left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 10 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
DAĞDAKİLER Yazdır E-posta
Yazar Kadri GÜRSEL   
Saturday, 21 November 2009

 DAĞDAKİLER

17 Nisan Pazartesi öğleden sonraydı... Kadınlı erkekli 25-30 kadar PKK'lı, Karker'in etrafında toplandı. Herkes silah ve sırt çantasını alıp gelmişti. Makineli tüfekler ve roketatarlar gözüme ilişti. Bir harekete hazırlandıkları belli oluyordu.
Karker, çevresinde bağdaş kurmuş oturan topluluğa hitaben konuşmaya başladı. Kürtçe konuşuyordu tabii... Uzaktaydık, konuşmanın içeriğini anlayamadık. Sesinde direktif verir gibi bir hava vardı. Ayaktaydı, hemen arkasında takım komutanı Dijvar duruyordu. Bir on dakika kadar konuştu. Sonra sözü Dijvar'a bıraktı.
Dijvar'ın kısa konuşmasının ardından bütün bölük noktanın ortasındaki düzlükte toplandı. Dijvar ve diğerleri, önlerinde yan yana dizilen arkadaşlarının ellerini teker teker sıkarak geçtiler, birerli kol oluşturup batı yönüne doğru yürüyüş başlattılar. Birkaç dakika sonra gözden kaybolmuşlardı.
Sonradan öğrendik ki, "sürü kaldırmaya" gitmişler. On saatlik mesafede, bir korucubaşının sürüsüymüş. "Korucubaşı Baho"nun sürüsü... "Baho", Bahattin... Soyadının Altuğ olduğunu sonradan öğrendim... Güçlükonak'ın belediye başkanı aynı zamanda... Güçlü-konak, Gabar'ın zirvesinden görünüyor. Kasaba irisi... "Sizin geldiğiniz yerler," dedi Mazlum... Dicle kıyısına yakın.
"Korucubaşı Baho" bölgenin güçlü adamıymış. Emrinde yüzden fazla korucu varmış. Sürüsünü kaldırırlarsa prestijine büyük darbe inermiş.

Mazlum, "Baho"nun sürüsünü kaçırmaya böyle bir siyasi içerik atfediyordu. "Baho" en değerli varlığı olan hayvanları elinden alınarak cezalandırılacak...
Hoş, PKK düşman olarak gördüğü korucuları her zaman hedef aldı; onların köylerini bastı, ailelerini öldürdü, evlerini yaktı, sürülerini kaçırdı. Bunu siyasetinin bir parçası haline getirdi.
Ama bu sefer onları sürü kaldırmaya sevkeden temel neden siyaset değil, maişet idi... Çünkü Gabar'dakiler hissedilir bir erzak sıkıntısı çekiyorlardı. Sadece benim gözlemim değil, kendileri de kabul ediyordu bu durumu. Sabah, öğle, akşam, tek gıdamız sac ekmeğine katık yaptığımız yağsız bulgurdu. Bir de unutmamak lazım, çaya attığımız şeker vardı. Belki, bunlar da tükenmek üzereydi.
Bölgede koruculuğu kabul etmeyen bütün köylerin boşaltıldığını söylüyorlardı. Bu durumda et yemek için tek adres Baho'ydu tabii... Gittiler... Aradan bir gün geçti. Ertesi geceyarısı uykumuzdan patlamalarla uyandık. Yanımızda Mazlum vardı. Telsizini açmış, dinlemedeydi. Uzaktan, yukarılarda bir yerden, Karker'in sesini duydum. Bağıra çağıra telsizle konuşuyordu... Sesinde heyecan vardı. Uyku sersemi, yattığım yerden doğrulup Mazlum'a sordum "Ne oluyor?" diye.
Dijvar bin baş hayvanı kaldırmış, getiriyormuş... Korucular peşlerine düşmüşler... Dijvar bunlara "pusu atmış". Gabar'a tırmanışa geçtiğimiz noktada boş bir köy vardı. Tam orada... Çatışma çıkmış. Duyduğumuz patlamalar koruculara atılan roketlerin sesleriymiş...
