left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow M.Toros Gürkaya arrow Kürt - Türk Ortak Çözümünde M.Pekdemir Çözümü!.. Ve 1978'lerin İzdüşümü
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Kürt - Türk Ortak Çözümünde M.Pekdemir Çözümü!.. Ve 1978'lerin İzdüşümü Yazdır E-posta
Yazar M. Toros Gürkaya   
Saturday, 04 June 2005

Okuyanlar bilir,ama biz okumamış olanlar için hatırlatalım ; Melih Pekdemir’ in 23-24 Mayıs 2005 tarihli Birgün Gazetesi’nde peşi sıra iki makalesi yayınlandı. Her iki makalede de benzer konular işleniyordu. Bir farkla; birinci makale bir  “uyarı” yı , ikinci makale ise çözüme ilişkin bir “ öneri”yi içeriyordu. M. Pekdemir’in “ uyarı” ve “ öneri” sinin neyi ifade ettiğini açıklamadan önce insanın ister istemez “ düne kadar aklınız neredeydi?” diyesi geliyor.

“Sakın ha!...Aklınızdan bile geçirmeyin” başlıklı birinci makalesinde M.Pekdemir “kirli savaşın argüman ve fiilleri” olarak “arzı endam” ediveren taraflardan bir kesimi uyarıyor. Kim bu “arzı endam “ ediveren “kirli savaşın argüman” ları? M.Pekdemir açıklıyor: “Metropollerin hedef” yapılması. Kim bu “ kirli savaşın fiilleri” nden “arzı endam” taraf olanlar? M. Pekdemir tasnifliyor; “Operasyonların devamı durumunda savaşı yayacaklarını” söyleyenler.Yani Almanya’da yayınlanan Özgür Politika gazetesi, PKK’ye bağlı HPG .Kim bunları cesaretlendiriyor? 14 Mayıs avukat görüşmelerinde “uzun süreden beri kullandığından farklı bir üslupla” konuşan A.Öcalan….

Ardından da “Filmi Geriye Sararak” ekliyor; “ Hani konfederalizm filan derken bir de baktık ki, ‘şiddet’ yine ön plana geçirilmiş.”Bunun “Siyaseten İntihar” olduğunu söyleyen M. Pekdemir, makalesinin son bölümlerinde “ Türk-Kürt bütün akıl sahibi insanların ‘Sakın ha! Aklınızdan bile geçirmeyin!’ diye feryat etmesi gerekmiyor mu?” diyerek “sağ duyuya”seslenmeyi de ihmal etmiyor.

M.Pekdemir tasniflemeyi “savaştan yana olanlar” olarak bu şekilde yapıktan sonra elbette “barıştan yana olanlar” açısından da bir tasnifleme yapması gerekir. Nitekim “Kürt-Türk ortak çözümü” başlıklı ikinci makalesinde pek “yazma hevesi” olmadığı halde “çözüm için muhatap” ortaya koyuyor ve diyor ki “ ‘Bir güç seni savaş alanına çekiyor.Girme. Bu savaş zeminini ortadan kaldır’ diye çırpınan Orhan Doğan’lar olsun ve bu arkadaşlar da iyi ki var olsunlar” .”…Kürt ve Türk ortak çözümü, yani asıl çözüm işte bu”!..

Bu olsa olsa “M.Pekdemir – O.Doğan çözümü” olur.Ya da bir başka deyişle M.Pekdemir’in partisi ÖDP ile DTH’nin Girişim Komitesinin çözümü olur. Bu ortaklığın ise –M.Pekdemir’in yapmış olduğu tasniflemeye göre-“ Kürt ve Türk ortak çözümü “ile alakası yoktur.( Burada ne O.Doğan’ı nede Girişim Komitesi’nin diğer üyelerini kendi şahsiyetleri konusunda bir eleştiriye tabi tutmuyoruz. Burada aslında Türkiye’de yıllardır söz sahibi olmaya çalışan ve çalıştıkça kendisiyle beraber politik potansiyel güçleri de bataklığa sürüklemeye çalışan politik bir çizgiyi, anlayışı hedef alıyoruz.)

