left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 10 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
KONUŞMA METNİ Yazdır E-posta
Yazar SUVARİ   
Friday, 13 November 2009

DTP Eş Başkanı Sn. Ahmet TÜRK’ün Demokratik Açılım konusunda Genel Kurul’da yaptığı konuşma metni    

 

          Sayın Başkan Saygıdeğer Milletvekilleri 

Ülkemizi doğrudan ilgilendiren, etkileyen ve etkileyecek olan, son derece ciddi bölgesel ve küresel gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Böylesi bir dönemde ismi konulamamış olsa da; Kürt sorunu gibi temel bir sorunu, Meclis çatısı altında tartışmayı önemli buluyoruz.

 

Bu tarihi oturumda, partimin görüşlerini sizlerle paylaşmaya başlamadan önce, yüce heyetinizi en içten duygularımla saygıyla selamlıyorum.

   Değerli Milletvekilleri

Hiç şüphesiz ki bugün, Cumhuriyet tarihinin en önemli, en sancılı, en fazla acılara ve kayıplara yol açan, bu nedenle en dramatik konusunu ve elbette ki en büyük sorununu, yani Kürt sorununu konuşuyoruz.

 

Demokratik Toplum Partisi olarak, soruna nereden ve nasıl baktığımızı, çözüm konusundaki düşüncelerimizi, sizlerle ve değerli kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

 

Kürt sorununun ortaya çıkması, büyümesi, derinleşmesi ve sonuçta çözümsüz bir hal alması, devletin hatalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Sorunun bu hale gelmesi, elbette ki uluslar arası sistemden ve güç dengelerinden bağımsız da değildir.

 

Kapitalizmin son 30 yıldaki küreselleşme çabalarının önemli ölçüde başarıya ulaştığını da, aslında emperyalizmin en vahşi halini ifade eden “yeni dünya düzenini” de görmezden gelemeyiz.

 

 Neo-liberal politikalar nedeniyle; artık ekonomik alandan kültürel alana, inançlarımızdan ahlak anlayışımıza, toplumsal değerlerimizden doğaya kadar, hayatımızın her alanı tehdit altındadır.

 

 Modern dünya sisteminin bu evresi, hiçbir ahlaki değeri tanımıyor. Binlerce yıllık insanlık değerlerini ve birikimlerini bir bir yok ediyor. Toplumsal ilişkileri değer yargılarından arındırıyor. Bireyi ve toplumu teslim almaya çalışıyor. Ve bütün bunları daha fazla kazanç, daha fazla kar elde etme uğruna yapıyor. Bu sistemin ülkemizi temelden etkilediğini görmeden, hiçbir temel sorunumuzu bilince çıkaramayız.

  

Özellikle de, 11 Eylül saldırılarından sonra, adeta bir akıl tutulması yaşayan dünya sisteminin, her şeye güvenlik eksenli bakan yaklaşımları, ülkemizdeki iktidarları ve devlet zihniyetini derinden etkilemiştir.

 Değerli Milletvekilleri

Bu gün Kürt sorunu olarak tanımladığımız sorunun, bu uluslar arası gelişmelerden bağımsız ele alınması mümkün değildir.

Hiç şüphesiz ki, Türkiye’nin kendi içinde ve iç dinamikleriyle çözmesi gereken bir sorundur.

Ancak bu durum, konuyu dış dünyadan yalıtarak ele alma lüksüne ya da hatasına bizleri sevk etmemelidir.

 

Buradaki en ince nokta, hangi yaklaşımın bu uluslar arası sisteme hizmet ettiği hususudur.

Yani; farklılıkları inkâr ederek veya Kürt sorununu inkâr ederek mi, bu sisteme hizmet etmiş olursunuz?

Yoksa; ülkeye demokrasiyi hakim kılıp, vatandaşların demokratik haklarını güvence altına alarak mı onurlu ve özgür bir duruş sergileriz?

Bize göre, farklılıkların inkârı ve demokrasi yoksunluğu, ülkeyi uluslar arası sistemin sömürüsüne ve istismarına açık hale getirmiştir.

 

Bu, temel bir paradigma farkıdır. Yıllardır emperyalizme karşı mücadele ettiğini sananların birçoğu bile, Kürt sorununa yaklaşımdaki hatalar nedeniyle, bunların değirmenine su taşıdığını fark etmedi! Bazıları da, ülkenin birliğini ve bütünlüğünü koruma adı altında yapılan hataların, Türkiye’yi adım adım bunlara teslim ettiğini göremedi.

 

Kürt sorunu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan savaş gerçeğinin; nerelerden beslendiği konusunda, sürekli yanlış değerlendirmeler yapıldı.

