|
Güney Asya’da yüz binden fazla insanın ölümüyle sonuçlanan deprem ve tsunami felaketinin sonuçları,dünyayı tehdit eden ekolojik tahribatın nedenleri konusunda insanları bir kez daha düşünmeye sevk ediyor.Çok değil,yakın zamana kadar dünyanın önde gelen bilim adamlarının 21. yüz yıla yönelik iklimsel “kehanetleri” bir bir gerçekleşiyor.Emperyalist –Kapitalist sistemin azgınlaştırdığı pazar ekonomisi uğruna ,insanlık, bir yandan “kitle imha silahları”nın durdurulması için mücadele ederken,şimdi bir de buna “kitle imha iklimi” ile mücadele girmiştir. Güney Asya depremi ile bazı bilim adamları , dünyanın eksenin değişmekte olduğunu ve zamana saniye eklenmesi gerektiğini bile tartışmaya başlamışlardır.Bu böyle olmakla birlikte, , bu işe etki eden” insan parmağı” unsurları görmezden gelen ya da bunu saklama uğraşı içinde olanlar da, bunun bir jeolojik olay olduğunu göstermek için çaba sarf etmektedirler.Emperyalist ajansların “küresel ısınma ve iklim değişikliğinin” olası büyük felaketlere yol açması konusundaki bağı, “olabilir de”,”olmayabilir de” diye yaklaşmaları çağa damgasını vurmaya çalıştıkları bilinemezci (agnostist) anlayışlarının ürünüdür.Bu görüş bilimsel düşüncenin ve bilimle ilgili ne varsa her şeyden kuşku duyulmasını öngören bir düşüncedir.Bilim burada,burjuvazi tarafından büyük bir sahte bilimin inşasına alet edilmek istenmektedir.Kuşkusuz dünyamızın maddi yapısı, maddenin enine –boyuna derinliği anlamında son derece karmaşıktır.Fakat bu bizim hiçbir şeyi bilemeyeceğimiz anlamına gelmez.Bilimin her adımında doğrularla gerçekliğin bir yanıyla daha derinden tanışılır.Böylece geleceğe yönelik kestirimlerde/öngörülerde de bulunabiliriz.Doğamız hareket üzerine kurulu inanılmaz bir diyalektik-dengeyi içerirken bize nasıl davranmamız gerektiğini de (bilimsel analizi) öğretir. Bu anlamda Güney Asya felaketinin “küresel ısınma ve iklim değişikliğinin” bir etkisi olduğunu ileri süren görüşleri bir spekülasyon olarak değerlendirmek yanlış olacaktır.Hele bu görüşler söz konusu olayın dünyanın çekirdeğini bile etkileyebileceği ve daha büyük felaketlere yol açabileceği yönündeki varsayımlar içeren başka sonuçlar doğurmuş olabileceğini de içeriyorsa,tüm insanlığı etkileyen bir tehlike ile karşı karşıyayız demektir.Kapitalist düşünce tarzı uzun yıllardır insanların beyninde çok ciddi yaralar açtı.Fakat insanlık gelinen noktada artık bu bilinç çarpıtmasına karşı durmak ve dünyaya bakışını diyalektik-materyalist bir genel görüş haline dönüştürmek zorundadır. Hindistan’a Bağlı Adalar Zengin Kültürüyle Birlikte Yok Oldu Hindistan’a bağlı Andaman ve Nicobar Adaları üzerinde yaşayan insanları ile birlikte yok oldu. Bu adalarda insanlığın son avcı-toplayıcı kabileleri yaşıyordu.30 bin sene önce tarihçilerimizin Taş Devri dedikleri dönemlerde olasılıkla Afrika’dan gelmiş ve kendi kültürlerini bugüne kadar olduğu gibi korumayı başarmış bu yerel kabileler Güney Asya depremi ile birlikte yok olup gittiler.Nicobar Adalarında yaşayan Shompeinler kendilerine asla isim vermiyorlardı,onlara Mongoloid bir kabile deniliyordu.