Çevrede, Karker'in çın çın öten sesi dışında gerginlik belirtisi göze çarpmıyordu. Telaş, panik falan... Demek emniyetteydik... Korkmak için bir neden yoktu. Kendimi rahat ve güvende hissettim. Fatih de öyleydi sanınm. Yattığımız yerden doğrulmuş etrafımızı seyrediyorduk, o kadar... Aşağıda roketler birbiri ardına patlıyordu. PKK'lılardan biri yanımıza geldi, "Yahu," dedi, "şu yukarıdan çatışma fotoğrafı çeksenize, mermiler ne biçim uçuyor"... Fatih oralı olmadı. Mazlum, "Amma meraksız gazetecilersiniz," diye lafa girdi, şaka yollu.
Karker Kürtçe emir yağdırıyordu aşağıdaki adamlarına. Mazlum'un telsizinden de duyuyorduk. Derken, telsizden Türkçe konuşan birini duyduk:
"Keçi hırsızı kurmay, teslim ol da keçi çalmaktan kurtul!" "Fındık karakolunun subayıdır bu," dedi Mazlum. Bulunduğu¬muz noktaya en yakın askeri birlikmiş Fındık... Karker cevap verdi:
"Erkeksen sen gel de teslim al. Asıl sen bana teslim ol! Tamam?" Fındık'tan cevap: "Gel çorba içelim, soğan ekmek yiyelim..."
"Bak, Diyar'ın hepinize selamı var..." 
 
Mazlum, hemen açıklıyor. Diyar, PKK'dan kaçarak Fındık'a teslim olan bir "unsur"muş.
Telsizdeki subay, genç biri; aksansız bir Türkçe'yle konuşuyor:
"Sen var ya, Kürt halkının düşmanısın. Ne istedin adamları aç bırakmakla, keçi hırsızı!"
"Ben var ya, müslüman değilim; gavurum ha! Gavur, gavur var ya... Tamam?"
"Keçi hırsızı, bırak bu işleri; gel çorba içelim..."
"O ihanetçi namussuzların keçilerini kebap yapacağız... Kebap yiyeceğiz, tamam?"
"Boşver bu işleri, teslim ol, gel soğan ekmek yiyelim..."
"Ulan Fındıke, bende havan var, biksi var, bisving var..."
Karker bunları söyledikten sonra Tansu Çiller hakkında ağıza alınmayacak küfürler etti. "Tansu," diye söz ediyordu.
"Terbiyesizleşme keçi hırsızı," diye cevap verdi telsizdeki ses...
Mazlum, yüzünde mahcup bir tebessüm, "Ağzı da çok bozuktur," dedi Karker için.
Telsizdeki ses çağrısını tekrar etti:
"Keçi hırsızı kurmay gel teslim ol!"
Karker Tansu Çiller hakkında ağır küfürler ederek cevap verdi buna.
Mazlum araya girdi; Türkçe, "Karker, boşver oyalama yapıyor," dedi. Karker küfüre devam edince bu defa Kürtçe konuştu.
Ama ne fayda, Karker hızını alamamış olacak ki, beş-on dakika daha küfür edip durdu. Telsizdeki ses ise aynı alaycı üslupla küfürlere "teslim ol" çağrılarıyla cevap verdi.
Sonra, başka bir ses araya girdi. Belirgin bir yöre aksanıyla Türkçe konuşuyordu:
"Ulan senin ne anan vardır, ne baban vardır, ne karın vardır, ne çocukların vardır!"
Sesin sahibi orta yaşı geçkin olmalıydı. Davudi ses tonuyla, ağır ağır, kelimelerin üzerine basa basa konuşmuştu. Yorgun ve kederliymiş izlenimi bıraktı bende. Kimbilir? Belki de "Korucubaşı Baho" idi konuşan...
