left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow M.Toros Gürkaya arrow Kuşatma Altındaki Türkiye Yol Ayrımında
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Kuşatma Altındaki Türkiye Yol Ayrımında Yazdır E-posta
Yazar M. Toros Gürkaya   
Wednesday, 13 April 2005

Ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya üç yüzyıldan beri derin siyasal ve toplumsal çalkantılar yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. 15.yy. Rönesans tipi bir hamleyi kaçırarak , batı kapitalizminin gelişme trendini ıskalayan Osmanlı'nın askeri çabalarının fiyasko ile sonuçlanışı ; düşe-kalka , zar-zor idare edilebilen bir imparatorluğun ancak batı tipi reformlarla ayakta kalabileceği anlayışını kuvvetlendirmesine karşın sonuç alınamaması ; 1923 Devriminin bir "uygarlık projesini" ( Kürt halkı ile birlikte bütün mozaiğini içine alacak tarzda ) gerçekleştirme görevini üstlenmesini kaçınılmaz kılmıştır. Kuşkusuz bu devrimde , Rönesans ve arkasından Fransız Devrimi ile beraber batıda kapitalizmin gelişmesiyle filizlenen, yeşeren ve kökleşen uluslaşma çabalarının önüne geçilmez yükselişinin dayattığı tarihsel etkiler de vardır. Fakat tarihimizin bu en olumlu girişimi ne yazık ki kapitalizmin gericileştiği , emperyalist biçim aldığı bir döneme denk gelmiş olması ve emperyalizmin dünyaya egemen olma siyasetinin içerde buluştuğu gerici sınıflarla birleşen gücü karşısında 1946 yıllarından sonra amacından saptırılarak , karşı devrimci bir anlayışla "batılılaşma" olarak algılandırılıp topluma hakim kılınmaya çalışılmıştır. O günden bugüne iki halka da dayatılan şey budur. Bugün , sıcaklaştırılan bu coğrafyada emperyalizmin üstün silahlarının gölgesinde tek geçerli yolmuş gibi sunmaya çalıştığı "uygarlık ve demokrasi"yi yayma uydurmacası , gerçekte halkları teslim alma ve köleleştirmenin sistemli kılınmaya çalışıldığı birer metottan başka bir şey olmadığı Irak örneğinde açık- seçik ortaya çıkmaktadır. Bu uydurma gerekçeyle , ülkemizde hakim kılınmaya çalışılan "batılı olursak uygarlaşırız" tezleri arasında aslında bir fark yoktur. Bu anlamda yıllardan beri siyasal iktidarların ağızlarından düşürmedikleri "batılılaşma projeleri" ; "Küçük Amerika olmak" , olmadı "Avrupalı olmak" biçiminde ifade edilebilecek olan projeler günden güne bu toplum için anlamını yitiren sözlerden öteye gidememektedir. Türkiye artık , içerde biriken sorunlarıyla beraber , tek tek insanlarıyla ,gruplarıyla , toplumsal sınıf ve tabakalarıyla , siyasal partileriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla vb. vb. tam bir yol ayrımı üzerinde bulunmaktadır.

18. yy.'daki askeri yenilgilerin yarattığı hezimetlerin haleti ruhuyesi , toplumda uzun yıllar süren büyük bir atalet ve durgunluğa yol açarak Osmanlı'yı batının bir sömürgesi olma siyasetine iterken ; buna karşılık bütün sevap ve günahlarıyla bu gidişata karşı çareler aramaya yönelik yapıcı siyasetlerin üretildiği tarih dilimi , 1905 devrimi zamanında İttihat Terraki'deki genç subaylarca başlatılmış ; neticede M. Kemal Paşa önderliğinde bir kadro hareketinin bağımsız bir uygarlık projesini toplumun mozaik örgüsü içersinde gerçekleştirmeye itmiştir.Yolu daha sonra 1946 dan sonra kesilmesine karşın , bu dinamik tarihimizin en olumlu işlerine imzasını atmıştır . Bugün 21. yüzyılın Türkiye'si gelinen noktada her toplumsal kesimlerin , sınıfların ve her çeşit siyasal örgütlenmelerin vereceği kararlar sonucu bu coğrafya üzerinde ya eskiden olduğu gibi "batılılaşma" görüntüsü altında bağımlılaştırılmış sömürge bir ülke olarak kendi kaderine terk edilecektir yada , 1960'lardan itibaren genç insanlar tarafından onurlu bir şekilde savunulan ve 1923'lerde başlatılmış olunan toplumu değiştirme ve uygar uluslar seviyesine çıkartma projesinin tamamlanması tarihini yazacaktır.Türkiye halklarının önünde duran seçenek , ülkeyi kendi kaderi içinde Osmanlı gibi hareketsizlik ve durgunluk içinde sömürü ilişkilerinin bir devamı olarak Ortadoğu'nun bir karakolu olmak üzere "Avrupa macerasına" sürüklenmek ile , 1923'lerde başlatılan bağımsız değişim sürecinin tamamlanmasının son merhalesi , son adımlarını atabilmek arasındadır. Bu durum , yani emperyalizmin sömürü zincirinden çıkmak istemeyen statüko ve durgunluğu derinleştirmek isteyenlerle , bu toplumu dinamikleriyle ileriye taşıyıp değişimi isteyenler arsında 1960'lardan beri yaşanan zaman zaman şiddetlenen kutuplaşma bizlere , Abdülhamit milliyetçiliği ile M. Kemal Paşa yurtseverliği arasındaki kutuplaşmayı hatırlatmaktadır.