M.Pekdemir’in iki halkın birbirine düşebileceği endişesine yönelik “ feryadına” kulak tıkamak kuşkusuz,- kendisinin de ifade ettiği gibi- “sadece ‘solculuk’ sıfatından değil ‘insanlık ‘ sıfatından da vazgeçmek anlamına gelecektir” .Türkiye’de sağ duyulu akıl sahibi hiçbir insanın bunun aksini iddia edebileceği kanısında değiliz. Ama yine kendisinin ifade ettiği gibi “Olgular elbette ancak doğru okunduğu taktirde bilgi haline gelebilir ve bu bilgilerin çözümlemesiyle bir fikir elde edilebilir” Ama M.Pekdemir’ in “olgulardan elde ettiği bilgi ve fikir” , şayet o olgular doğru okunmadığı taktirde, yanlış olacaktır. Olgular doğru okunmadığı taktirde “argüman ve fiiller” de yanlış okunacaktır. Olgular doğru okunmadığı taktirde “savaş zeminine” alet olanlarla, gerçekten “barış koşullarını” yaratmak isteyenler doğru olarak tasnif edilemeyecek ve birbirine karıştırılacaktır.. Olgular doğru okunmadığı taktirde ”barışı isteyen taraflar” “savaşı isteyenler” olarak, savaş zeminine alet olanlar ise “barışçıl” gösterilecektir. Bu aslında Türkiye solu açısından bakıldığında yeni bir şey de değildir. Eskiden beri süren bir hastalığın, “statükoculuğun” kronikleşmiş eseridir. “Statükocu solculuk” içinde bulunduğu şartlardan memnunluk duymaktır, bu şartların değişmesini istememektir. M. Pekdemir’in yazma hevesi olmadan Kürt ve Türk ortak çözümü gibi rahatsız edici bir konuda bir şeyler yazma “ihtiyacı” hissetmesine yol açan şey de budur. Bu tarz bir politik davranışı artık bir yaşam biçimi haline getirmiş olanların bu hastalığı nereden ve nasıl kapmış olduklarına ilerde yeniden değinme fırsatı bulacağız. Ama önce şu ; Kürt demokratik hareketi içinde birbirine karıştırılan tasniflemeye gelelim.

Türkiye meselelerine az-çok duyarlı olan herkesin bildiği gibi Kürt demokratik hareketi bir yıl önce Demokratik Toplum Hareketi ( D.T.H.) adı altında yeni bir siyasal oluşum süreci başlattı. Eski DEP Milletvekillerinin içerden çıktıkları zamana denk gelen bu girişim(- ki bu bir propaganda avantajıydı-) projenin mimarı konusunda bir türlü hak teslim edilemediğinden kamuoyunda bulanık bir görüntü yarattı. Oysa en basitinden avukat görüşmelerinden basına yansıtılan notlardan anlaşıldığı kadarıyla projenin mimarı A.Öcalan’ın kendisiydi. Kimse bu gerçekliği içine sindirmeyi kendine yediremedi. ”Bulanık” görüntü bunun karşısında olanlara da “geniş bir manevra” alanı sundu. Olumlu – olumsuz bütün eleştirilerin hedefi olan DTH yöneticilerinin “vurdumduymaz” tavrı Kürt hareketi içerisinde giderek derinlik kazanacak bir “güven bunalımının” oluşmasına yol açtı.DTH her geçen gün kan kaybetmeye başladı.(25 Nisan’da O. Doğan’ın Özgür Gündem’de yayınlanan röportajında söyledikleriyle yapmış olduğu müdahale bile bunu değiştirmeye yetmedi.) Siz ise bütün bu yaşanan süreçlerde statükonuz nedeniyle başka işlerle uğraşıyordunuz sayın M.Pekdemir.

