|
Sn Editör, Dersim olayları kronolojisini alıntılayarak hafızaları tazelemeniz güzel bir şey. Fakat yaklaşımınızda katılmadığım hususlar var: İster haber yazın ister yorum yapın, içerisinde bir kişinin sözleri alıntı yapılıyor ise alıntının dürüstçe olduğu gibi yapılması gerekiyor. Yazınızın başındaki ibare şudur: "CHP Genel Başkan Yardımcısı olarak çözüm önerim Geçmişte Dersim İsyanı’nın bastırılması için ne yapıldı ise..." Meclis tutanaklarından aldığım Onur
- Öymen’in, tümü yazının altında bulunan, meclis konuşmasında ifadesi böyle değildir, böyle olmadığı gibi bu anlamı ima eden bir şey de söylenmemektedir. İçinde Dersim kelimesi geçen sözleri şunlardır: “Atatürk Şeyh Sait'le müzakere mi etti? Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti? … Onların sözcüleriyle, temsilcileriyle masaya mı oturdu? Bunların hiçbirini yapmadı arkadaşlar. Yabancı ülkelerin istihbaratından mı yararlandı? Hayır. … Kimse çıkıp da "Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım." dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye'de çıkıp da "Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım." dedi mi?” Konuşmanın tümüne bakıldığında ise Öymen’in tezi şudur: İsyan eden asiler ile, ülkeye saldıran düşmanlar ile veya onların sözcüleriyle isyanı ya da saldırıyı durdurmak üzere anlaşma yapmak için müzakere masasına oturulmaz. Onlara karşı mücadele edilir. Onlarla masaya oturmanın tek şartı silah bırakıp yenilgiyi kabul etmeleridir. Bu nedenle Onur Öymen’in açıklamalarını çarpıtarak vermenizi doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum. Bu çarpıtmalar, islamcılar ve ayrılıkçılar tarafından onlarca kez büyütülerek kullanılmaktadır.
Meşrutiyete kadar yörelerinde özerk yaşayan, sonrasında Osmanlı devletinin merkezi egemenliği tesis etme adımlarına karşı sürekli isyan eden ve isyanlarında başarı da sağlayan aşiretler, gerçekte aşiretin sahibi olan aile ile onların serfleri olan aşiret mensuplarından ibarettir. Aşiret reisleri devlet başkanı gibi vergi almakta, gençlerin askere gitmesini engellemekte, bölgelerinde kanunları kendileri koymaktadırlar. 28 Haziran 1987 tarih ve 25 sayılı Nokta dergisinde, isyana katılmış olan Dedeman aşiretinin reisi Kamer Çiçek “Abdullah paşa üç şey istiyordu: Askere gideceksiniz, vergi vereceksiniz, birbirinizin malına göz koymayacaksınız” diyerek isyanın aka planını açıklamaktadır. Aşiret reisleri, mensuplarının aşiret içinde itaatlerini tartışmasız kılmak için seyitlik-dedelik kurumu canlı tutmuşlardır, zayıflamasına izin vermemişlerdir. “Osmanlı döneminde yüzyıllarca yurtluk ve ocaklık biçiminde özerk olarak yönetilen Dersim bölgesinde Tanzimat dönemini kabul etmeyen aşiretler tarafından ardı sıra birçok ayaklanma çıkmıştır. İlk ayaklanma 1847 yılında çıkmıştır. Tanzimat gereğince bütün illerde mutlak otorite devlete bağlandı. Bu yüzden Dersim bölgesinde de mutlak otorite sağlanmıştır. Dersim bölgesi Hozat merkez alınarak sancak yapılmıştır. Aşiret yönetimi bozulmuştur. Bölge aşiretleri ve halk Osmanlı askeri yönetimini kabul etmeyip ilk ayaklanmayı gerçekleştirdi. Bu ayaklanmada aşiretler arasında çok büyük bir dayanışma gözlemlenmiştir. Özellikle Kureyşan aşiretinin liderliği göze çarptı. Bu ayaklanma rahat bastırılır. Uzun bir süre sancak bozulsa da yine asker gönderilerek güçlendirilmeye çalışıldı. Özellikle Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın Dersim ve birçok ile böyle politika öngörmesi ve doğunun mutlak otoriteyi kabul ettirilmeye çalışılması Dersim aşiretleri tarafından kabul edilmedi. O sıralarda da Kafkasya'da Rus tehlikesine karşı yönetim doğudaki gücünü Kafkasya konuşlandırmış durumdadır. Haydaran ve Demenan aşiretleri plan kurarak ayaklanmanın çıkacağı zamanı iyi ayarladılar. Ve 93 Harbi çıktığı zaman ayaklanmayı başlattılar. Gazi Ahmet Muhtar Paşa komutasında Kafkasya'ya giden ordu ayaklanma arasında kalır. Uzun bir süre süren çatışmalar sonucunda ordu uzun süre bölgede kaldı. Ayaklanmadan kurtulan ordu Kafkasya Cephesine gitti. Ve ilk defa bu ayaklanma Dersim aşiretleri tarafından kazanılan ilk zaferdir. Bu isyan sonrasında bölgede yine asker kuvvetlendirilmesi sonucu ve Ermeni çete görevlerinde kışkırtması ve desteği ile yeniden bir ayaklanma patlak verdi. Bölge yine sancak olunca özellikle Koçgiri ve Şamuşaklı aşiretleri önderliğinde yeni bir ayaklanma patlak verdi. Bu ayaklanma tam olarak bastırılmadığından sonraki sene Haydaran, Demenan ve Kureyşan aşiretlerinin de katılımıyla ayaklanma büyüdü. Uzun süren çatışmalar sonucunda kazanan yine Dersim aşiretleri oldu. Ve 1895 yılında da sürüp gitti. 