|
TBMM’deki Kürt açılımı tartışması zaten biliniyor olması gereken egemen zihniyeti, nüanslarıyla birlikte, henüz farkında olmayanlar için de deşifre etmiş olmalıdır. AKP’nin ABD patentli açılım projesine meyli herhalde artık fark edilmiştir. MHP’nin “Kürt açılımına karşı dağa çıkarız” diye sloganlaştırdığı ırkçı zihniyeti malumdur. CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in söyledikleri ise, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en kanamalı sorunun çözümünün ne kadar zor olduğunun tescili olarak tutanaklara geçti. CHP devleti kuran partidir; taşıdığı zihniyet, MHP’ninkinden, hatta AKP’ninkinden daha köklü, kamusal meşruiyeti daha muhkemdir. Öymen dedi ki, “Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da ‘Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım.’ dedi mi?”
Tepkiler üzerine Öymen sözlerinin yanlış anlaşıldığını söylese de, hiç de yanlış anlaşılmadığını kendisi de biliyordur. Konuşmasının tümünde olsun, cımbızlanan bu cümlelerinde olsun, Öymen’in söylediği son derece nettir. Öymen, Dersim ve Şeyh Sait’in bastırılma yöntemini onaylamakta, doğru bulmakta, bugün için örnek alınmasını önermektedir. (Ara not: Öymen’e göre Dersim ve Şeyh Sait kalkışmaları terördür. Oysa “eşkiyalık” demesi daha doğru olurdu. Zira o yıllarda isyanlar “şekavet”, yani “eşkiyalık”olarak adlandırılıyordu. Bastırma operasyonları da “izale-i şekavet” idi. Yani eşkiyalığın ortadan kaldırılması. Bugün Kürt hareketinin “terör” olarak nitelendirilmesi ne denli doğru ve bilimsel ise o gün de “şekavet” olarak nitelendirilmesi o denli bilimsel ve doğru idi.) Öymen demektedir ki, anaların gözyaşına bakılmadan, asilerle müzakere edilmeden bastırılması doğruydu; bugün de aynı şekilde hareket edilmelidir. Oysa AKP hükümeti 7 yıl içinde sadece bir kere harekât yapabilmiştir, onu da yüzüne gözüne bulaştırmıştır… Öymen aynen bu mantığı seslendirmiştir. Üstelik bir de kasıtlı ya da cehaletten, elmalarla armutları toplamıştır. Çanakkale, Şeyh Sait, Dersim, Yunan işgali, Kıbrıs harekâtı… Hepsi bir arada “Amerikan salatası”. Tabii salataya limon da gerekir. Öymen de küresel kapitalizmin kâbesine 11 Eylül saldırısını limon niyetine salataya eklemiştir. Bu salatanın nesine kaşık sallanır! Ne ilgisi vardır 11 Eylül saldırısıyla, Çanakkale Savaşı’yla, Yunan işgaline karşı savaşla, Kıbrıs harekâtıyla Kürt isyanlarını bastırmanın? * * * Dahası, kasıtlı bir çarpıtma mıdır, cehalet midir bilinmez, Yusuf Ziya Bey’i de hortlatmıştır. Öymen, Yusuf Ziya Bey’i kendi ırkçı asimilasyoncu zihniyetine tanık göstermek gayesiyle şu sözlerini aktarmıştır: “Bendeniz Kürt oğlu Kürt'üm. Sizi temin ederim ki Kürtler hiçbir şey istemiyorlar. Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık, ayrılmak istemedik ve istemeyiz.” Soruna ilgi duyanlar için belirtmek gerekirse, 1920 yılında toplanan BMM’de Bitlis Mebusu olan Yusuf Ziya’nın öyküsü, biraz da Kürt meselesinin niçin kangrene dönüştüğünün hazin öyküsüdür. BMM, sadece Türklerin değil, Mustafa Kemal’in deyişiyle Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, “anasır-ı İslamiye”nin parlamentosu olarak açılmıştı. İşgalciler def edilip zafer kazanıldığında, Lozan’da barış görüşmeleri yapılırken, Türk heyeti, Misak-ı Milli kapsamındaki Kerkük ve Musul’un müzakere müfredatından ayrılmasını, İngilizlerle ayrıca görüşülmesini, anlaşma olmazsa Cemiyet-i Akvam’a havale edilmesini kabul etmiştir. Hükümetin kararı, konferansa verilen arada, yani 1923 Şubat ve Mart aylarında BMM’de çok sert tartışmaya yol açar. Birinci Grup mebusları hükümetin kararına destek verirler. İkinci Grup mebusları ise, vazgeçilen Karaağaç ile ayrıca müzakere edilecek Kerkük-Musul’un Misak-ı Milli’nin, yani Türkiye’nin ayrılmaz parçası olduğunu