İnsanlığın nerden geldiğinin tek örneği oradaydı. İnsanlık tarihinin kısa bir özetini içeren böyle bir kabilenin yok olması,belleğimizin de onlarla birlikte yitip gitmesi demektir.Bu bir daha geri döndürülemeyecek bir şeydir. Worldwatch Enstitüsü’nün “Dünyanın durumu” Raporu Sözü edilen raporda,yaşamın başlangıcından itibaren Darvin’in doğal seçilim kanununu haklı çıkartacak şekilde her biri evrimsel başarısızlığı ve yaşamsal anlamda fakirleşmeyi temsil eden beş büyük neslin tükenmesine yer vermekte ve altıncı büyük nesil tükenmesinin insan kökenli olabileceğini ifade etmektedir.Ekolojik dengenin bozulmasında insanlığın bilinçsizce çabalarının faktörü bulunmaktadır.Yıkıcı fırtınalar ve aşırı iklim değişiklikleri ile yağmur ormanlarının azalması arasında kurulan bilimsel paralelliklerde bu çabaların etkileri bir sistem olarak kapitalizmi sorgulamayı gerektirmektedir.Kapitalizmin sömürü pahasına hunharca yarattığı doğayı tahrip eden anlayışı ilk canlı türlerinin yok oluşuyla birlikte ekolojik dengenin de bozuma uğramasına yol açmaktadır.Kapitalizmin insanlık adına doğaya egemen olma anlayışı onun sömürü içeren tabiatıyla tamamen ters düşen bir doğrultuda gelişmektedir.Bu anlayışın kökünden değişmesi gerekir.Bütün canlıların hayat kaynağı olan doğa bitimsiz değildir.Kapitalizmin bakış açısıyla doğanın sonuna kadar kullanılabileceği mantığı , doğanın uygarca diyalektik kanunlara uygun değiştirilebileceğini içeren ekolojik bir devrim anlayışı ile yer değiştirmesi gerekir.Dünyanın geleceğini tayin eden sorunlardan biri budur. Güney Asya Depremi ve Sermayenin Tutumu Deprem ve tsunamiden en çok etkilenen ülkeler,Endonezya, Sri Lanka ve Hindistan oldu.Yüz bini aşkın insan ölürken ve bir o kadarı da can çekişirken Endonezya,Hindistan ve Hong Kong borsaları 30 Aralık’ta tavan yaptı.Hisse senetlerinde en büyük yükselişi 80 bini aşkın insanın öldüğü Endonezya borsasının yapması sermayenin insana verdiği değeri göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir.Milyonlarca insan zarar görürken,inşaat, enerji ve petrol hisselerinin yükselerek değer kazanmasının mantığı nasıl izah edilecektir.Felakete uğrayanların çoğu yoksul insanlardı, bir çoğu da küçük çocuklardı.Nagazaki ve Hiroşima’dan bu yana böyle büyük bir felaketle yakından tanışmamışlardı.Sigorta şirketleri depremin arkasından hemen “Korkulacak bir şey yok” diye açıklama yaptılar.Sermaye için gerçekten korkulacak bir şey yoktu ; çünkü zarar gören bu yoksul insanların geleceklerini sigortalayabildikleri bir şey yoktu.Yaşanılan yıkımın büyüklüğü, başta enerji , petrol ve inşaat olmak üzere bu alanda çalışan uluslar arası tekelci grupların iştahlarını kabartmaktadır.Güney Asya’da meydana gelen felaket karşısında dünya borsalarının kılı bile kıpırdamamıştır.Büyük sermaye gruplarından biri olan HSBC yöneticisi Stefan King bunu aynı kelimelerle çekinmeden itiraf edebilmektedir. “...piyasaların kılı kıpırdamamıştır....Bu böyle sürdürülemez !.. “. Bu felaket uluslar arası tekellerin merkezlerinde meydana gelseydi acaba gene kılları kıpırdamayacak mıydı diye sormaktan insan kendini alamamaktadır. Hükümetler , Devletler ve Güney Asya Depremi Kapitalist merkezlerin hükümetlerine gelince , onlar Bush örneğinde olduğu gibi Yılbaşı ve Noel kutlamalarının zevklerine kendilerini ayırdıklarından bu felaket karşısında bir kez daha duyarsızlıklarını göstermişlerdir.Kapitalist hükümetler Güney Asya ülkelerinin çalışan yoksul insanlarının sırtından kazandıkları milyarlarca dolarların yanında ,felaket sonrası yaptıkları birkaç milyon dolarlık yardımlarla ne kadar “hayırsever “ olduklarını da ilan etmekte birbirleriyle yarışmakta geri kalmamışlardır.