Bu yanlışlar, toplumun önemli bir kesimine de benimsetildi. Ve sonuçta, kamuoyu yanıltılarak, “terörle mücadele” adı altında derin acılara yol açan örtülü bir savaş yürütüldü.

 Bu çatışma dönemlerinde, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinin, Türkiye’nin tamamında ve dünya kamuoyunda duyulmaması için çok özel tedbirler alındı.

Yaşanan faili meçhul cinayetler, işkenceler, infazlar, gözaltında kayıplar, köy yakma ve boşaltmalar, haksız gözaltı ve tutuklamalar ve daha niceleri, sıkıyönetim ve OHAL hukuku gerekçe gösterilerek gizlenmeye çalışıldı. 

 Bunları yazan gazeteciler, aydınlar öldürüldü, tutuklandı, gazete binaları bombalandı. Milletvekilimiz, gözlerimizin önünde, kontr-gerilla tarafından öldürüldü. İş adamları, bir bir kaçırılıp infaz edildi. Bu cinayetleri işleyenler, elini kolunu sallayarak halen geziyorlar.

  Bütün amaç, psikolojik savaş çerçevesinde orada yaşananların Fırat’ın doğusunda kalmasının sağlanmasıydı. Bu gün geldiğimiz aşamada görüyoruz ki, bu konuda kısmen başarılı olunmuştur. Yani, bir dönem bölgede yaşanan gerçeklerden, yurttaşlarımızın önemli bir kısmının halen bilgisi yoktur. Fakat bölgede yaşayanlar, bunun hem canlı tanığı hem de mağdurudurlar.

Bu durum, Türkiye’nin doğusu ve batısı arasında inanılmaz bir duygu ve algı farklılığı yaratmıştır.

Bunu gidermenin tek yolu da, Kürt sorunundaki tarihi ve güncel gerçeklerin bütün kamuoyuna açıklanmasıdır. Resmi tarihe dur denilerek, halkın gerçek tarihinin açığa çıkarılması büyük bir zorunluluktur.

 

Bu şekilde, kamuoyunun konu hakkındaki bilgi eksikliği giderilmiş olacaktır. Bu yeni bilinç, hem kucaklaşmayı kolaylaştıracak; hem de çözümün barış, demokrasi ve kardeşlik temelinde inşasının teminatı olacaktır. Geçmiş dönemlerde hükümetler, bazı hataların yapıldığını kabul ettiler.

Fakat, bu hataların neler olduğu, maalesef bugüne kadar, kamuoyuna açık bir şekilde ifade edilmemiştir.

 Değerli Milletvekilleri,

Ortadoğu’nun en eski kavimlerinden biri olan ve Türklerin Anadolu’ya geldiği günden bu yana ilişki kurup ittifaklar geliştirdiği Kürt halkı, bir anda tarih sahnesinden çıkarıldı. Bir oldu-bittiyle bu halkın yok sayılabileceği düşünüldü. Özel tedbirler ve politikalar ile asimilasyoncu yaklaşım hayata geçirildi.

 

Bütün bunlar, tek etnik kimliğe dayalı ulus yaratma projesinin parçaları olarak tasarlandı. Ancak, bunun başarılı olmaması halinde, yol açabileceği tehlikeler görülmedi. Sonuçta, bu proje tutmadı. Ve maalesef ki, sonuçları günümüze kadar, büyük acılar yaratan bir soruna dönüştü.

 

Devletin bu politikaları hayata geçirmedeki ısrarı ve kullandığı baskıcı şiddet yöntemleri, isyanları doğurdu. Bu defa devlet, bu isyanları bastırmak için en şiddetli yollara başvurdu.

  Şeyh Sait İsyanı da, Ağrı ve Dersim olayları da doğru okunamadı. Bozulan düzeni yeniden tesis etme adına; akıl almaz baskılar, katliamlar uygulandı. Peki sorun çözüldü mü?  

Size bir-iki örnek vermeden geçemeyeceğim. Dönemin, Erkanı Harbiye kurumunun, hükümete sunduğu raporda: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetin müdahalesi, Dersimli'ye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder diyor ve ondan sonra yaşanan trajediler biliniyor.

Munzur suyunun nasıl kızıla boyandığı resmi tarihçiler tarafından yazılmamış olsa da, halk tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan gerçekler sayesinde çok iyi biliniyor.

 Düzenin niye bozulduğunun üstünde durulmadı, araştırılmadı. O dönemlerde yaşananların üstü örtüldüğü yetmezmiş gibi, bu gün bile aynı zihniyetin temsilcileri çıkıp bu yöntemleri bir daha uygulamaktan söz etme cesaretini gösterebiliyor.  

