi bilinmez, hoca nikahlı karılarının üzerine belediye nikahını basmış bunlara. Mutlaka hükümet korkusudur tabi. Oralarda bazıları çocuklarına kuvvetli olsun diye Hükümet adı bile koymuş. Nikâhlı eşlerden olan çocuklar okutulmuş. Diğerleri, kavaklığa oduna ya da Mezopotamya ovasında sabana, buğdaya sürülmüş hal hatır sorulmadan bir tarafa itilmiş. Ermenice’nin bir harfini bile çocuklarına öğretemeyen analarının hükmü geçmez olmuş. Ana dilleri top yekûn Arapça olan bebeler okuyupta Hükümette iş tutunca, nedense Türkeş'çi olmuş. Neyse ne, biz babaannemize gelelim. Neden aldığı bilinmez, eşi ona hiç yaklaşmamış. Çocuğu da olmuyor diye de yanına hısım akraba kadınlarını katıp onu kendisine kız istemeye göndermiş. Babaannem ne kadar ağlayıp üzüldüyse, kocası beraberlikten kaçamamış. Hamile kaldığı içinde karşı taraf kızını vermemiş. Sonrasında babaannemin dördü sağ oniki çocuğu olmuş. Yaşı ilerledikçe sırtında kırılan değnekler artmış. Yolunmaktan tepesinde saç kalmamış. Doğurduğu erkek çocuklarda onu hedef tahtası yapmışlar. Ne elti çocukları kalmış bakmadık, ne akrabalar. Genç gelinken çıkarılmadığı aşiret sofralarının zamanla baş hizmetkarı olmuş. Çökmüşte çökmüş. Onu çökertmeye çalışanlar Allahın emri ya, ölünce memleketinden duyan kardeş çocukları gelip onu bulmuşlar. Kendisinden sonra doğan kardeşleri çoktan ölmüşmüş. Gelen kardeş çocuklarının dilinden hiç bir şey anlamamış. Oralılalarla evlendirilmişler de kem küm birbirleriye anlaşır olmuşlar. Hem yetim hem öksüz annemle ağlayıp gülen; ortak insanlığı ve sosyal acıları olan babaannem artık evimizin bir parçası oldu. Kime nasıl hitap ediyorsak o da onları öyle çağırdı. Diğer evlatlarının da çocuklarına bakan babaannem, torunlar büyüdükçe kaldığı evlere sığdırılmamaya başlanmış. O asil kadınla annem birlikte çocuklarıma yüksünmeden baktılar. Beni ve torunlarını, ailemi çok seviyordu. Arapçasını sadece kuran'ını okurken kullanıyordu. Çocuklarına ana dili Kürtçe’yi hiç öğretememişti. Bir harf bile bilmiyorlardı. Öz be öz yavrularının ana dili Arapça’ydı. Türkçeyi okullarda öğreniyorlardı. Oralara giden memur, öğretmen Arapça öğrenmezse onlarla iletişim kuramıyordu. Eve kağıt tomarlarıyla gelirdim. "babanne, bunlar çalışan annelerin çocuklarına devlet parasız bakım evi ve iş yerlerinde süt emzirme odası açılsın " diye. Bir diğer gün " babanne savaşlara hayır demek için". "Babanne, işçinin emekçinin bayramı için". "babanne 8 Mart'ta işçi kadınları yakmışlar".."...Nal'e aleyken. Kelbin kelp bunlar..." Türkçeyi aksan dışında bizlerden iyi konuşur anlar oldu. Hiç unutmam Tandoğan’da abluka altına alınmış pahalılıkla işsizlikle açlıkla mücadele mitinginde; sen git, polis panzerine ne zamandır sakladığı "Yaşasın l Mayıs" pulunu, bir başkasına "Atom bombasına hayır. Çocuklar ölmesin, şekerde yesinler" pullarını yapıştır. "ah romatizmalarım olmasa daha neler yapardım diye hayıflan. Ah bir de baktığı çocukların, torunların Türkeş'e gitmesine hayıflanıyordu. Len, sen nire, o nire, diyordu. "Naley aleykümetün". Torunlar, akrabalar birbirlerini vursun istemiyordu. İşte eltlier, işte kendi, işte biz... Babaannemizi çoktan kaybettik. Diğer çocuklarından olan torunları gibi bizde ona ailemizin gerçek bir babannesi olduğu için hep babanne dedik. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmedi. Aslında o muhterem kadın, benim kayınvalidemdi. Kürttü. Seni hiç unutmadım, unutturmayacağım üç dil bilen babanne. Ya heey keçe kurdane, ya heeey keçe kürdanne babaanne.. . Böyle babaannelerimizin çok olması dileğiyle Gülderen GÜRCAN |