Uluslararası emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarına aykırı düşen güçleri yıldırma, sindirme ve temizleme operasyonları içinde bir komplonun kurbanı olan A. Öcalan, kendisinin yakalanmasıyla sonuçlanan bu süreçte, gerillanın siyasallaşabilme başarısının Kürt kimliğine bağlı olarak Ortadoğu ölçeğinde bir üst siyasetle olanaklı olamayacağını gördü. Ortadoğu ölçeğinde siyasallaşabilme yöntemi, etnik anlamda bölgedeki geleneksel aşiret -yada aşiretten çıkma yapıların- siyasal erklerini artırmasına yol açarken, buna paralel olarak ilkel milliyetçi güdülerin gelişebilmesine olanak veriyordu. Bunu fırsat bilen emperyalizm ve uzantıları ise, bir yandan geleneksel yapılar üzerinde güç ve kontrolünü arttırırken, diğer yandan da ilkel milliyetçi güdüleri kaşıyıp kanatabileceği olanaklara sahip oluyordu.( Nitekim emperyalizmin Irak işgali bu dengelerdeki değişimin bir sonucu olarak gelişmiştir denilebilir.)

Kendini deneyle ispat eden bu gerçekliğin getirdiği zorunlu dayatmalar, kaçınılmaz olarak PKK’ yi ve önderliğini, Ortadoğu ölçeğinden çıkıp ülke içinde siyasallaşabilme ( kamu vicdanında doğruluğu kabul görmüş bir partiyi oluşturma) çarelerini üretmeye yöneltmiştir. A.Öcalan’ın yakalandıktan sonra kısa süre içinde yayınlanmış bulunan kitaplarına bakıldığında (“Sümer Rahip Devletinden Cumhuriyete”, “ Bir Halkı Savunmak”, “Özgür İnsan Savunması”) , kendisinin önceden beri buna esaslı anlamda bir hazırlık yapmış olduğu görülür. Yakalanmadan önceki sürecin pratiği izlendiğinde de bu daha rahat görülebilir. “93 Ataşkesi” ile birlikte Kuvvetlerin “yoğun çatışma alanları”ndan sınır ötesine yani “zorunlu çatışma alanları”na çekilmesine, HEP, DEP, , HADEP VE DEHAP süreçleriyle ülke içinde siyasallaşabilme çabalarının metodik denemelerine “barış” tan yana eğilimlerin güçlenişi ve bu barış koşullarının yaratılabilmesi açısından bakılmalıdır. Yoksa M.Pekdemir’in yaptığı gibi tek tek cereyan eden olaylar çerçevesinden bakıldığında barışa doğru yönelen güçler sanki savaşı arzuluyorlarmış gibi görünür. Kuşkusuz barışa yönelik bu eğilim programatik bir çerçeveye oturtulamadığından, doğal olarak amaçlanan siyasallaşmaya da tam anlamıyla ulaşılamamıştır.

Sorun, tabi ki sadece programatik bir sorun da değildir. Belki de bunu kadar önemli bir başka sorun da, siyasallaşmayı gerçekleştirecek unsurların niteliğiyle doğrudan ilgilidir. “Savaş”tan“Barış”a geçiş ya da yasa diliyle “illegalite”den “legalite”ye geçiş kuşkusuz zaman alıcı ve çeşitli problemler içerir.

Objektif olarak ilkel milliyetçi güdülerin gelişmesine uygun şartlarla burjuvalaşmaya yönelik çıkar ilişkilerinin (sivilizasyon) engelleyici tutumu program kadar önemli bir sorunoluşturmuştur. ” Barış “ koşullarını geciktiren sorunların kabaca bunlar olduğu söylenebilir.

“Savaştan Barışa geçiş” in ya da illegaliteden legaliteye geçişin nasıl zaman alıcı ve çeşitli problemler ürettiğini pekala siz de kendi yaşadığınız deneylerden bilirsiniz M. Pekdemir. Önemli olan burada kitleselliği kaybetmeyecek politik isteğin yönüdür. Yani bu politik isteğin tarihsel gerçekliğe ne derece yakın düşüp ,düşmediği meselesidir. Biz kitlesel bir hareket olan Dev-Yol’da başı çeken unsurların yıllar süren ağırlık içinde nasıl ÖDP’ yi ürettiklerini ve bugün ÖDP’ nin tarihsel gerçekliğe ne derece uzak bir politik anlayış içinde olduğunu , Dev-Yol gibi kitlesel bir hareketi nasıl sivilizasyona uğrattıklarını biliyoruz. Ama arkasında kitleselliğin ağırlığını taşıyan A.Öcalan çizgisinin oluşturmak istediği barış koşullarını geciktiren sorunların kabaca yukarıda belirttiğimiz sorunlar olduğunu ve bu yönde gösterilmiş bulunan çabaların ne derece kitleselliği kaybetmemeye istekli olduğunu da biliyoruz.Bunlar barıştan yana kuvvetli olgular değil midir M.Pekdemir?