Karker çın çın öten sesiyle cevap verdi:
"Vatan içindir, ulan namussuz!"
Adamın sesi bir daha duyulmadı.
Telsiz atışmaları birden, bıçakla kesilmiş gibi sona erdi.
PKK sürüye el koyunca, korucu aileleri, kadın erkek, çoluk çocuk şuursuzca peşlerine düşmüş. Sürü giderse aç kalacaklar... Bunun telaşı... "Yazık," dedim.    Mazlum, yüzünde müstehzi bir tebessüm, beni onaylar gibi yaptı "He ya, yazıktır," dedi.
 Çatışma bir süre sonra kesildi. Ateşe odun attık ve yeniden uyuduk. Uykum çok uzaktan gelen patlamalarla bölündü. Art arda birkaç patlama oluyor ve sonra bunu uzun süren bir sessizlik takip ediyordu. Bir anlam veremedim...
Sabah Karker'in sesine uyandım. Geceyi uyanık geçirmiş, yukardan inmemişti galiba. Yine telsizle aşağıdakilere emir yağdırıyordu.
Mazlum, "Adam zır cahil ama şaşılacak bir askeri dehası var... Beş kilometre öteden, oraya değil şuraya mevzilenin diye emir veriyor," dedi Karker hakkında.
 Demek Dijvar ve adamları geceyi aşağıda geçirmişti. Sürüyle birlikte... Muhtemel bir operasyona karşı hazırlık yapıyorlardı.
Mazlum asker telsizi dinliyordu. Gece Karker'le atışan subayın sesine benzeyen bir ses "Kargalar dün gece sekiz kişi vurmuş," dedi. Karga", telsiz haberleşmesinde PKK'ya taktıkları ad... Vurulan sekiz kişi kargalarla çatışan korucular... Yanımızdakiler koruculara kayıp verdirdiklerini duymuşlardı ama tam sayısını bilmiyorlardı, öylece öğrendiler. Memnun oldular. Telsizdeki ses karşısındakine "Başınız sağolsun," dedi. Kahvaltı niyetine bulgurumuzu yiyip çayımızı içtikten sonra Mazlum bizden, daha önce de bir gece geçirdiğimiz mağaraya gitmemizi, orada öğlene kadar bekleyip operasyon olmadığı takdirde geri gelmemizi istedi. Refakatçi olarak bir şervan verdi.
Yanımıza demlik, su, çay ve şeker alıp mağaranın yolunu tuttuk. .  Mağaranın ağzı kuzeye baktığı için güneş almıyordu, içerisi soğuk ve nemliydi. Buna rağmen içeride beklemeye mecburduk; böyle hassas bir anda ortalıkta görünmek tehlikeli olabilirdi bizim için.
Şervan ateş yaktı, çay suyu kaynattı ve demledi. Asık suratlı bir çocuktu. Bize karşı mesafeli duruyordu. Adı Mikail'miş; on yedi yaşındaymış. Kıdemi iki yıl...
Çaylarımızı içtik; sigara sardı, uzattı... Dağda diyalog kurabildi¬ğim herkese sorduğum bir soruyu, yumuşamıştır zannederek ona da sordum: "Mikail, PKK'ya neden katıldın?"
Şöyle bir baktı; küçümseyici bir eda ile, "Keyiften!" dedi...
Ben bozuntuya vermeyip tebessüm ettim; Fatih'le göz göze gelip gülüştük. Beni tersleyen ne de olsa bir çocuktu. Alınganlığın lüzu¬mu yok diye düşündüm.
Cesaretim kırılmıştı, artık Mikail'e kişisel sorular soramazdım. Ama Mikail neden sonra, belki de nezaketsizliğini tamir etmek için kendisinden bahsetmeye başladı.
İki ay önce bir çatışmada sol ayak bileğinden yaralanmış. Şarapnel isabet etmiş...