savunurlar ve “Musul’u satıyorlar” diye sert eleştirilerde bulunurlar. İşte, Öymen’in adını andığı Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, 6 Mart 1923 tarihli gizli oturumda kürsüye çıkar, bugüne de ışık tutan bir konuşma yapar. Yusuf Ziya’nın konuşması gerçekten ibretliktir. Yusuf Ziya, Karaağaç’ın bırakılmasını, Kerkük-Musul müzakeresinin ayrılmasını eleştirir, Misak-ı Milli’yi “hayat raporu, baka raporu, istiklal raporu” olarak nitelendirir. İngilizlerin, “Türkler cahildir, bir kere uyuştular mı, dünya kopsa başlarını kaldırıp ne oluyor demezler” zihniyetine sahip oldukları uyarısında bulunur. “Osmanlı’nın yerini genç ve zinde bir Türkiye’nin aldığını” vurgulayan Yusuf Ziya, konuşmasını sürdürür, Misak-ı Milli haritasının Batı Trakya’yı ve Musul’u da kapsadığını anımsatır. Der ki, “Bir insanı ikiye bölmek nasıl mümkün değilse, Musul’u Türkiye’den ayırmak öylece mümkün değildir.” Sonra, Onur Öymen’in atıfta bulunduğu o sözleri telaffuz eder: “Sesimi tarih dinliyor. Arkadaşlar, ben Kürdüm. Fakat Türkiye’nin tealisini, Türkiye’nin şerefini, Türkiye’nin terakkisini temenni eden Kürtlerdenim. (Alkışlar) Esbabı lisanım, bana şeref veren lisanım okur yazar olmaklığımdır. Bu ise kendi kavmim olan Kürtlerin değil Türklerin lisanıdır. Bunun için Türklerin tealisini isterim, Türklerin şereflenmesini isterim.” Yusuf Ziya konuşmasına devamla Kürtlerin Sevr anlaşmasına itibar etmediklerini anlatır, Avrupa’nın Musul’da kukla bir devlet kurarak bir çıban yarattıkları, Türk ve Kürdü birbirinden ayrılmaya teşvik etmek istediği uyarısında bulunur. Konuşmasına devam eder: “Arkadaşlar benim bir imanım kanaatim var. Bugünkü vaziyeti arıziyeyi düveli itilafiye ve Avrupa devletleri öyle tespit etmişler ki, Türkle Kürt teşriki mesai ederek yaşamazlarsa, ikisi için akibet yoktur. Bugünkü vaziyet böyle geliyor. Arkadaşlar vaziyeti içtimaiyemiz bunu gösteriyor. Binaenaleyh, her hangisi, her hangisine ihanet ederlerse, ikisi için de akibet yoktur.” Yusuf Ziya, bunları söylerken umutsuzdur. Nitekim, konuşmasını şu sözlerle tamamlar: “Son söz arkadaşlar, sözümün birinin yapılmayacağına kanaat getirdim. Allah hazır, tarih hazır, elinizi vicdanınızın üzerine koyun. Nasıl bilirseniz öyle yapın!” Ne hazindir ki, Türk ve Kürdün kader birliğini vurgulayan Yusuf Ziya, Şeyh Sait isyanı öncesinde 1924 yılı Ekim ayında tutuklandı; isyanın bastırıldığı günlerde idam edildi. Onur Öymen’in ve Öymen’i aklamaya çalışan sempatizanlarının bundan haberi var mıdır? * * * Öymen sempatizanları bir de eski Bitlis mebuslarından Kâmran İnan’ın sözlerini anımsatmaktadırlar: Kârman İnan demiş ki, “Kimsenin değil, devletin adamı olmaya çalıştım.” Bre aman! Devletin yeterince, hatta fazlasıyla adamı vardır. Devletin adamı olmak yetmedi mi? Biraz da halkın adamı olmak gerekmez mi? * * * Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Kürt isyanlarıyla ilgili olarak telafuz edilen görüşlerden biri de şöyledir: “Devlet başkanı olarak Atatürk isyandan ve bastırılmasından mutlaka haberdardır, ama Atatürk Dersim’de uygulanan şiddetin boyutundan tüm kapsamıyla haberdar değildir.” Kabul. Peki Dersim isyanındaki zalimlikten haberdar değildi. Dersim’den önceki bir düzine isyanda zalimlik yok muydu? Atatürk onlardan da mı habersizdi? * * * Bir de denilir ki, “İsyan eden Dersim aşiretlerine karşı yapılan bir askeri harekettir söz konusu edilen. İsyan eden Dersim aşiretleri isyanlarında haklı diyorlar ise o zaman iki yüzlülük yapmasınlar, cem evlerinde Hazreti Ali ve Hacı Bektaş Veli resimleri yanında genellikle yer alan Atatürk resminin izahını yapsınlar. Hem Atatürk’e sahip çıkmak, hem de Atatürk’ün cumhurbaşkanı olarak izin verdiği, neticesinden memnun olduğunu ifade ettiği Dersim isyanının