A.Öcalan’ın yakalanması ve tecrit edilmesinin getirdiği olumsuzluklar burada tali öneme sahiptir. A.Öcalan olumsuz tecrit koşullarına rağmen, kendi iradesiyle yaratmış olduğu olgunun neresinin eğri neresinin doğru olduğunu en iyi bilen biri olarak, bütün bu sorunların aşılımı anlamında – önder olmanın da getirdiği siyasi sorumlulukla- ülke içinde siyasallaşma çabasını sadece bir Kürt sorunu olarak dayatılamayacağını, Türkiye’de yaşayan Türk –Kürt bütün herkesin yarınlarını da ilgilendirecek barışçıl,özgür ve demokratik bir siyasal programla ancak çözümlenebileceğinin açılımlarını yapma ihtiyacını hissetmişti. Böylece “ Demokratik Cumhuriyet” projesi ve DTH gündeme geldi.İçerden çıkan eski DEP milletvekillerinin kamuoyundaki etkileriyle ellerine geçen bu proje uygulama aşamasına konuldu. Fakat ne yazık ki A.Öcalan’ ın getirdiği açılımlar ne DTH’nin 14’leri tarafından ne de Türkiye’deki sol aydın çevreler tarafından “anlaşılabilmiş”! değildir. Gelişmeleri bütünlüğü içinde ele almayı bir türlü beceremeyenler Öcalan’ın içerdeki çırpınışlarını çoğu kez “ taktiksel” bir olgu olarak değerlendirmişler, onun dışarıda sesi olmaya çalışanların seslenişlerini ise dikkate bile almadan kendi “taktik manevralarına” bu “taktik” mazereti dayanak yapmışlardır. Bu 14’ler içinde böyledir,Türkiye solunun köşelerini kapmış “aydınlar” için de.

 

Şimdi “Sakın ha!.. Aklınızdan bile geçirmeyin” diyen M. Pekdemir’e (ve onun nezdinde diğer “aydınlar”a) sormak gerekir. Türkiye’de Kürt hareketinde bu değişim yaşanırken, barışa yönelik eğilimler güçlenirken, DTH “Aydınlarla buluşma toplantıları “ düzenlerken sen neredeydin?Bu barışçıl eğilimi

güçlendirmek adına yazarı olduğunuz gazetede ve yönetiminde bulunduğunuz partiniz adına neler yaptınız ya da köşenizde neler yazdınız? Yoksa sizin gerçekliğiniz de meseleyi “taktik” olarak mı görüyordu.

 

Okuyucular için kısa bir hatırlatma yapalım: A.Öcalan yeni siyasal girişim için avukat notlarında önemli bir uyarının altını çizmiştir.”Dev-Yol,Dev-Sol gibi olmasın”.Bir kaç iyi niyetli çaba dışında kimse bunun ne anlama geldiğini açıklama zahmetinde bulunmamıştır. Kafa bile yormamışlardır. Oysa Türkiye’de demokrasi ve devrim kavgası tarihinin yakın zamanlarını içeren bu iki hareketin Dev-Genç bünyesinde iç içe oluşunun ve daha sonra mıknatısın birbirini iten uçları gibi birbirlerinden ayrılışlarının incelenmesi , bu tarihin anlaşılmasına ve gelecek için bir perspektifin çizilmesine yardımcı olabilecek yanları bulunmaktadır.