O dönemin sorumlu siyasetçilerini, nasıl etkisiz hale getirdilerse; şimdi de bu mantığı aynen devam ettirmek isteyenler olduğunu görüyoruz.

 

Şunun açıkça bilinmesi gerekir ki, bir daha böylesi hiçbir zihniyet, toplumumuza benzer acıları yaşatma gücüne sahip olamayacaktır. Katliamcı politikaları hükümete açıkça bir çözüm yöntemi olarak önerenler, bunun hesabını halkımıza verecektir. Bundan emin olmanızı istiyorum.   Değerli Milletvekilleri, 

O dönemlerde, sorunların üstüne şiddetle gidildi. Tepkilerin nedenleri, doğru analiz edilmedi. Demokratikleşme hamleleriyle yaklaşılmadı. Bunlar yapılmış olsaydı; bu gün 40 bin ölüden, binlerce faili meçhulden bahsetmeyecektik.

Boşaltılmış üç bin köyden, göçe zorlanan milyonlardan, yitip giden yüzlerce milyar dolardan söz ediyor olmayacaktık.

Taş attığı için, hapislere tıkılan yüzlerce çocuğun dramı ile yüz yüze kalmayacaktık.

 

 İşte, tam bu noktada, PKK’nin bir sonuç olduğunu ifade etmek istiyorum. Devletin ve hükümetlerin siyasal hataları neticesinde, ortaya çıkmış bir sonuçtur PKK! Ancak devlet, bu sonucu ortadan kaldırmayı bir çözüm politikası olarak benimsediği için, sorunun nedenleri hiçbir zaman ele alınmamıştır. Bize göre temel yanılgılı yaklaşımlardan biri budur. 

 

Kimi çevreler ise aslında Kürtlerin herhangi bir sorununun olmadığını, bu taleplerin dış güçlerce üretildiğini, herkesin eşit yurttaş olarak bu ülkede yaşadığını savunarak sorunu görmemeyi tercih etmiştir.

 Değerli Milletvekilleri,Bu ülkede, Kürtlerin eşit yurttaş olduğunu ve hiçbir sorunlarının bulunmadığını ileri sürenler, bin yıllık kardeşlikten dem vuranlar için de; bir iki örnek vermek istiyorum. Bu kardeşlik nasıl yürüdü? Görelim! 

 Tarih 21 Eylül 1930. Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt şöyle söylüyor: Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır: Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler." diyor.

Yine, 1935’te İsmet İnönü’nün Şark Raporu’nda, Kürtlerin nasıl asimile edileceğini, yerlerinden-yurtlarından nasıl göç etmek zorunda kalacaklarını, nüfus ve iskân planlarını ayrıntılı bir şekilde dile getiriyor.

Bunların hepsi devlet politikası olarak, harfiyen yerine getirilmiştir.

 Başka bir örnek daha: 1960 askeri darbesini, ilerici olarak görenlere söylüyorum. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, darbe sonrası çıktığı yurt gezilerinde, “Kim ki size, siz Kürtsünüz derse, yüzüne tükürün” diyor.  

Ve geliyoruz 1994 yılına. Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu Başkanı, aynı zamanda eski bir Dışişleri Bakanı ve büyükelçi Coşkun Kırca; DEP’lilerin dokunulmazlığı kaldırılırken, aynı mantığı dile getirdi. Mahmut Esat Bozkurt’un sözlerini tekrarladıktan sonra “Bu ülkede Türk olmayanların, yalnızca susma hakkı vardır” dedi.

İşte bazıları kardeşlik edebiyatını, bu şekilde yaptı. Bir zihniyetin anlaşılması için bu örnekleri vermek zorundaydım.

           

            Değerli Milletvekilleri,

Eğer eşit yurttaş olduğumuzu, hiçbir sorunumuz olmadığını iddia ediyorsanız, lütfen biraz empati yapın.

 

Bir an düşünün. Birileri çıksa ve “yeryüzünde Türkçe diye bir dil yoktur” dese ve tek kelime Kürtçe bilmeyen sizin çocuğunuza, zorla Kürtçe eğitim yaptırsa; kendinizi eşit yurttaş olarak hissedebilir misiniz bu ülkede?

             Bu haksızlığa karşı çıkmazsanız, insanlık onurunuzu koruyabilir misiniz? Eminim bunun düşüncesi bile, bazılarınızın tüylerini diken diken ediyordur.  

İnsanın kendi ülkesinde, kendi anavatanında, kendi devleti tarafından dilinin inkar edilmesi, yasaklanması, yok sayılması nasıl bir travma yaratır? Bunu anlayabilir misiniz?