Eliyle doğuyu gösterip "Hastaneye götürmüşler, ameliyat etmişler, iyileşmişim," dedi. "Nasıl bir hastane bu?" diye sordum. "Dağdadır, doktor, hemşire hepsi vardır," dedi.
Bu hastanede on kadar yatak varmış... Mikail bir çadırda tedavi görmüş. Anlattıklarından çıkardığım kadarıyla Mikail'e lokal anestezi yapmışlar, serum falan da vermişler. Onunla aynı çatışmada yaralanan bir arkadaşı halen bu hastanede tedavi görmekteymiş.
Bir ara gözüm Mikail'in el bombalarına takıldı. Kurma kollarını bastırıp gövdelerine bant ile sıkıca bağlamıştı. Baktığımı görünce, "Böyle bağlarsan patlamaz," dedi. Emniyetli olsun, fünyenin halkası yanlışlıkla çekilse bile bomba patlamasın diye bantlamış. Bir tanesini eline aldı, "Bu var ya," dedi, gözlerini üzerime dikerek; "bir mevziyi tam imha eder". El bombasını elinde tartıp, şöyle bir havaya attı, tuttu. Ardından özenle palaskasına astı.
Sonra sustu. Sırtını mağaranın duvarına yasladı, bacaklarını karnına çekti ve anında uykuya daldı. Tüfeği bir metre ötede, bir kayaya dayalı duruyordu.
Kendimi hiç de iyi hissetmiyordum, içimde soğuk algınlığı habercisi ürpertiler, vücudumda bir kırıklık, bir titreklik... İki gece üst üste ateşin uzağında uyumuştum. Çok üşümüştüm tabii... Kursağımıza doğru dürüst bir şey girmediğinden vücut direncim iyice düşmüştü zaten. Kendimi öyle berbat hissediyorum ki, biri şöyle üzerime kuvvetle üflese yorgan döşek hasta olacağım... Bu soğuk ve nemli yerde biraz daha kalsam belki ona da gerek kalmayacak...
Baktım, cebimde iki tane aspirin bir tane de soğuk algınlığı ilacı kalmış. Çay bardağında eritip içtim onları. Sonra dışarı, tuvalete çıktım. Temizlik için Kuzey Irak'a giderken yanıma aldığım Çelik harekâtı ile ilgili AFP haberlerinin kâğıtlarını kullanıyordum. Onlar da azalmaya yüz tutmuştu ya... Daha çok Fatih'in işine yarıyordu bu kâğıtlar. Müzmin ishaldi çünkü... İyi ki o kâğıtları almışım yanıma. Almasaydım ne yapardık sonra? Yaprak falan kullanırdık herhalde
 
Kendimize öğlene kadar süre koymuştuk. Saat on ikiye kadar ça¬tışma çıkmazsa döneceğiz. Saat on iki oldu, çatışma çıkmadı, Mikail'i uyandırıp döndük.
Ortalık sakindi. Mazlum'u gördük, bir ağaca yaslanmış dinleniyor. Karker görünürde yoktu. Mazlum asker telsizinden "Bırakın yesinler keçileri," dendiğini duymuş. "Öğlene kadar gelmezlerse hiç gelmezler," dedi. Asker genellikle operasyona gün doğumuyla başlarmış. Gün ışığından azami ölçüde yararlanmak için...
Bu arada Dijvar'ın takımı sürüyle birlikte yola çıkmış, geliyormuş. Dört ila beş yüz baş hayvan varmış sürüde... Bin baş diye duymuştuk ama; demek biraz abartmışlar...
Bir-iki saat geçmeden Dijvar'ın adamlan birer ikişer sökün etteye başladılar. Omuzlan çökmüş, mecalleri kalmamıştı. Yüzlerinden yorgunluk akıyordu hepsinin. Kolay değil tabii, gece boyunca on saat yürü, sürüyü al, geri dönüş için bir o kadar daha yürü; sonra çatışma ile geçen bir uykusuz gece daha, ardından zorlu bir tırmanış... İnsanı tüketir...