M.Pekdemir, 12 Eylül öncesinin Dev-Yol hareketinin ileri unsurlarından biridir. Bilindiği gibi 12 Eylül öncesi dönemin en belirgin özelliği sivil ve resmi faşist çetelerin gençliğe ve giderek ülke sathında geniş kitlelere yoğun bir saldırı kampanyası içerisinde bulunduğu bir dönem olmasıdır. Gençlik 68 hareketinin devrimci önderlerinin adaletsizce katledilmiş olmasının verdiği davranış hissiyle bir yandan Türkiye meselelerine yönelik çözüm arayışlarını derinleştirirken, bir yandan da faşist saldırılara karşı savunma temelli bir mücadeleyi hareket tarzı olarak benimsemişti. O dönem bu savunma stratejisini en iyi uygulayan İYÖD içinden çıkan Dev Genç hareketi olmuştur. Bunun nedeni 68 hareketi içinde davranış kültürü açısından Mahir Çayan’ın ideolojik ve teorik olarak diğer önderlerden elle tutulur biçimde daha güçlü bir miras bırakmış olmasındandır.1978 yılına gelindiğinde faşizme karşı mücadelenin yürütülebilmesi için siyasallaşabilme sorunu yani bir başka deyişle bir partinin kurulması sorunu (partileşme süreci) Dev-Yol adını alan Dev-genç hareketi içinde başat bir sorun haline gelmişti.Hareketin siyasal olarak başını çeken Ankara grubu faşizme karşı mücadeleyi yürütebilecek bir partinin kurulması sürecini ( tıpkı 1968 yılında ihtiyaç duyulan anti-emperyalist anti oligarşik bir partinin kurulması ihtiyacı gibi) kendiliğindenciliğe erteleyen ve bunun gerektirdiği siyasal sorumluluğu üstlenmeye yanaşmayan tutumlarıyla, süreci bu yönde zorlayan ve faşizme karşı “aktif “ bir “savunma anlayışı” nı savunan İstanbul grubuna karşı tasfiyeci tavır takınmışlardı.M. Pekdemir’ de bu tasfiyeci Ankara grubunun içinde yer alanlardan biridir. Böylece Dev- Genç hareketi ikiye bölünmüş, faşizme karşı oluşturulmuş bulunan bu en güçlü savunma kalkanı parçalanmıştır. Bunu fırsat bilen egemen güçler de 12 Eylül’ü tezgahlayabilme fırsatını yakalayabilmişlerdir.

Ankara grubuna (Dev-Yol) göre siyasallaşabilme sorunu ( parti sorunu) Direniş Komitelerinin geliştirilip yaygınlaştırılmasına bağlıydı.İstanbul grubu ise ( daha sonra Dev- Sol adını aldı) siyasallaşma sorununu bir parti sorunu olarak görüyordu.Ankara grubuna göre misilleme anlayışını içerecek bir “aktif savunma çizgisi” yanlıştı.Onlara göre Direniş komiteleri oluşturulmalı ve faşist saldırılar buralarda göğüslenmeliydi. Partisi olmayan bir direniş komitesi anlayışı lokal bir mücadele tarzıydı. İstanbul grubu ise- teşbihte hata aranmaz- tıpkı Gazi M. Kemal’in “hattı müdafa yoktur,sathı müdafaa vardır.Sathı vatan topraklarıdır” stratejik özdeyişini andırır biçimde aktif bir savunma stratejisini benimseyecek ülke genelinde bir partinin buna göğüs gerebileceğinin düşüncesi içindeydi.Bu temel farklılık içinde Ankara ve İstanbul grubunun yolları birbirlerinden ayrıldı.Tarih, İstanbul grubunun (Dev-Sol) gerçekliğe daha yakın düştüğünü gösterdi. Nicelik anlamında kitlesel Ankara grubunun(Dev-Yol) partisiz direniş komiteleri yerle bir edilirken,kitlesel olarak zayıf fakat nitelikli İstanbul grubunun aktif savunma çizgisini bir parti oluşturamadan yürütmeye çalışması 71’in mirası üzerinde şekillenen “kendini feda etme “ anlayışının bir tepki olarak derinleşmesine yol açtı.