 

İşte, düşüncesi bile, sizin tüylerinizi diken diken eden bu trajediyi biz yıllardır yaşıyoruz. Hiç değilse onurumuzu korumak için, bu politikalara karşı çıkıyoruz.

   Değerli Milletvekilleri 

 Türk halkının bir tarihi, kültürü, medeniyeti olduğu inkar edilmeyen bir gerçektir. Şüphesiz ki; bu tarihine, kültürüne sahip çıkması da, onur duyması da en temel hakkıdır.

 Ancak aynı şekilde, Kürtlerin de bir tarihinin, kültürünün, edebiyatının ve sanatının olduğu da inkar edilemez bir gerçektir.

 

Kültürlerin tümünün yan yana barış içinde, birbirine saygı temelinde yaklaşması bir erdem örneği olur. Kaldı ki, bu örnekler tarihimizde vardır. Görkemli uygarlıklar, bu şekilde ortaya çıkmıştır.

 Türküyle-Kürdüyle, Lazıyla-Çerkeziyle, Alevisi-Sünnisiyle binlerce çiçekli bahçeyi kurutup, tek çiçeğe dönüştürmeyi savunmanın hiçbir makul gerekçesi olamaz. 

Bu nedenle bir kez daha ifade ediyorum: Bu mesele bir Kürt-Türk meselesi değildir.

Türk halkına karşı bir tutum da değildir. Asimilasyon politikalarına karşı bir tutumdur. Bunun doğru anlaşılması gerekir. 

 İnkâr edilmiş, yok sayılmış bir dili ve kültürü savunmayı da etnik milliyetçilik olarak tanımlayanları halkın vicdanına havale ediyoruz. Ortada resmi olarak kabul edilmiş bir etnik kimlik bile yokken,  “bu kimlik vardır” demenin neresi milliyetçiliktir, neresi ırkçılıktır?

 

 Asıl etnik milliyetçiler, vatandaşlarına tek etnik kimliği dayatanlardır. İğneyi kendine batırmayıp da çuvaldızı bize batıranlardır. “Kürt diye bir halk yoktur. Bunlar, dağlarda karda yürürken çıkardıkları kart-kurt sesleri nedeniyle, Kürt olarak adlandırılan dağ Türkleridir” çarpıtması bile, bu ülkede bilimsel tez olarak üniversitelerde okutuldu.

 

Bugün bile bir tek devlet yetkilisi çıkıp ta “geçmişte yapılmış bu hatalardan dolayı, bütün vatandaşlardan özür dileme erdemini” gösterememiştir.  

 

Peki bunca hata, inkar, baskı, sindirme girişimi, işkence, cezaevleri, operasyonlar sorunun çözümüne en küçük bir katkı sundu mu? Sorunun giderek büyümesine ve içinden çıkılmaz bir hale gelmesine neden olan, bu uygulamalar değil midir?

 

Bu yanlış politikalar kim adına, kimden alınmış yetkilerle uygulandı? Kimse bunun hesabını sorabildi mi? Bölge halkı gördüğü zulmü şikayet edecek; bir savcı-bir hakim-bir vali- bir kaymakam bile bulamadı.

Çünkü; ya hepsi bu çarkın bir parçası olmaya zorlandılar, ya da korkudan susmak zorunda kaldılar. Vicdanen zorlanıp bu politikalara karşı çıkan az sayıda bürokrat da sürgünlerle cezalandırıldı.

 

 Bu kirli politikaların, devlet içinde devletçikler oluşturduğunu, belki birileriniz yeni yeni fark ediyordur. Ancak biz, 20 yıldır bunu söylüyoruz. Hatta ilginçtir, o dönemlerde derin devlet demek bile suçtu. Ve bu kavram nedeniyle, yargılandığımız dosyalar oldu. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon ortaya çıkmadan önce, biz bunların namlularını ensemizde hissederek yaşamaya gayret ettik. 

 Değerli Arkadaşlar, 

Şimdi bütün bu mağduriyetleri ifade etmeye neden gerek duydum? Şunun için: Yıllardır devletin arkasındaki kamu gücü ve medya desteği ile gerçekler çarpıtıldı. Türkiye kamuoyuna bu şekilde aktarıldı.

Bu nedenle, Kürt sorununun ortaya çıkışı ile sonrasında yaşanan gelişmelerin ve acıların da karşılıklı olduğu anlaşılmadı.

 

Benim bu yaşananları kısaca özetlememin nedeni, hiç şüphesiz ki asla acıları kaşımak ya da yarıştırmak değildir. Bölge halkının barış sevincinin bile anlaşılamamış olmasının; ısrarla şov gibi, zafer havası gibi gösterilmesinin nedeni de, işte bu algı farklılığıdır.