Üstelik her şeye rağmen , göz göre göre ve hiçbir şeye aldırış etmeden güce dayalı ekonomileri ile ekolojik dengeyi yıpratıcı yeni kararnameler çıkartmakta hiç çekinmemektedirler.New York Times’ ın geçen hafta manşet yaptığı bir habere göre Bush yönetimi (Aralık ayının son haftası) çıkarttığı kararnameye göre ABD’nin 155 ormanlık arazisi üzerindeki koruma önlemlerini gevşetme kararı almışlardır.Böylece milyonlarca hektarlık arazi maden , petrol arama ve yazlıklar yapılmak üzere inşaat sektörüne açılmıştır.”Balık baştan kokar” diye atalarımız boşuna söylememiş,diğer kapitalist merkezlerde de durum bundan pek farklı olmamakla birlikte,”Küçük Amerika” ülkesine gelindiğinde yani ülkemizde bunun gibi çarpıcı örneklere bolca rastlamak mümkündür.Daha geçenlerde AKP Hükümetinin ormanlık araziler üzerine çıkarttığı kararnamelere bir göz atmak yeterlidir.Üstelik bizde ekoloji üzerine bir planlı anlayış geliştirilmediğinden ve buna ilişkin kurumsal yapılanmalar oluşturulmadığından her şey başıbozuk kapitalizmin kuralları çerçevesinde işlemeye devam etmektedir. Örnek Alınacak Davranışlar ve Kyoto Sözleşmesi Doğu Timor halkı uzun zamandır bağımsızlık mücadelesinde Endonezya Hükümeti ile çatışıyordu.Buna karşın deprem ve tsunaminin yol açtığı yıkım karşısında Doğu Timor’un yoksul halkı Başbakanları Mari Alcatiri nezdinde 50 bin dolarlık bir yardım yapacağını açıklaması dünya konjenktürü içinde insanlık adına değerlerin ölmediğini göstermesi bakımından umut vericidir.Aslında doğunun mazlum halkları batının uygarlık adına taşıdığı değerlerin çok daha ötesinde bir derin anlayışa sahiptir.Batı uygarlığının üstü eşelendiğinde bunun altında doğunun insanlarının birikimlerinin yattığı ve bunların nasıl yağmalandığı açıkça görülür.Emperyalist-Kapitalist sistemin gadrine uğrayarak yıllardır birbirleriyle savaşan ve bu savaşta Endonezya Hükümetinin Doğu Timor nüfusunun üçte birini yok etmiş olmasına karşın,bu yoksul ülkenin insanlık ve halkların kardeşliği adına Endonezya halkına yardım elini uzatması batı uygarlığının kapitalize edilmiş ilişkilerinin anlayabileceği bir şey değildir. Onlar “sera etkisi” denilen dünyayı bekleyen tehlike karşısında bile buna önlem almayı içeren Kyoto sözleşmesini uygulamakta sermaye kaybına yol açar endişesiyle tereddütler içindedirler.Bilindiği üzere 10 yıl içinde dünyamız lüks tüketimde ve imalatta kullanılan malzemelerin değişmeden aynı türden kullanılması karşısında yüzde ikilik bir karbon dioksit gazı artışına maruz kalacaktır.Artan bu karbondioksit gazı dünyayı bir fanus içine alarak güneş ışınlarının dışarı çıkmasını önleyerek bir “sera etkisi” yaratacaktır.Kyoto Sözleşmesi kullanılan bu malzemelerdeki partiküllerin azaltılmasını öngören bir anlaşmayı içermektedir.Emperyalist-Kapitalist sistemin baş aktörü ABD’nin Bush yönetimi Kyoto Sözleşmesini imzalamamış olması bütün kapitalist hükümetleri cesaretlendirmekte ve bunun denetimi bir türlü sağlanamamaktadır.Bugün yüzde ikilik değil yüzde yetmişlik oranlardan daha aşağısı bile bu “dünya medeniyetini” kurtarmaya yetmez görünmektedir. Çünkü öngörülen “ sera etkisi” Kuzey Kutbu’nun altındaki Alaska’da , Grönland’da ,permafrost denilen sürekli donmuş toprak tabakaları üzerinde evlerin kurulduğu buzul kütlelerin erimesine yol açacaktır.Bugün uydulardan yapılan gözlemler bunu göstermektedir.Bu buzların çözülmesi başta Eskimoları olmak üzere “iklim mültecilerini” doğuracaktır.Eskimo halkının genç kadın reisi Shelia Watt-Cloutier ABD Kongresi ve Buenos-Aires’te yaptığı konuşmalarda bu sorunu açıca ortaya koymuştur.