Gelenlere bulgur ve su verildi. Karnını doyuranlar yere serilip sızdılar.

Artakalanlar koyun ve keçiler ile çıkageldiler. Ortalık melemelerle şenlendi. Herkesin yüzü güldü. Sürü, kamp yerinin ortasındaki genişçe alanı kapladı. Göz karan üç yüz baş kadar koyun ve keçi vardı, ama asla beş yüz değil.
Sürü gelince gevşeyiverdiler. Çay, sigara, sohbet... Rahtlar çıkarılldı, ayaklar uzatıldı...
Hemen bir keçi seçildi ve oracıkta boğazlandı. Hayvan boğazlanırken acı acı meledi. İş uzun sürdü; bir avcı bıçağıyla yapıyorlardı. Yeterince keskin değildi sanırım...
Hayvanı kesen, adı Cemşit idi, işini yaparken gülüyordu. Çevresindekiler de... Kasapların meslek icra edişine sadece kurban bayramlarında ve adağın yerine getirilmesinde tanık olmuş biri olarak bu durum tuhafıma gitti. Onlar koçlan kurban ederken yüzlerinde donuk bir ifade olurdu.' Bu işi gülerek yapan birine daha önce hiç rastlamamıştım. "Belki," diye düşündüm sonra böyle gülebilmesi, hayvan kesmenin onun için küçük yaştan itibaren sıradan, gündelik bir iş olmasındandır; köyünde hayvancılıkla uğraştıysa
Hayvanın işkembe ve bağırsaklarını bir tarafa attılar; üzerine sinekler üşüştü. Kellesi bir ağacın dibinde, postunun yanında duruyordu. İki kadın hemencecik keçinin etlerini kemiklerinden sıyırmaya başladı. Akşama et yiyecektik.
Mazlum, Dijvar ve Cemal ile oturmuş çay içiyorduk.
Dijvar, suratında utangaç bir tebessüm ile sordu:
"Sen hiç domuz yemiş misin?"
Kayıtsız, "Yedim," diye cevap verdim.
Güldü. İşlemekten zevk aldığı bir günaha ortak bulmuş da seviniyor gibi... Alçak sesle;"Üff, eti güzeldir ha! Burada vardır, geçen ay avlamışız bir tane," dedi.
Helikopter sesi duyduk. Önce önemsemedik; bölge üzerinden günde en az yedi-sekiz defa helikopter geçiyordu zaten. Geçip gidiyorlardı... Helikopterin sesi kilometrelerce öteden duyulduğundan PKK'lılar için gizlenmek, tedbir almak nasıl olsa kolaydı. Hem de çok yüksekten uçuyorlardı. Kamp ateşinden duman çıkmaz ve kımıldanmaz ise bu arazi koşullarında yerdekileri tespit edebilmeleri mümkün değilmiş. Bu yüzden bir helikopter çok yaklaşmamışsa pek aldırış eden olmuyordu.
Bazen helikopteri göremezdik bile, tepelerin ardından geçerlerdi. Helikopter bir tehdit mi değil mi, tamamen sesine kulak dikerek anlıyorlardı. Motor sesi çok yükselmedikçe mesele edilmiyordu. Ses çok fazla yükselmeden azalmaya başlamışsa kafalarını bile çevirip bakmazlardı. Bu, helikopterin çok uzağımızdan geçip gittiğinin işaretiydi. Ses giderek yükseliyorsa, haliyle bundan helikopterin bölgeye yaklaşmakta olduğu sonucu çıkar ve etraftakiler  hareket etmemeleri için uyarılırlardı. Ses azalmaya başlayınca, her şey normale dönerdi.
Yine bekledik, nasıl olsa geçer gider diye... Ama olmadı. Tam tersine ses giderek yükseliyordu. Ben ufku taradım, bir şey göremedim. Oysa ki görmeliydim, yaklaşıyordu çünkü... Yaklaşıyordu ve biz onu göremiyorduk.