M. Kemal Paşanın ölümünden sonra , onun ardından gelenlerin "Celal Bayar ekibinin başını çektiği oligarşik çevreler -bu önderliğin toplumda yarattığı pozitif etkiyi yok edememiş olmalarının bir sonucu olarak türettikleri "Atatürkçü" düşünceyle devleti ayakta tutabilmek uğruna ,batıya bağımlı ve onun bir uydusu olmaktan öteye gidemeyen ve bu amaçla tamamen kendi tasarruflarını içeren , genel anlamda ise halklarımızın çıkarlarına ters düşen bir bağımlılık projesini , Gazi, M. Kemal'in uygarlık projesiymiş gibi uygulamaya koymuşlardır. Bu proje eskiye ve yeniye yönelik özünde birbirine paralel iki süreçte somutlaşmıştır. Bir yanda Genç Cumhuriyet'in bütün yurt sathında başlattığı toprak meselesinin çözümüne ilişkin ilk adımlar batı bölgelerinde geleneksel yapıları çözerken , doğuda Kürtlerin yaşadığı bölgelerde tam anlamıyla feodalleşememiş dirençli aşiret yapılarında kısa zaman diliminde bir çözülme sağlayamamış ve bu sorun yarım kalmıştır. Mustafa Kemal Paşa siyasetini ölümünden sonra tasfiye edenler ise bu sorunu tamamlamak şöyle dursun doğuda yaşayan Kürt halkıyla köprülerin kurulmasına yönelik çabaları ellerinin tersiyle geri iterek güçlü aşiret ağaları ile ortaklığı yeterli görmüşlerdir. Diğer yandan batı bölgelerinde feodal yapıların tasfiyesi sayesinde Genç Cumhuriyet tarafından temellendirilen demokrasi anlayışının olmazsa olmaz koşulları , karşı devrimci oligarşik güçler tarafından bu koşulların yaratılması ve sürdürülmesinden ziyade , aciz ve modernleşmeyi toplumsal dinamiklerle paylaşmaktan çok , bu dinamikleri gözaltına alma olarak algılayan baskıcı , sınırlayıcı , faşist ,anti-demokratik bir siyaseti ortaya çıkarmış ve bu durum ülkeyi kaos artırıcı süreçlere taşımıştır.

Neticede bu süreç nasıl şehirlerde gençliğin 1960'lardan itibaren başlattığı demokratik istemli devrimci karşı duruşunun ortaya çıkma şartlarını hazırlamışsa , aynı benzer süreç doğuda Kürtlerin yaşadığı bölgelerde de 1984 sonrasında demokratik kimlik mücadelesini oluşturmasına maddi zemin sağlamıştır. Doğudaki bu dinamiksel gelişme onu denetlemeye uğraşanlara karşın kısa zaman içinde aşiret yapılarının çözülümünde ve Pazar ekonomisinin yaygınlaşmaya başlamasında itici güç rolünü oynaması bakımından ayrıca bir öneme sahiptir. Yıllardır iç dinamiklere gereken önemi vermeyenler için bu dinamiğin oynadığı role dikkatle bakmak sanırız yeterli olacaktır.

Gelinen noktada ülkemizde geleneksel-feodal yapıların direncinin tamamen kırılmış olması ve bu eskimiş sistemin toplumsal meşruiyetinin kalmamış olduğunu göstermekle birlikte , toprak meselesini bile gündemine alamayan , bu ve buna benzer yığınla demokratik taleplerin yerini doldurmaktan çok uzak , yeni ve modern kimlikler arasında bocalayan ve biçare şekilde emperyalizmin sömürü ilişkilerinin velayetinde kalmış bir devlet yapılanmasının oluşturduğu güdük bir toplumsal yapı karşımızda durmaktadır. Bugün ortaya koyduğumuz tablo Türkiye'yi bekleyen bir yol ayrımına işaret etmektedir. Bu yol ayrımı artık tükenmekte olan bir "batılılaşma-çağdaşlaşma" anlayışına sahip sivil ve asker üst kurmayların ne dereceye kadar , ne koşullarda ve ne şekilde idareleri altındaki toplumun güdük dahi olsa artı rüştünü ispat edebilecek modern bir toplum perspektifine layık olduğunu kabul edecekleriyle alakalı bir sorundur. Yoksa bu toplum önünde durulmaz bir istekle arzuladığı değişimi tarihin çizdiği yoldan kendisi devam ettirecektir.Ancak emperyalist hükümetlerin genel kurmayları Türkiye'yi üzerinde yaşayanlardan çok daha iyi gözlemlemekte ve analiz etmektedirler.