bastırılmasından habersiz gibi davranma ikiyüzlülüğü içinde olmasınlar.” Yazıya dökülen akıl yürütme son derece insafsızdır. Bilinir ki, sınıflı toplumlar tarihin her döneminde bu tür bilinç kaymasına maruz kalırlar. Hatta cellatlarına bile aşık olabilirler. Tarih, egemen sınıf temsilcilerinin kendilerini evliya, kurtarıcı olarak kabul ettirmelerinin nice örneğiyle doludur. Seyit Rıza bir feodal hükümran olarak kendi halkına ne denli yakınsa Atatürk de en az o kadar yakındır. Elbette Türk ilericilik ve modernleşme tarihinin zirvesinde haklı bir yere otursa da, Atatürk sonuçta bir burjuva siyaset adamıdır. Atatürk’ün anti-emperyalist nutkunu çarmıha geren bir “Taraf” densizliğini Alevilerin, yurtseverlerin, devrimcilerin, Marksistlerin karşısına eleştiri argümanı olarak sürmek ise dürüst bir tutum değildir. Hem sonra ayaklanmalar bastırıldı. Dersim’den sonra 40 yıl ses seda çıkmadı, yaprak bile kımıldamadı. Peki, ayaklanmasız yıllarda sorun neden çözülmedi? Çözülmediği gibi devlet feodal gericileri neden el üstünde tuttu? Kürt halkını feodal asalaklar ve gericiler eliyle sürüleştirmek çok mu ahlaki bir politikaydı? * * * Şeyh Sait ve Seyit Rıza ayaklanmalarının “dış destekli hain bir isyan” olduğu iddiası da hazindir. Uğur Mumcu’nun Şeyh Sait ayaklanmasını anlatan “Kürt-İslam Ayaklanması” adlı kitabında, değil dış destek, Türk hükümetinin provokasyonuna ilişkin kanıtlardan söz edilmektedir. Dış destek olsun olmasın. Kim kime ihanet etmiştir! Anadolu işgali başladığında adamları “özerklik” vaadiyle peşine tak. Adamlar Sevr’in “özerklik+bağımsızlık” vaadine itibar etmeyip seninle birlikte işgale karşı savaşsınlar. İşgalciler kovulur kovulmaz, söz verdiğin özerkliği rafa kaldır. Sonra da “dış destekli ihanet” deyip katliam yap. Sen “dış destekli ihanet” dersen, “dış destekli hain” dönüp, “Sen kendine bak!” demez mi? Türkiye bugün dış desteksiz yapabiliyor mu? Kandil hangi sayede “BBG Evi” oldu? Sonra neden karanlığa gömüldü ve “açılım tiyatrosu” sahneye kondu? * * * Eğriyi doğruya getirmek gerekirse: Türkiye’de en köklü zihniyetin temsilcisi olarak Onur Öymen öyle iddia etse de, Şeyh Sait ve Dersim isyanları ile Yunan işgali, Kıbrıs, 11 Eylül saldırısı ve Çanakkale Savaşı’nın bir benzerliği veya akrabalığı yoktur. Kürt isyanları neden başlamış olursa olsunlar, İsyanlar bastırılırken katliam yapılmıştır. Güncel deyişle orantısız güç uygulanmıştır. Uyruklarını bu şekilde kontrol etmeye çalışan ve hep böyle davranan bir devletin meşruluğu tartışmalı hale gelir. Dahası, İsrail’in Filistin’de, Ömer El Beşir’in Darfur’da uyguladığı yöntemleri eleştirme hakkını da ortadan kaldırır. Bastırma yöntemi o gün de yanlıştır bugün de yanlıştır. Bir halkın kendi evinde bildiği gibi yaşama hakkına saygısızlık büsbütün yanlıştır. Efendim, bildikleri gibi yaşasınlar da, ayaklananlar feodal gericilerdir, ağalardır, aşiret reisidirler, halk onların peşine takılmıştır… Kime ne? Bitişik komşudaki haksızlıklara en fazla “ayıptır” denilir, kulak asmazsa selam sabah kesilir, kimsenin, evi işgal edip düzeltme hakkı yoktur. Komintern ve TKP ne derse desin? Biliniyor ki, o tarihlerde Stalin’in kontrolüne giren Komintern ve TKP, Rus milliyetçiliğinin kendi içine kapanarak nefeslenme politikasını “tek ülkede sosyalizm”, “sosyalist anavatanı koruma” diye meşrulaştırma gayreti içindeydi. Bu yüzden başka halkların kendi kaderlerini tayin haklarını da rafa kaldırmışlardı. Ankara hükümeti, Komintern ve TKP ne derse desin? Bir halk kendi evinde nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşama hakkına sahiptir. Bu hak, burjuva devletlerinin realpolitik siyasetlerine kurban edilemez. Kabul edilsin edilmesin, başka halkları ezen halklar özgür olamazlar!!! Rahmi Yıldırım 15 Kasım 2009 |