1911 yılında bütün dersim aşiretleri otoriteyi kabul etmeye başladı. Fakat buna bir tek Haydaran aşireti boyun eğmedi. Ve ayaklandı. Ve bu ayaklanmayı tek başına sürdürdü. Zafer ilan etti.Bu zafer diğer aşiretleri yeniden diriltti. 1914 yılında Kırgan ayaklanma çıkardı. Bu ayaklanmaya Kırgan aşiretinin müttefiki Ferhatuşağı aşireti de katıldı. Ve ayaklanma büyüdü. İsyan uzun bir mücadele sonucu zor bastırıldı. Komintern ve TKP’nin o tarihlerde bu isyana bakış açısı şudur: Komintern'de Türkiye (Rasim Davas - TKP Genel Sekreterlerinden İsmail Bilen). 29 Temmuz 1937 - Ankara hükümeti Dersim bölgesinde Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor... Dersim'de devlet otoritesi sadece kâğıt üzerinde kalıyordu. Feodal aşiret reisleri her fırsatta devleti hiçe sayarlardı... Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Kemalist hükümet, Büyük Millet Meclisi'nde tedbir kararları aldırmayı başarmıştır.(N/BİA) (http://bianet.org/biamag/siyaset/118264-dis-basindan) Muhtelif kaynaklarda 250 civarında köyün sahibi olduğu yazılan Seyit Rıza’nın isyanın 4. ayında İngiltere hükümeti dışişleri bakanlığına hitaben yazdığı mektubun altına koyduğu “Dersim Generali Seyit Rıza” ibaresi sizin için de, alıntı yaptığınız kaynak için de hiçbir şey ifade etmemekte midir? “Dersim, Kürt ağalarının Şeyh Seyit Rıza önderliğinde, köleliğin, ırgatlığın dolayısıyla feodal düzenin sürmesi için Cumhuriyet rejimine başkaldırdığı bir isyandı…
- Üstelik dış destekli hain bir isyandı!.. Belgesini mi soruyorsunuz, buyurun; isyanın liderinin 30 Temmuz 1937 tarihinde İngiliz Dışişleri Bakanı’na gönderdiği “Dersim Generali Seyid Rıza” imzalı mektubu okuyun: - Üç milyon Kürt benim sesimden ekselanslarına sesleniyor ve hükümetinizin manevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı istirham ediyor… Bu mektubu 1987 yılında Londra Public Record ofisinde bizzat ben buldum ve Nokta dergisinin 28 Haziran 1987 tarihli sayısına da kapak oldu!” (http://emedya.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=46&hn=18344 ve http://bianet.org/biamag/toplum/118252-dersimde-1937-1938de-ne-oldu) İsyanın 4. Ayında ve Seyit Rıza’nın yakalanmadan 2 ay önce dış destek sağlamak amacıyla yazdığı, ama İngiltere’den olumlu tepki almadığı anlaşılan mektubunun Türkçe metni aşağıdadır: Dışişleri Bakanlığına Yıllardır, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp, Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor. Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı. Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930′da Ağrı Dağında, Zilan vadisinde ve Beyazıt’ta yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor. Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor. Hapisler, ağzına kadar masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor. Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor. Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım. Seyit Rıza Dersim Başkomutanı (http://www.kurdistantime.com/?p=363) Bu mektubundan, Seyit Rıza’nın o dönem nüfusu 16 milyon civarında olan Türkiye’de Alevi-Sünni ayrımı yapmadan 3 milyon Kürtün sözcülüğüne soyunmuş olduğuna inandığı görünüyor. Muhtemelen bu ifade ve dış desteğin talep edilmesi hususu devletin bu isyanı yöresel bir isyan değil, Kürtlerin tamamını kapsayabilecek bir isyan olduğuna ikna etmiş olabilir. Cumhuriyet hükümetinin isyanı çok zalimce bastırmasına gerek var mıydı? İsyanın bastırılması daha uzun bir süreye planlanıp liderlerine şiddetle ama halka hoşgörü ile yaklaşacak bir siyaset uygulanamaz mıydı? Belli ki o yıllarda hükümette olanlar başka bir yöntem üzerinde kafa yormadılar. İsyan’ın bastırılmasında yoğun şiddet uygulamasından İsmet İnönü’yü veya 20 Eylül 1937 de başbakanlığa getirilen Celal Bayar’ı birinci derecede sorumlu tutanlar olduğu gibi, bizzat Atatürk’ü birinci derece sorumlu tutanlar var. ““Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?’, onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş... Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak?’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk...” (Kurtul Altuğ, “Celal Bayar Anlatıyor”, Tercüman, 17 Eylül 1986) (http://www.taraf.com.tr/makale/2797.htm) Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün bu kadar önemli bir harekâttan ayrıntıları ile habersiz olması düşünülemez. Nitekim Atatürk 18 Kasım 1937 de Elazığ-Tunceli arasında Murat suyu üzerinde yeni yapılan Pertek köprüsü açılışına gitmiş, Elazığ ve Tunceli’ye uğramış ve bu seyahat esnasında Seyit Rıza’nın hayatının bağışlanmasını isteyecek ‘6 bin beyaz donluya meydan vermemek’ için, alelacele Seyit Rıza ve yanındaki 10 kişiyle beraber Elazığ’da asılmıştı. Ocak-Eylül 1938 arasında Dersim’de daha büyük askeri operasyonlar düzenlendi, yoğun ölümler ve sürgünler esas bu dönemde ortaya çıktı. 1 Kasım 1938 günü Atatürk’ün hastalığı nedeniyle Celal Bayar tarafından okunan meclis açış konuşmasında Atatürk “Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman gergin bir şekil alan Tunceli'ndeki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmalar sonucu kısa bir sürede ortadan kaldırılmış, bölgede bu gibi olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır.” demektedir.
Netice olarak, ciddi bir isyan söz konusudur ve devlet isyan bölgesinde egemenliğini tesis etmek için haklı olarak müdahale etmiştir. Ne var ki, muhtemelen korgeneral Alpdoğan’ın sertliği, asimilasyon politikası güden dönem siyasetçilerinin Alpdoğan’a desteği bu müdahaleyi olmaması gereken bir şiddetle yönetmiş ve halk kitlelerinin haksız yere ezilmelerine, öldürülmelerine, sürülmelerine meydan vermiştir. Devlet başkanı olarak Atatürk isyandan ve bastırılmasından mutlaka haberdardır, ama şahsen ben Atatürk’ün Dersim’de uygulanan şiddetin boyutundan tüm kapsamıyla haberdar olduğunu zannetmiyorum. Şimdi, AKP, DTP ve dönek solcu liberaller Onur Öymen’in gerçekte kast etmediği ama kastını aşan bir ifadede bulunduğu için, kendi Kürt açılımı kusurlarını perdelemek üzere mal bulmuş mağribi gibi CHP’nin, Onur Öymen’in üzerine gitmekte ve onu neredeyse çarmıha germektedirler. Alevi kitle örgütlerinin bu vesile ile meydanlara çıkıp protesto yapmalarına akıl erdirmek ise zor. Onur Öymen’in ifadesinde Alevilere karşı yapılan bir kıyım-katliam kutsanmış değil ki. İsyan eden Dersim aşiretlerine karşı yapılan bir askeri harekettir söz konusu edilen. İsyan eden Dersim aşiretleri isyanlarında haklı diyorlar ise o zaman iki yüzlülük yapmasınlar, cem evlerinde Hazreti Ali ve Hacı Bektaş Veli resimleri yanında genellikle yer alan Atatürk resminin izahını yapsınlar. Hem Atatürk’e sahip çıkmak, hem de Atatürk’ün cumhurbaşkanı olarak izin verdiği, neticesinden memnun olduğunu ifade ettiği Dersim isyanının bastırılmasından habersiz gibi davranma ikiyüzlülüğü içinde olmasınlar. Bir yüzsüz adam, Taraf gazetesindeki köşesinde (http://www.taraf.com.tr/makale/8202.htm) “… Düşman bütün tersanelerine girmişse, vazifeye atılmadan önce düşüneceksin. Önce, düşman mı diye soracaksın. (Çünkü bugün düşman olan yarın dost olabilir.) Sonra onu kendine düşman etmek için ne hata yaptığını düşüneceksin. (Çünkü düşmanlık, herkes için ağır bir yüktür.) Gönlünü kazanmayı deneyeceksin. Tersaneyi beraber işletmeyi teklif edeceksin. (Öylesi her ikiniz için daha kazançlı olabilir.) Sonuç alamasan, bir tersane uğruna düşman olmaya değer mi diye bir kere daha kendine soracaksın. …” diye yazdı. Elbette bu da bir yöntemdir, ama sadece uşak karakterli olanların yöntemidir. Selamlarımla, Bayram Durmuş 14.11.1938 |