Öte yandan bir okyanus ülkesi olan Tuvalu Halkı başta ABD hükümeti olmak üzere uluslar arası bir davayı açma hazırlıkları içindedir.Tuvalu halkı binlerce yıldır oturdukları adaları şimdiden bırakıp göçe zorlanmaktadır.Fakat bundan daha da önemlisi , fosilleşmiş yapılar erimeye başladığı zaman,çok büyük miktarda metan gazı ortaya çıkacak ve bu gaz karbon dioksit gazının dört katı fazla bir etki yaparak dünyayı soğutacaktır.Yarınlarımız için , en azından çocuklarımız için buna dur demek gerekir. “Dur!..” Demeyi Öğrenmeliyiz Çünkü Emperyalist-Kapitalist sistemin kahinleri şimdiden kabus senaryoları ile bizleri,sizleri , bütün halkları gelecekten umudu kesmiş, karamsarlığa gömülü , tavırsız insanlar haline dönüştürmek istemektedir.5-6 ay önce Pentagon kaynaklı bir rapora göz atacak olursak ;”buzul çağına” girilmesi halinde ,dünyada hem kuraklık hem soğuma olacağı için pek çok bölge yaşanılamaz hale gelecektir.Beslenme zora girecek ve savaşlara yol açacaktır.Petagon’a göre dünya akıl almaz savaşlar çağına girecek,gücü olan yaşanabilir yerlere gidecektir.Medeniyetleri ortadan kaldıran,canlı türlerinin sonunu getirecek olan bu durum görüldüğü üzere daha şimdiden bir kabus senaryosu halinde bir grubun yani gücü olan grupların daha açık deyişle emperyalist devletlerin işine yaramaktadır.ABD emperyalizminin Orta doğu ve Ön Asya üzerinde bu kadar çok durmasının sebebi hikmeti de sakın bu olmasın.Uluslar arası tröstlerin Bush yönetimini tercih etmesinin altında sakın geleceğe yönelik bu endişeleri yatıyor bulunmasın Bugün Kapitalizmin azınlık grupların çıkarlarını ifade eden ve Pazar-tüketim ekonomisine dayanan “yaratılmış ihtiyaçlar” ekonomisinin yerine ,çoğunluğun çıkarlarını ve dünyanın geleceğini düşünen planlanmış ve temel “ihtiyaçların yaratılması” ekonomisine her şeyden daha çok ihtiyaç bulunmaktadır.Bunun için herkesin uğraşması ve genel bir dayanışma kültürü geliştirmesi gerekir.Susan Sontag “..ötekini göremezsek bu gitmez”derken doğruya parmak basmaktadır.Evet,ileri de olacakları göremezsek ya da farkında olamazsak, tavırsız kalırsak onlar gitmeyeceklerdir. Pulitzer Ödülü kazanan Ross Gelbspan “sürdürülebilir bir gelecek için halklar ayağa kalkmalı” demekle bir seçim ortaya sunmaktadır. Dünya yaşadığımız bu haliyle böyle devam etmeyeceğine göre seçim bizdedir.İnsanlık umutsuz gibi görülen olayları görebilmeli ve onları tersine çevirmek için karalılıkla mücadele etmelidir.Güney Asya’daki gibi “küresel felaketlerden” , bölgesel savaşlardan kimler çıkar sağlıyorsa onlara karşı mücadele edilmelidir.Bu anlamda ülkemizde de demokrasi mücadelesi zenginlik içerecek şekilde çevre ve savaş karşıtı hareketlerle birleşmek zorundadır.Çevre ve savaş karşıtı hareketler gelinen noktada zaten birleşmiş bulunmaktadır.Devrimcilerin görevi bu hareketleri dışta lamadan onları, genel demokrasi mücadelesiyle birleştirmek olmalıdır. Not: Bu yazı 03 Ocak 2005 Tarihli Milliyet Gazetesi’nde ki Söyleşi sayfasında Derya SAZAK’ ın , İklim değişiklikleri üzerine uzman çevreci Ömer MADRA ile yaptığı röportajdan faydalanılarak yazılmıştır.Olaylar ve adı geçen kişiler sayın Ömer Madra ‘ya aittir. |