 

Bölge halkının, barışı ve demokrasiyi ne kadar büyük bir hasretle sahipleneceğini görmek birilerini ürkütebilir. Fakat inanınız ki, barış işte bu kadar gerçek ve bu kadar elle tutulabilir bir şeydir.

 

Ben şuna inanıyorum: Eğer geçmişimizle gerçek bir yüzleşme sağlayamazsak; gelecek için birbirimize güvenemeyiz. Bu politikalar geçmişte yaşandığı düzeyde kabaca olmasa da; günümüzde de inceltilmiş bir şekilde halen yürütülmektedir.

 Bu ülke; doğusuyla-batısıyla-kuzeyiyle-güneyiyle, neredeyse her gün ortak bir acıyı yaşadı. Cenazelerin gitmediği hemen hemen tek bir köy-kasaba kalmadı.  

Peki bütün bu yaşananlardan sonra, yaşanan acıları karşılaştırmak yerine ortaklaştırmak daha yapıcı olmayacak mıdır?

  Bütün bunlara rağmen, halkın barışta ısrarcı olmasını bir erdem olarak görüyoruz. Halklar arasında bir etnik çatışmanın yaşanmamış olmasını,  bir kazanım olarak değerlendiriyoruz.

Her türlü ırkçı, faşizan tahriklere rağmen; halkların bir arada ve barış içerisinde yaşama arzusunu koruyor olmasını, büyük bir saygıyla karşılıyoruz.            

 Biz bu inkârcı politikalara karşı çıkarken de, halkı suçlamıyoruz. Bundan sorumlu tutmadık, tutmuyoruz. Çünkü biliyoruz ki; bu inkârcı, asimilasyoncu politikaları üreten ve uygulayan halk değildir. Devleti ele geçirmeyi başaran ittihatçı ekip ve onların ardılı olan zihniyetlerdir.  Değerli Milletvekilleri 

Yaşadığımız sorunun siyasal, sosyal ve kültürel boyutları kadar ekonomik boyutu da oldukça ciddi ve trajiktir. Bölge halkının yaşadığı yoksulluk, insanlığımızı zorlayacak düzeydedir. Eğer bu gün insanlar her gün açlıktan ölmüyorsa; bunun nedeni toplumdaki dayanışma kültürüdür. Yoksa hiç şüpheniz olmasın ki, her gün onlarca insan açlıktan ölebilecek duruma gelmiştir.

 

Bu durum öyle “efendim şiddet vardı, yatırım gitmedi, o nedenle bölge yoksul kaldı” demekle açıklanamayacak derecede vahimdir.

 Bakınız!

1940-1980 yılları arasında, bölgede bırakın silahlı hareketleri, doğru dürüst siyasi hareketler bile yoktu. Ancak baktığımızda, o dönemde bile, bölgeye gerek devlet yatırımı gerekse de özel yatırım, Türkiye ortalamasının kat be kat altındadır.

 

 Dolayısıyla bölgenin geri bırakılmışlığının nedeni, bugün yaşanan şiddet olayları ile ilgili değildir. Tabi ki, “hiçbir etkisi olmamıştır” demek istemiyorum. Ancak devletin birçok raporunda da ortaya çıktığı gibi, bilinçli bir ihmal ve ayrımcı politikalar sonucudur. Son dönemlerde, hükümetlerin bu konudaki sınırlı girişimleri de, bu politikanın kırılmasına yetmemiştir.

 

 Demokrasi ekonomisiz, ekonomi demokrasisiz olmaz. Ekonomik kalkınma hedefleriyle birleşmeyen hiçbir demokratikleşme hamlesi, kalıcı ya da anlamlı olmaz.

Bu nedenle; demokratikleşme sürecinin en önemli ayaklarından biri, bölgeler arası gelişmişlik farklarının ortadan kaldırılması olmak durumundadır. Devlet eliyle ve devlet destekli yatırımlar ile bölge ekonomisi canlandırılmalıdır.

 Değerli Milletvekilleri, Bir daha altını çizerek vurgulamak istiyorum: Bu bir Kürt-Türk çatışması değildir. Sorun, Kürtler başta olmak üzere vatandaşlarına demokrasiyi, özgürlükleri çok gören, resmi devlet ideolojisi sorunudur.  

Bu ülkede demokrasi ihtiyacı olan sadece Kürtler de değildir. Ülkede Türk kavramı ve millet tanımı bile, bu resmi ideoloji tarafından, özünden boşaltılmıştır.

 

Ülkenin bütün vatandaşları, demokrasi yokluğunun mağdurudurlar. Ve elbette ki, demokratik açılım, bir bütün olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi çıtasını yükseltmeyi hedeflemelidir. Demokrasiyi halka taşırmayı öngörmelidir.