Baktım çevredeki PKK'lılara hâlâ oralı değiller. Ama ben huylanmıştım... Dağdakilerle olan zoraki beraberliğim sırasında başıma bir bela gelmesi en büyük korkumdu. Ne PKK'lı diye vurulmak, ne de PKK'lılar tarafından vurulmak... Hiçbir biçimde ölümle yüz yüze gelmek istemiyordum...
Ses kuzeybatıdan, PKK'lılann "Tepe-i Zaman" dedikleri, bir-iki kilometre mesafedeki yüksek, heybetli tepenin ardından geliyordu. Bunu sezinlememin üzerinden on saniye geçmedi ki, bir helikopter tepenin ardından peydahlanıverdi. Dikkatle baktım... Zarif, ince uzun bir siluet... Bir Cobra'ydı bu... İliklerime kadar ürperdim.
 
 Buralarda uçması hayra alamet değildi. Elbette, PKK'lılan avlamaya gelmişti buraya... Geceki çatışmanın bedelini almak için...
Karker o sırada yakınmadaki bir kayanın üzerindeydi. Ona dönüp "Kobra," diye bağırdım. Göz göze geldik. Gözleri dehşetten iri iri açılmıştı. Bir şeyler desin diye bekledim... Böyle birkaç saniye geçti...
Sonra Cobra bulunduğumuz bölgeye doğru geniş açılı bir dönüş |yapmaya başladı. Yaklaşıyordu...
Karker, "Haci!" diye bağırdı. "Haci!"
Eliyle bizleri işaret edip, Kürtçe bağırarak emir verdi Hacı'ya... "Bunları hemen götür gizle" filan diyordu sanırım. Hacı, "Gelin," dedi, "Acele, acele"... O sırada Zaman Tepesi'nin ardından ikinci bir Cobra belirdi. "Boku yedik," dedim ben...
Hacı eliyle işaret etti, "Koş, koş..." diye bağırdı bize. Kayadan kayaya atlayarak, koşarak tırmanmaya başladık. Yukarı, kamp yerini çevreleyen kayalıklara götürüyordu bizi...Helikopterler sanki ensemizdeydi... Motor gürültüleri o kadar  artmıştı ki... Ne kadar yaklaştılar diye dönüp birkaç saniye için arkama baktım; onları göremedim; gözümü güneş aldı... Batıdan, güneşi  arkalarına alıp yaklaşıyorlardı... Sonra PKK'lılan gördüm... Sağa sola kaçışıyorlardı.
    Hepimiz, mutfakta ışık açılınca can havliyle saklanacak yer arayan hamam böcekleri gibiydik.
Koşmaya devam ettim. Kalbim makineli tüfek gibi atıyordu. Hem korkudan, hem yokuş yukarı koşmaktan...
Koşuyorduk, hareket ediyorduk... O halde bizi görebilirdi. Ya görmüşse? Ya şimdi tararsa bizi... Bir silah patladı... Yalnızca bir el... Alıcı kuşun gazabından kaçıyorduk...      Bir kayanın altına girip, gizlenmeliydik hemen... Kertenkele gibi...
Kayalıkların tepesine varmıştık... Hacı "gel, gel" diye işaret etti, bir kayalıktaki genişçe çatlağı gösterdi. Hemen içine sıkıştık... Burada sağımız solumuz sağlam ama üzerimiz açıktaydı. Görünmemek için çömeldik.
Cobralar belirdi birden...
Fatih ve ben nefesimizi tuttuk... Gözlerimiz o koyu yeşil canavarlara kilitlenmişti. Tarih öncesinin testere gagalı, yarasa kanatlı uçan yırtıcılarına benziyorlardı.
Tam üzerimizden ağır ağır geçtiler. Biri önde, diğeri arkada... Alçak irtifada uçuyorlardı... Yüz metre kadar...
Uzaklaştılar... Belli ki hedef arıyorlardı...
