|
1 Kasım 2009 Niksar’ın Fidanları...Güz çiçeğini anımsatıyor gözleriniz...
Hele rüzgâra verince saçlarınızı... Umutlarınız uçuşuyor birden... Parmak uçlarında binlerce gül açmıyor eskisi gibi.
Avuçlarınız ıslak, belki yağmur bulutları topluyor gözleriniz.
Şiire, aşka ve ölüme inanıyorsunuz, gençlik yıllarını düşünürken.
Niksar’ın fidanlarını söylerken Saffet Alp’i görüyor musunuz?
O masum ve çocuk yüzlü Saffet’i...
Bedeni yüzlerce kurşunla delik deşik olmuş Saffet, Mahir ve diğerleri geliyor mu aklınıza?
İçiniz üşüyor mu?
Ağlıyor musunuz?
Saçlarınız ak şimdilerde...
Yaş 60’a dayanmış.
Bir deniz kıyısında, belki de Urla İskelesi’ndesiniz!
Bir iskemleye oturmuş çay içiyorsunuz.
20’li yaşlardaki genç zabitlerin fotoğrafları...
İmbat esiyor belli...
Renk renk, dal dal olmuş, mor, turuncu, yeşil, kırmızı, sarı sardunya ve karanfil kokulu çiçekler içinde yürüyorsunuz.
Unutulmuş bir albüm var elinizde, o siyah-beyaz fotoğraflara bakıyorsunuz.
Güzelyalı’da Hava Harp Okulu’nun önünden geçtiğiniz günleri, Kemeraltı’nın girişindeki Ankara Palas’ın önünde sevgiliyi beklerken Atillâ İlhan’la karşılaşmanız.
Masmavi bir gökyüzüyle sohbetiniz, Ankara Palas’ta şiirle buluşmanız.
Miguel Hernandez’in adını ilk kez duymuştunuz, Attilâ İlhan’dan...
Her cumartesi öğle saatlerinde Ankara Palas’ın kafesinde, arkadaşlarınızla birlikte ünlü şairle buluşup yazdığı şiirleri, öyküleri tartıştığınız günleri anımsıyor musunuz?
Kendi çılgınlığınızdan doğan ırmaklar gibi akarken yaşam...
O yıllarda tanıdığınız İspanyol şair Hernandez’in dizelerini mırıldanıyorsunuz:
“Suyun kenarında sevmek için seni kadınım,
görmek, kucaklamak, sana sahip olmak muradım.
Denizde yitip gitmiş suyun kenarında,
ne yitirir kendini, ne çıkar ortaya.”
***
Haykırmak istiyorsunuz, haykıramıyorsunuz...
Fışkıran denizi andıran türküyü söylüyorsunuz kimseyi görmeyen gözlerinizle.
39 yıl önceyi düşünüyorsunuz... 22 Ağustos sabahını... Aliağa’da Necmettin Giritlioğlu’nun öldürüldüğü günü.
Bingöl Erdumlu kısık miyop gözleriyle bakıyor size ve bana... Münir’i anımsıyor musunuz, Yusuf’u... Aycan Giritlioğlu’nu, Uğur Mumcu ve Mustafa Salihoğlu’nu?
İzmir’de Kordonboyu’nda Erol’un Yeri’ni...
İsmet Demir’in Aliağa Rafinerisi’ndeki grev çadırını...
Gözleriniz donuyor, kirpikleriniz tutuşuyor.
Üsteğmen Salih Veyisoğlu Münih’te taksi şoförlüğü yapıyor, teğmen Mehmet Alkaya Antalya’da yaşama tutunmaya çalışıyor, Kemal İzmir’de işadamı...
Ne diyorsunuz bu çelişkiye?
12 Mart’ta da kıydılar size, 12 Eylül’de de.
Ziverbey’den geçtiniz, kışlalarda işkence gördünüz... Büyük acılar, hüzünler yaşadınız.
Size bir şey söyleyeyim, emekli deniz teğmeni Sarp Kuray cezaevinde yatıyor aylardır.
Tek başına mı devirecekti hükümeti, söyler misiniz?
Neden sustunuz, hiç konuşmadınız! Sarp’a neden sahip çıkmadınız?
Şimdi başınızı havaya kaldırdığınızda, simsiyah bir gökyüzü göreceksiniz.
Birkaç damla su!
Yüreğinizde sızı!
Ağlamak isteyeceksiniz, ağlayamayacaksınız!
Çünkü döndünüz, döneksiniz, rüzgârgülü gibisiniz!
Niksar’ın fidanlarını söylerken Kızıldere’yi, Saffet’i, Mahir’i ve öteki arkadaşlarımızı çoktan unuttunuz.
***
Parmak uçlarınızda açmış binlerce gül kurudu...
Salt anılar kaldı yüreklerinizde, kimsesiz çocuklar gibi.
Güneş taşlarına bağlanmış umutlar, acılar, hüzünler...
Köşeye sıkışmış, çivilenmiş, tükenmiş umutlar.
Aydınlığa açılıp sonra kapanmış pencereler, kapılar.
Biraz yorgun, bir hayli umutsuz!
Belki sabahın, belki de gecenin sesini dinliyorsunuz...
İstanbul’a yağmur yağıyor, Niksar’a da yağıyor mudur bilmiyorum.
Bildiğim, hepinizi taşıyan toprağın titrediğidir...
Oyuk rüzgârların estiği o toprak, işgallerin yapıldığı Söke Ovası ve Bafa Gölü kıyısında Serçin köyüdür... Beşparmak Dağları’dır...
Unuttunuz mu yoksa? |