 

Ülkeyi uluslar arası sömürücü sermayenin ve güçlerin baskısından kurtarmanın tek yolu da, demokratik toplum düzenidir.

 Bu vesileyle, siyasi irade, var olan realiteden hareket ederek, yalnızca Kürtlerin değil, ülkedeki bütün farklılıkların haklarını güvence altına almalıdır. Kimliklerin, dillerin, kültürlerin kendini özgürce, korkmadan, baskılanmadan ifade etmesi ülkeyi bölmez. Tam tersine, ülkeye aidiyet bağlarını güçlendirir.  

Asıl bölünme tehlikesi, kimliklerin inkârı ve bastırılması üzerine ortaya çıkar. Hiç kimse bu ülkedeki farklı kimlikleri bir ayrışma veya bir çatışma nedeni olarak görmemeli, göstermemelidir.

Artık içi boşaltılmış bir kardeşlik söyleminin de, ırkçılığı körükleyen politikaların da, birliğe hizmet etmediğinin, halkımız tarafından görüldüğünün anlaşılması gerekir. Yoksa; karşılıklı hakaretler ve ağır ithamlarla, bu tarihi sorun karşısında, yüzümüzün akıyla çıkmak mümkün olmaz. Sorumlu ve ortak siyasi aklı ortaya çıkarmak zorundayız.      Değerli Milletvekilleri, 

Bu gün geldiğimiz noktadaki durum, eski zihniyetten bir kopuş yaşanmadığı için, maalesef yeterince ilerlemiyor. Devletin zihniyet dünyasında en küçük bir değişiklik yaratılmazken, birkaç yönetmelik ve idari tedbirle, sorunu “sürdürüle-bilir” bir noktada tutma yaklaşımının olduğunu görüyoruz.

 1980 askeri darbesinin ürünü cunta anayasasını değiştirmeyi bile gündemine alamayan bir çözüm yaklaşımı, önceki inkâr yaklaşımlarından, özü itibariyle, ne kadar farklı olabilir?

 

Güçlü ve özerk yerel yönetimler modelini tartışmayı bile hakaret sayan bir anlayış, demokrasiyi nasıl halka taşıyacaktır?

 Bir halkın kendi dilinde eğitim yapmasını bölücülük olarak değerlendiren bir siyasi anlayışın, asimilasyon politikalarından vazgeçtiğini söylemek mümkün müdür?

 

Hükümetin amacı sorunu kalıcı bir şekilde ve demokratik bütün hakları hayata geçirerek çözmek midir? Yoksa bu sorunla bir müddet daha yaşamaya devam etmek, yani sorunu “katlanıla-bilir” bir düzeye çekmek midir? 

 Bu konularda Hükümet, acilen netleşmelidir. Zamanı bu şekilde hoyratça kullanmayı bırakıp, meseleye ciddi yaklaştığını bütün kamuoyuna göstermelidir.   

 

Biz, gelinen aşamada “artık yeter” diyoruz. Bu tarihsel kısır döngüye bir son vermek için, ciddi ve cesur yaklaşımlar görmek istiyoruz.

Bu sorunun, kalıcı bir çözüme kavuşmasının engellenmesinin, kimlere-nasıl yaradığının vicdanlı bir şekilde sorgulanmasını bekliyoruz. Bu sorgulamayı yapmayan hiçbir zihniyetin, eskisinden farklı olmayacağını ve sorunu çözemeyeceğini düşünüyoruz.

 Uluslar arası oyunları bozmanın ve boşa çıkarmanın tek yolu demokratik çözümdür. Kendi aramızda, kendimize uygun bir modelle, birlik içerisinde çözmenin dışında bir seçenek yoktur. Bunun için birbirimize güvenmek, bu güveni tesis etmek dışında bir yol da yoktur. 

 Biz sorunumuzu çözmezsek, kimse gelip bizim sorunlarımızı çözemez, belki çözülsün de istemez.

Hepimiz bilmeliyiz ki; demokrasisini kendi özgücüyle güçlendiremeyen hiçbir toplum, esaretten kurtulamaz! 

 Değerli Milletvekilleri,

Farklılıkların ve hakların demokrasi çerçevesinde güvenceye alınması, Türkiye’nin zararına değildir.

 

 Ancak; bu günkü gibi etnisiteye dayalı millet anlayışını, diğer kimlikleri yok etme pahasına bir dayatma olarak ortaya koyarsanız, buradan bütünleşme çıkaramazsınız.