Tuhafıma gitti. PKK'lılan tespit edememiş olabilirlerdi ama ya sürüyü? Yüzlerce hayvanı da mı görmemişlerdi?
Yarım daire çizdiler ve geri döndüler. Şimdi onları net olarak seçebiliyordum. Roketlerini, burnundaki makineli topu... Yaklaştılar, yaklaştılar... Yeniden üzerimizden geçip gittiler. Düşük hızla uçuyorlardı. Hedef tespit edebilmek için...
Hacı, tepemizde belirdi birden. "Gelin," dedi. Çıktık; bizi yirmi metre kadar ötede başka bir kayalığa koşturdu. Gösterdi, "Ha buraya yatın," dedi.
Burası bir kaya kütlesinin altında, ancak boylu boyunca uzanın¬ca sığabileceğimiz, nemli, zemini yosunla kaplı bir yerdi. Bir "delik"... Her an üzerimize inip bizi ezecekmiş gibi duran kayanın altına sürüne sürüne girdik. Çok soğuktu. Ben iyice sıkıştım; Fatih daha rahattı, dirseklerine dayanarak yüzü koyun durabiliyordu.
Dar bir aralıktan gökyüzü görünüyordu. Hacı başını uzatıp baktı, "Hah, böyle iyidir!" dedi.
Cobralar yeniden göründüler. Bu defa kuzeyimizde kalan tepelerin üzerinde uçuyorlardı. Peş peşe patlamalar duyduk. Aynı şiddette ve eşit aralıklı... Helikopterler roketlerini ateşlemiş olabilirdi. Dakika dolmadan sekiz-on patlama daha duyduk. Bunu bir makineli tüfek tarakası izledi.
Uzandığım zemin buz gibiydi... Soğuk içime işledi. Zaten koşturmaca sırasında epeyi terlemiştim. Ürpertiler dolaştı bedenimde... Titremeler başladı.
Bir an Fatih'le bakıştık. Dehşetin ifadesi, yüzünde donup kalmıştı. Bana bakarken, gözlerindeki korku ve şaşkınlığın giderek yumuşadığını; yerini ilgi ve dikkate bıraktığını gördüm... Donuk gözbebekleri hareketlendi. Eli yanından ayırmadığı malzeme çantasına gitti. Güçlükle doğrulup makinasını çıkardı ve art arda fotoğraflarımı çekmeye başladı. Suratımda ne gördüyse artık, foto-jurnalizm içgüdüsünü ayaklandırmıştı... Onu daldığı korku tünelinden çıkartacak kadar güçlü bir şey görmüştü...
Bilemiyorum, belki suratımda dehşeti yakalamıştı. Benim de onda gördüğüm dehşeti... Ve benim dehşetim, ona kendi dehşetini unutturmuştu...
 
Ardı ardına patlayan roketlerin sesleri dağlarda yankılandı.
Her şey susmuştu...
Sadece gökyüzü canavarlarının uğultusu ve yağdırdıkları yıldırımların gürlemesi duyuluyordu.
Bombalıyorlardı... Ama neyi? O delikte bunu bilme şansımız   olamazdı. PKK'lıları tespit etmişlerse, onları bombalıyor olmalıydılar... Ama PKK'dan karşı ateş açıldığına dair bir belirti yoktu. Belki de sürüyü bombalıyorlardı.
Islak, yosunlu, buz gibi zeminden geçen soğuk, içime işledi. Zangır zangır titriyordum. Ürperti dalgalar halinde vücuduma yayılıyor ve beni teslim alıyordu. Soğuk algınlığı, grip neyse de, zatürree olmak vardı... Korkuyordum.
Dakikalar geçti...
Cobralar'ın sesi azaldı, azaldı ve bir süre sonra iyiden iyiye zayıfladı. Sonra hepten duyulmaz oldu.
Gitmişler miydi?
Belki...
Belki yeniden dönerlerdi... En iyisi Hacı'yı beklemek ve o demeden delikten çıkmamaktı...
Bekledik...