Emperyalizmin bölge üzerindeki coğrafyada uygulamaya koyduğu proje ( Büyük Ortadoğu Projesi - BOP -) Türkiye'ye de önemli görevler yüklediğinden ülkede bu politikaya etki edebilecek olası olumsuz eğilimleri içermemekte , tersine en ufak çatlak bir sesin bile çıkmadığı bir toplum yapı arzulanmaktadır. Onlar için güçlü Türkiye , tek kutuplu , muhalefetsiz bir Türkiye'dir.Bunun için dinamikleri ile bütün bir toplum geniş ve genel bir kuşatma altına alınmıştır.

 

1- Türkiye'de dinamikler tam bir kuşatma altına alınmışlardır. Bu kuşatma "12 Eylül felsefesinin" toplumda yarattığı etkinin bir sonucu ve devamı olarak dinamiksel yapılar üzerinde genel bir tecrit politikası uygulamasını beraberinde getirmiştir. Özellikle sol güçler üzerinde yoğunlaşan bu tecrit politikası gerek cezaevlerinde gerekse de dışarıda tüm şiddetiyle sürmektedir. Buna bir kısım güçlerin kendilerini feda edecek boyutta sürdürdüğü karşı koyuş ne yazık ki günlük hayatın kuşatması altındaki insanlarda beklenen tepkiye yol açamamaktadır.


2- Kuşatma Kürt dinamikleri üzerinde de sürmektedir. Kürt dinamiğinin içsel yapısı coğrafyada yer alan diğer bölgelerdeki Kürt yapılarından fizikken farklı bir gelişme ve demokratikleşme seyri izlediğinden , hareketin bağımsız kimliği ile örtüşen önderliğinin samimi özeleştirilerle getirdiği açılımlar ülkede genel anlamıyla geniş bir toplumsal muhalefetin oluşmasına olanak sunmaktadır. Dolayısı ile bu dinamikler üzerinde de operasyon bir yandan Kuzey Irak'ta kurdurulmaya çalışılan bir Kürt devleti çekim merkezli yapıyla kırılmak istenirken , öte yandan da içerde henüz gelişmesini tamamlayamamış Kürt burjuvazisi yedeğe alınarak dinamik törpülenmeye çalışılmaktadır.


3- Dinamikler üzerindeki kuşatmanın bir diğer boyutu İslam'da Rönesans tarzı bir demokratikleşme hamlesinin önüne örülmeye çalışılan yapay duvarlardır. Devlet eksenli Sünni-İslam anlayışın bu dinamiklerin gerisinde kalması , bir yandan "türban" , "zina" ve "kamu alanı" tartışmalarını suni olarak yaratılan oyalayıcı görüntülerini oluştururken diğer yandan Fethullah Gülen gibi tarikat hocalarına prim veren politikaların bu tarikatların hız kazanan siyasallaşması "ki bugün bu CHP'ye kadar uzanmaktadır" sonuçlarını doğurarak İslam'daki modern dinamikler açısından meseleyi işin içinden çıkılamaz bir boyuta sürüklemektedir.


4- Kuşatma Alevi kesimler üzerinde de biçimlenmektedir. Bu tarihsel özellikleri ile gelişme içeren kültürel dokuyu tahrip etmek üzere bir yandan onu sadece dinsel bir motifmiş gibi algılatmaya çalışan çalışmaların yanı sıra operasyonel olarak önde gelen unsurlarını maaşlı birer memur haline getirerek devletleşmiş bir kavruk din anlayışının gölgesi altına sokma çabaları bu dinamikleri hareketsiz bırakmak istemenin tezahürleri olarak gözükmektedir.


5- Kuşatma tüm toplumu da etkisi altına almaktadır. İşçi yığınları üzerinde bir yandan artan işsizliğin tehditkar gölgesi dururken diğer yandan da sendika patronlarının statükocu "uzlaşmacı siyasetleri temelinde milliyetçi" şoven ideolojilerin etkisine açık bırakılmakta , bunun dışında kalanlar en acımasız ve en sert uygulamalarla cezalandırılmaktadır. Köylü yığınlarına gelince , onlar tarım politikalarının kendilerini günden güne eriten uygulamaları içinde tamamen günlük geçim derdi içinde çaresiz bir görüntü sergilemektedirler.