  Bunun sosyolojik olarak da mümkün olmadığı, bilime aykırılığı ortadadır. Bu etnisiteye dayalı tekçi dayatmaların, toplumsal yapımıza uymadığı da, uymayacağı da, bu anlayışın Türkiye’yi zayıf düşürüp küresel güçlerin tuzağına ittiğini de kabul etmek zorundayız.  Bizi bir arada tutan yeterince ortak değerimiz vardır, var olmaya devam eder. Hiç kimsenin bayrakla, sınırlarla bir sorunu yoktur, olmaz. Ülkenin ortak dili Türkçedir, Türkçe olmaya devam eder. Hatta kendi anadilinde eğitim yapacak olanlar için, Türkçe ortak iletişim dili olarak korunur.  

Bizi bir arada tutan tek değeri “etnik kimlik” olarak dayatırsanız eğer; bu yanlış bir yaklaşım olur. Bunun adı çözümsüzlükte ısrar olur. Bu şekilde ülkeye de, ülkenin kültürel zenginliklerine de, hatta Türklüğe de zarar verirsiniz.  

 Türkiye’nin demokrasi dışında başka bir çıkış yolu kalmamıştır. Demokrasinin ülkemize zarar getireceğini söylemek de, kimsenin savunabileceği bir şey değildir. 

 Bu günden sonra yapmamız gereken şey, demokrasi etrafında birleşerek bütün toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlarımızı çözmek olmalıdır. O noktaya doğru gidebilmek için de, Meclisimizin barış ve demokratik çözüm kararı alabilmesi gerekir. Bu görev, herkesten önce Yüce Meclisin omuzlarındadır.

Değerli Arkadaşlar 

AK Parti Hükümeti’nin “Kürt Açılımı” adıyla başlattığı, sonunda da “Milli Birlik Projesi” adında karar kıldığı süreç, anlatmaya çalıştığım çözüm zihniyetinden uzaktır.

 

 “Hükümet şundan emir aldı. Bu bir dış dayatmadır, ABD projesidir” diyerek Hükümeti küçük düşürmeyi de, doğru bulmuyoruz.

 

 İzah etmeye çalıştığım gibi Kürt sorunu, dış politikadan bağımsız ele alınması mümkün olmayan bir konudur. Önemli olan “Bu sorunu çözerken, halkı ve ülkeyi mi esas alacağız? Yoksa dış güçlerin çıkarını mı dikkate alacağız?” noktasıdır.

ABD, Avrupa; eğer bu sorunun demokratik barışçıl çözümünde katkı sunacaklarsa “tamam” diyelim.

Yok eğer, bu bir dayatmaya ve yeniden çatıştırmaya götürecekse; o halde bunlara “gölge etmeyin başka ihsan istemez!” diyebilmeliyiz. Bu gücü de halktan ve meclisten alabilmeliyiz.

Değerli Milletvekilleri, Biz, Demokratik Toplum Partisi olarak, bu sürece başından bu yana yapıcı katkı sunmaya gayret ettik. Hükümetin somut tek bir projesi, tek bir adımı olmamasına rağmen, bizi ısrarla sürecin dışında tutma gayretlerine rağmen umutlarımızı yitirmedik. 

 En azından sorunun artık orduya havale edilmemesi umuduyla, siyasal alanda bizlerin sorumluluğunda kalması ve bu vesileyle ölümlerin durması adına bu süreci destekledik.

Ancak, hükümetin askeri operasyonlardaki ısrarı ve meseleyi güvenlik boyutunun ötesine taşıyamamış olması, ölümleri durdurmadığı gibi, süreci de ilerletememiştir.

Bazıları da,  sorunlara siyasal çözümler aramayı ihanet gibi sunmuş, ordudan medet ummak dışında en küçük bir arayışın içinde bile olmamıştır.

 

Biz şuna inanıyoruz: Eğer ciddi bir çözüm yaklaşımı gösterilirse; silahlar üç ay içinde Türkiye’nin gündeminden çıkar.

 

Bu meselede canı yanmayanlar, yüreği dağlanmayanlar rahat olabilirler! Ancak hiç kimse, bize bir daha bu acıları yaşatma hakkına sahip değildir ve bundan sonra da olamayacaktır.

Bizler, siyasi ve ekonomik rantları için, bu acıların sürmesini isteyenlere karşı,  demokrasi mücadelemizi sürdürdük. Bundan sonra da kararlı bir biçimde sürdürmeye devam edeceğiz.

  Değerli Milletvekilleri 

Ülkenin bu en temel sorununu demokratik siyasal bir çözüme kavuşturmak için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunan bütün partilerin temsil edileceği bir komisyon kurmayı Yüce Heyetinize öneriyoruz.