A.Öcalan bu süreçleri yakından yaşayan biri olarak ”Dev-Yol, Dev-Sol gibi olmayın” derken, önceden uyarmakta haklıydı. Dev-Yol ,Dev-Sol ayrımına yol açan bu bölünmenin içerdiği olgularla, günümüzün Kürt demokratik hareketinin gelişimi arasında benzer paralellikler bulabilmek mümkündür.Bu aslında ülkemiz “aydın eylemciliğinin” tarihsel bir görüntüsüdür. Bu eylemci karakterde tarihsel unsurlar bir “öncü” ya da bir “vurucu güç” olarak ortaya çıkar ve daha sonra onların yarattığı bu devinim sınıflar gerçekliği tarafından kuşatılır. Alt sınıflardaki kabuklar kırılamadığından genellikle bu hareketler üst sınıflar tarafından soğurulmaya çalışılır. Ve bu soğurulmaya karşı da bir tepki hareketi gelişir. A.Öcalan bu tarihsel gerçekliği “tarihin aydınlık yüzleri” olarak en iyi görüp anlayan biri olarak hem DTH yöneticilerini hem de PKK’yi “sivilizasyon” ve” tepki “hareketine karşı uyanık olmaya zorlamaktadır.

Öcalan “Demokratik Cumhuriyet” kavramıyla Türkiye’de yaşayan Türk ve Kürt halklarının barış içinde bir arada yaşamasının kaçınılmazlığını gene bu iki halkın temelde duyduğu özgürlük ve demokrasi gereksinimlerine, ortak bir kurtuluş programını özümsemiş gerçek bir parti tarafından yanıt verilebileceğini öngörmekteydi. Bu çerçevede bakıldığında Demokratik Cumhuriyet teziyle Türkiye solunun demokratik devrim mücadelesini yürütenlerin temel tezleri arasında nüansları ilgilendiren farklılıklar dışında temelden bir farklılık bulunmamaktadır.Aksine yıllardır bu mücadelenin eksik bırakılmış ayağı olan Kürt sorunu programatik olarak böylece A.Öcalan tarafından tamamlanmış bulunmaktadır. A. Öcalan’ın projesini Mahirlere ve Denizlere armağan etmiş olmasının nedeni budur. Demek ki sorun Türkiye’yi kucaklayabilecek bir partinin siyasal sürecin ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde kurulabilmesi sorunudur.

DTH yöneticileri ise bir senelik çalışmaları içinde arpa boyu adım bile atabilmiş değillerdir.Onlar (DTH’nin 14 yöneticisi), iki halkın arasındaki barışı güçlendirecek ,özgürlük ve demokrasi zırhıyla kuşanmış, emperyalizme, faşizme ve oligarşiye karşı mücadelenin baş aktörü olabilecek ve batının emekçi sınıflarının bedellerini kanlarıyla ödediği Avrupa’nın o ünlü “kriterlerini” enternasyonalist bir ruhla benimseyecek çok daha geniş bir partinin kurulabilmesi ihtiyacını iliklerine kadar hissedeceklerine, Demokratik Cumhuriyeti Türkiye Demokratik Devriminin geliştirilmesinin bir parçası , onun derinleştirilmesinin önemli bir adımı olarak göreceklerine, başka başka şeylerle uğraşmışlardır. Tezin teorik temellerini ,tarihsel ve sınıfsal arka planlarını hazırlamadan içi boşaltılmış kavramlarla öne sürdükleri her şey gerisin geriye tepmiştir. Önceden çalışması ciddi anlamda yapılmadan düzenlenen aydınlar ve halkla buluşma toplantıları Türkiye soluna ,Türkiye aydınına güvenilemeyeceğinin bir ispatıymış gibi yapılarak “görüyorsunuz aydınlar buna ilgi göstermemektedirler”. ”Göstermezlerse göstermesinler. Biz de bir Kürt partisi kurar Türkiye meselelerine kendimiz sahip çıkarız”( Feridun Yazar) diyebilecek kadar ileri gidip Türkiye’nin solcularından yakınmışlar ve Demokratik Cumhuriyet için mücadeleyi eskinin Dev- Yol yöneticilerinin yaptıkları gibi lokalize etmeyi tercih eden bir görüntü çizmişlerdir. Kendine güvenemeyişin, başka güçlere bel bağlayışın ürünü olan bueğilim Öcalan çizgisine taban tabana zıt ilkel milliyetçi güdülerin gelişmesine ve burjuvalaşmaya yönelik çıkar ilişkilerinin güçlenmesine olanak sağlamakta olduğu, Türkiye çapında iki halkı ve tüm mozaikleri kucaklayacak genişlikte bir partinin kurulması ve barış ortamının elde edilmesinin önünü engelleyen şeyin asıl bu olduğu görülememiştir. M.Pekdemir’ gibi “hevesi” olamayanların da bunu gördüğü söylenemez.