6- Kuşatma sadece toplumun dinamiklerini değil burjuva muhalefeti bile kapsamaktadır. Burjuva muhalefetin soldaki sözcülüğünü üstlenen CHP içerisinde törpülenmiş unsurların yeniden uç göstererek tepki vermeye başlamış olması bugün bu parti üzerinde oynanan oyunlarda ifadesini bulan bir operasyonu açığa çıkarmıştır. Mustafa Sarıgül ile başlatılan bu operasyonun ardından kimin başkan olacağı önemli olmamakla birlikte Deniz Baykal'ın bu operasyona karşı direnci uç veren tepkileri göğüsleme biçiminde gelişmektedir. Deniz Baykal ve ekibinin bu kuşatmanın toplumsal boyutunu görmezden gelen ve bunu sadece CHP üzerinde oynanan bir oyun olarak sınırlayan görüşleri en azından Kürt sorunu ve cezaevlerinde yaşanan ve sonu ölümlerle biten olaylar karşısında tek bir laf bile söyleyememelerine bakıldığında güçlü bir sese dönüşemeyeceği işaretini şimdiden vermektedir.


7- Sistemin kendine yedeklediği MHP hareketinde de bir kuşatmadan söz edebilmek mümkündür. Bu hareket içerisinde milliyetçi anlayış özeleştiri noktasına geldikçe Kürt sorunu gündeme taşınarak bu harekette yer alan kişilerin özeleştiri noktasından geriye zorlanması ve bunun ısrarlı bir programa dönüştürülmek istenmesi toplumdaki kaygıları artırmaktadır. Oysa bu politikayı yürütenlerin kendileri atıp tuttukları Barzani'yi kırmızı halılarla protokollerde hiçbir kusur etmeksizin karşılamaktadırlar.


8- Kuşatma kültürel boyutta da tüm hızıyla sürmektedir.Bir yandan mistik ve hurafelere dayalı bir edebiyat televizyonlarda ve kitapevlerinin raflarında hızla yaygınlaştırılırken diğer yanda medya tekellerini toplumsal yaşamın acılarını içeren parçalanmış aile yapılarının görüntülerini korkunç düzeyde bir bireyselleştirme zihniyeti içinde sunmaları toplumdaki kayıtsızlığı artırma , acı çekene tepki vermeme , kendi iç dünyası içinde yaşama anlayışını artıran özellikler içermektedir.

 
Bu kuşatmanın arkasında tükenmiş iflas etmiş çağdaşlaşma anlayışının bugünkü tezahürleri bulunmaktadır. Ama en kötüsü ipliği pazara çıkmış bu anlayışın ülkede yapılması gereken radikal değişimleri "bu ülke kaldıramaz" , "bu ülkenin özgün ve özel yanları vardır" diye baskıcı ve dayatmacı tutumlar içeriyor olmasıdır. Dibine kadar rüşvete ve suiistimale bulaşmış bir kamu idaresi , bundan kendine görev çıkarmaya çalışan askeri bürokrasisi , İMF reçeteleriyle gün geçtikçe bağımlılaştırılan çarpık ekonomisi , Kürt sorunu , Kıbrıs sorunu , cezaevleri sorunu gibi sorunları görmezlikten gelen ya da onu yok eden ama hiçbir zaman çözmeye özen göstermeyen bir "toplum mühendisliği" anlayışı , devletleştirilmiş kavruk bir Sünni İslam'ın herkese tek ahlaki değer olarak dayatılması , adalet , eğitim , sağlık , konut , gibi temel toplumsal ihtiyaçları karşılayabilmekten yoksun ve bunları kendi imkanları ile karşılamak zorunda olduğu için , kendini geliştirme fırsatını bulmaya vakti olmayan bir toplum ,bütün bunlar mıdır Türkiye'ye özgün ,taviz verilemez farklılıklar..Oysa bu ülkenin gerçek kimliği bu değildir. Ülkemizin gerçek kimliği kozmopolit bir imparatorluğun üzerine kurulan Genç Cumhuriyetin bizlere bıraktığı miras Türk'ü , Kürt'ü , Laz'ı , Çerkez'i ile zengin insan ve yöre mozaiği , çeşitli dinsel ve ahlaki gelenekler , velhasıl bugün iflas etmiş devlet siyasetinin uzun yıllardan beri reddettiği , bastırmaya çalıştığı ve yok saydığı farklılıklardır. Türkiye bu zenginliği ile iç dinamikleri sayesinde yarıda bıraktırılan uygarlık hamlesi ile yeniden buluşacak, kendisiyle bu sayede barışacak , kendi özündeki gelişmeyi keşfedecek ve onun hakkını verecektir .Böylesi bir gelecek için her şeye değer..

 

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Kuşatma Altındaki Türkiye Yol Ayrım... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right