Birkaç dakika sonra Hacı tepemizde belirdi, başını uzattı ve "Gelin!" dedi kısaca, "gitmişler"...
Kamp yerinde herhangi bir olağanüstülük gözüme çarpmadı. Etrafta roket, bomba izi falan yoktu... Mazlum, Dijvar ve birkaç kişi daha bir ağacın altında bağdaş kurmuş oturuyorlardı. Yanlarına gittik.
Selam verip durumu sorduk...
Mazlum eliyle kuzeydeki tepeleri işaret etti; "Kobralar oradaki boş köyü bombalamış," dedi. "Kaybımız yoktur, bizi görememişler," diye ekledi.
Her biri bir kayanın dibine sinmiş; bir çalının içine sokulmuş olsa helikopterler onları tespit edemeyebilirdi... Peki ya sürüdeki yüzden fazla koyun ve keçi...
"Sürüyü de görememişler," dedi Mazlum...
Helikopterler geldiğinde sürü kamp yerinin aşağısında kalan seyrek ağaçlı bölgedeymiş. Bombardıman boyunca da orada kalmış.
"Tuhaf," diye geçirdim içimden... Koca sürü, üstelik bunlar yerinde de durmaz... Nasıl olur da görmezler? Belki de görmüş ama sürüye ateş etmemişlerdi... Açıklanması güç bir durumdu...
Peki neden boş bir köyü bombalasınlar?
Bu sorunun da cevabını alamadım...
"Bir yaralımız vardır; kendini vurmuş," dedi Dijvar, uzakta, yerde yatan birini göstererek... Çevresinde birkaç kişi, üzerine eğilmiş, ellerinde sargı bezleri, uğraşıyorlardı...
Helikopterler geldiğinde bir el silah sesi duymuştum...
Biksi'nin namlusuna mermiyi sürdükten sonra silahı yere düşürmüş. Silah ateş almış; kurşun sol koldan girip omuzdan çıkmış...
"Gebersin," dedi Mazlum, "Gebersin, zaten cephedendir"...
İrkildim... Mazlum'un ağzından çıkan laflan hiçbir ahlaki ölçüye sığdıramadım... Yerde yatan kendi yaralı adamı için uluorta, "gebersin" diyordu... Mazlum onun kendi kendisini vurmasına mı içerlemişti? Hangi duygu Mazlum'u böyle konuşturabildi, anlayamadım...
Bir de adamı "cephedendir" diye küçümsemişti. Cephe dediği, ERNK... Kırsal kesimdeki faaliyetleriyle PKK'nın askeri kanadı ARGK'ya destek olan geniş tabanlı ve nispeten gevşek yapılı bir cephe örgütü. Dışarıdan bakan biri için ERNK olmuş, ARGK olmuş fark etmez tabii... İkisi de PKK... Ama Mazlum için fark ediyormuş anlaşılan...
 
Kuşkusuz Mazlum'un bu tutumu bir yanıyla hayli kişiseldi. Ama diğer yanıyla da sempatizana tepeden bakan, onu önemsiz ve gözden çıkarabilirmiş gibi gören anlayışı; memleketimizin ister sağcı, ister solcu olsun hemen tüm siyasi örgütlerinin doğasına sinmiş olan o adam harcama kültürünü hatırlattı bana.
Akşam bastırınca hava iyice soğudu. Ateşimin yükseldiğini hissettim. Arada bir vücudumu yoklayan titreme sürekli bir hal aldı. Sıtma nöbeti gibi... "Korktuğum başıma geldi işte," diye geçirdim aklımdan. Bir kütüğün üzerinde iki büklüm oturmuştum... Üşümemek için kapüşonumu çektim; boynumu omuzlarımın arasına aldım... "Kobralar beni vurdu, şifayı kaptım," dedim yüksek sesle. Kayıtsız baktılar... ilgilenmediler...
 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: DAĞDAKİLER ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4829490
Syndicate
 
left
Top! Top!
right