Öcalan barış içinde bir arada özgürce yaşama projesini hem bir yaşam biçimi olarak hem de tarihsel stratejik bir gereklilik olarak derinleştirerek bu birlikteliğe” Demokratik Cumhuriyet”le demokratik bir muhteva kazandırırken, bunu Türkiye’nin yaklaşık 200 yıllık modernleşme hamlesinin ortak bir kaderi olarak düşünmüş, bu modernleşme hamlesinde en önemli uğrak olarak , emperyalizme ve gericiliğe karşı savaşın bir momenti olarak gördüğü 1919’ların güncelleşmesi gerekirliğini önemini vurgalamış, kurulacak yeni partinin 1919’ların ruhuyla hareket etmesinin gerektiğinin altını çizmiştir.

DTH yöneticileri bu yaklaşımların yanından bile geçmemişlerdir. Bırakalım 1919’ların güncelleştirilmesini ilgili basın ve medya kuruluşlarında taban tabana zıt söylemlere yer vermişlerdir. 1919’ların savunulması sanki “Kemalizm”in savulması gibi gözükmüştür onlara.

Öcalan “Demokratik Konfederalizm” kavramıyla kurulacak partinin demokrasinin savunulup geliştirilmesinde alternatifler sunacak ülke çapında örgütlenmesinin bir modeli olarak kullanırken , DTH yöneticileri, Kuzey Irak’taki aşiret yapılarının federalizm isteklerine sanki alternatif olmasını düşledikleri Ortadoğu çapında bir üst siyasanın konfederal modeli olarak bunu tasarladılar. Ve böylece ülke içinde milliyetçi tabanları harekete geçirecek provokasyonların oluşmasına yeterli zeminleri sunmakla kalmadılar aynı zamanda geliştirilmesi gereken barış koşullarına da engelleyici darbeleri vurmuş oldular.

DTH yöneticileri barış koşullarıyla birlikte aslında kendisine de ihanet etmiş oldu. Türkiye partisi olabilmek için yola çıkanlar bunu lokalize etmeye başlayınca tıpkı geçmişin Direniş Komiteleri gibi parti işi de güme gitmeye başladı.Şimdi “Metropoller hedef” diyenlerin girişimi çaresiz bu işe kendilerinin sahip çıkması gerektiğini düşünenlerin ortamı biraz sıcak tutmak isteğinin oluşturduğu bir tepki olarak düşünülemez mi? Kuşkusuz “sivilizasyon” ve “tepkinin” derinleştirilmesinin önüne geçilmesi gerekir.Bu noktada Türkiyeli bütün aydınlara bir görev düşmektedir.

Sayın M.Pekdemir, tepkiyi “savaşa yol açar” diye mahkum etmeye çalışacağına, bu tepkinin oluşmasına neden olan “sivilizasyoncu” eğilimleri de deşifre etmesi daha doğru bir çaba olmaz mıydı acaba ?.Hiçbir zaman güç olmadan bir şey olunamadığını geçmiş pratiğinden pekala bilir.Fakat M.Pekdemir için ana sorun gücün kendilerini istediği yere taşıyabilmesidir.Savaş ya da barış veyahut ta mücadelenin herhangi bir biçiminin burada herhangi bir önemi yoktur. Bir gücün başarısını kendinize odakladığınızda ne mücadele kalır ortada ne de hareket.Sadece bundan geriye yaratılmış olunan aktivitenin kırıntıları kalır. Sayın M.Pekdemir, siz aslında” çözüm” filan aramıyorsunuz kendi yaşadığınız pratiğin içinden olguları istediğiniz gibi yorumluyor, kendi günahlarınıza yeni ortaklar arıyorsunuz.

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Kürt - Türk Ortak Çözümünde M.Pekd... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right