Madem bu sorun bizim sorunumuzdur, madem çözümünü de biz kendimiz bulacağız, o halde; Hükümet, bu süreci artık kapalı kapılar ardında yürütüp süreci bulandırmak yerine Meclise teslim etmelidir.

 Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu soruna bulacağı ortak siyasi akılla, 72 milyon yurttaşa yakışır bir demokratik temsiliyet gücünü ortaya koymalıdır. Bu sayede rüştünü ispatlama şansına sahip olacaktır. Vesayetten kurtularak, liyakatini ve gerçek bir demokrasiye sahip olduğunu, bu soruna somut bir çözüm getirerek, bütün dünyaya ispatlayabilecektir. Kurulacak bu komisyon; ters yüz edilmiş tarih anlayışını sorgulayarak, gerçekleri açığa çıkarabilmelidir.

Hakikatleri araştırıp; kimin-nerede-hangi hataları yaptığını; ülkenin hangi dönemeçlerde, zayıflatılıp teslim alınmaya çalışıldığını ortaya çıkarmalıdır.

 

Biliyoruz ki, geçmişle yüzleşme noktasında cesur olmadan; Cumhuriyet, elitlerin işgalinden kurtarılıp demokratik bir hale getirilemez.

 

Meclisin iradesi, bilgisi ve denetimi dâhilinde; kamuoyunun gözü önünde açık bir süreç işlemelidir, işletilmelidir.

Bu komisyon, sorunu anlayıp doğru-gerçekçi ve kalıcı bir çözümü ortaya koyabilmelidir. Bunun için değişik çevreleri dinleyebilmeli, etkileşim ve diyalog içinde olabilmelidir. Toplumun vicdanını temsil eden aydınlarla, sürekli görüşme halinde olmalıdır.

 

Türkiye kamuoyunun, Kürt sorunu ile ilgili yaşanan bütün gerçekleri bilmeye hakkı vardır. Bu gerçekleri bilmeden, kamuoyunun süreci desteklemesini beklemek de hayalcilik olur. Dolayısıyla komisyonun bir görevi de, kamuoyunu doğru bilgilendirmek olmalıdır.

Böylesi bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkacak demokratik çözüm önerileri, hepimize güç verir. Kazanan Türkiye olur. Türkiye’nin kazanması, Türkiye’nin demokratikleşmesi Ortadoğu’da barışın ve demokrasinin gelişmesinin önünü açar.

Kürt sorununu çözen bir Türkiye, bölgesinde demokratikleşmeye öncülük eder.  Hem Türkiye’ye hem de Ortadoğu’ya yönelik dış müdahaleleri büyük oranda etkisiz hale getirir.

Sayın BaşkanDeğerli Milletvekilleri, 

Biz bu dönemde, ortaya konulan yaklaşımların darlığına rağmen umutsuz değiliz. Toplumsal barış, demokrasi ve özgürlükler; bizim sadece siyasi söylemimiz değil yaşam gerekçemizdir. Ortada bu kadar tarihi gerçekler ve yaşanmış acılar varken, “ben meseleyi askeri operasyonlarla çözerim” diyen bir politikacı,  çözümsüzlüğe hizmet eder.

 

Üstlendiğimiz sorumluluk gereği, bırakın tek bir yurttaşımızın ölmesini; burnunun kanaması bile, makamlarımızla kıyaslanamayacak kadar değerlidir. Biz, barış için koltuklarımızdan değil canımızdan vazgeçmeye hazırız!

 

 Bu noktadan zerre kadar sapmadan, barış mücadelemizi sürdürdük, sürdürmeye devam edeceğiz. Haklılığımız ve meşruluğumuz sayesinde başaracağımızdan da eminiz.

 Hükümeti de, muhalefeti de, bu tarihi dönemde; kandırma, aldatma politikalarını bir kenara bırakarak; sorunu ciddiyetle ele almaya çağırıyoruz.   Tarih karşısında onurlu bir yere sahip olmak her siyasetçiye nasip olmaz. Gelin bu onuru hep birlikte paylaşarak, çocuklarımıza barış ve huzur içerisinde yaşanacak bir gelecek armağan edelim. Bizler bugün varız yarın yokuz. Ama halklarımız hep var olacak. Bizi ya minnetle ya da öfkeyle anacaklar. Gelin hep beraber sorumluluk alalım. Bu sorunları çözelim ki, gelecek kuşaklar da bizi minnet ve şükranla ansınlar. Sayın Başkan,Saygıdeğer Milletvekilleri

            

             Sabırla dinlediğiniz için, yüce heyetinize en içten saygı ve sevgilerimi sunuyor. Teşekkür ediyorum. 

   
 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: KONUŞMA METNİ ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4829460
Syndicate
 
left
Top! Top!
right