left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow M.Toros Gürkaya arrow Devrimcilerin Görevi Katalizör Olmaktır
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Devrimcilerin Görevi Katalizör Olmaktır Yazdır E-posta
Yazar M. Toros Gürkaya   
Wednesday, 13 April 2005

Bugün ülkemiz solunun devrimci-demokrat aydınları arasında tartışılan konulardan belki de en önemlisi , ülkede yaşanan olaylar karşısında toplumun reaksiyon göstermeyişinin nedenleri ile ilgilidir. Bu yazı , bunu bir mazeret olarak görüp arkasına sığınan köşe kadılığına meraklı olanlarla ilgili değildir. Aksine , içinde yaşanılan zor koşullarda soruna farklı bir çerçeveden bakarak , getirilebilecek bir çözümü okuyucularla paylaşabilmeyi arzulamaktadır.

12 Eylül dinamiksel yapılar üzerinde sadece tahripkar ve yıkıcı bir etki yapmakla kalmadı , aynı zamanda tüm ülke sathında bir felsefeyi de hayata uyguladı. Bu felsefenin özünü kısaca şöyle özetleyebilmek mümkündür ; Bütün anayasal kurumlar aşağılanarak insan doğası bütünüyle hor görülmüştür. Darbeci güçlerin anlayışına göre , "anayasal haklar ve temsili organlar yalnızca temsilcilerinin kişisel ihtiraslarını , çıkarlarını ve benlik davalarının tatminine yarar" ; başka bir deyişle bu ; özgürlük , adalet ve düşünce kavramlarının batıdan aktarma ve bu ülkeye bol gelen şeyler olduğu anlayışı ile de örtüşmüştür. Böylece toplumda varolan bireylerin , hukuka ve hukuk sistemine olan inanç ve güvenleri kırılıp parçalanmıştır. 12 Eylül felsefesine göre , "genel eğitim açısından kişinin becerikli olabileceği konuda uzman bir eğitim görmesi , onun kişisel başarılarını artıracaktır". YÖK'le sistemleştirilen bu anlayış, insan hayatının ufuklarına sınırlar çeken ve gençliği sermaye sahiplerinin ucuz işgücü potansiyeline çeviren kapitalizmin gericileşen yüzünün bir ifadesi olarak her gün sırıtmaktadır. Devlet yönetiminde ise tek bir ilke geçerli kılınmıştır , oda korku... Korkuyla hedeflenen , bütün bir toplumda depolitizasyonun yaygınlaştırılmasıdır.

Bu felsefe , bugüne kadar gerici hükümetler nezdinde kendini örterek şu veya bu biçimde koruyabilmiştir. Bu süreci toplum aşabilmiş değildir. Tekelci gruplara tanınan vergi kolaylıkları ve Gümrük birliği ile kambiyo yönetiminde yapılan ulusal çıkarlara aykırı değişiklikler sonucu , ülkede büyük bir tüketim pazarı oluşturulmuş ; büyük barajlar , yollar , köprüler inşa edilmiş , haberleşme olanakları dünya teknolojik gelişimine paralel artmış ve bütün bunlar çok geçmeden işçi yığınlarının artışına ve aynı zamanda da metropollerdeki nüfusun büyümesine yol açmıştır. Çalışan yığınların bu gelişimi karşısında bazı toplumsal haklar göstermelik de olsa tanınmak zorunda kalınmıştır. Bu durum ülkedeki dengelerin , gerçekte ne denli hassas ve kırılabilir özellikte olduğunun bir göstergesidir. Fakat bütün bunlar ,12 Eylül darbesi ve içerdiği felsefenin etkilerini , tarihimizin kısa bir parantezi arasına yerleştirilebilmesini olanaklı kılmamaktadır. Aslında 12 Eylül ve sonrası süreç , kökü 12 Mart'lara dayanan çok daha geniş bir operasyonel r sürecin devamla , kalıcı kılınışının yoğunlaştırılmış bir ifadesi olarak algılanması gerekir.

Diğer taraftan Türkiye'de dinamiksel yapılar açısından gelişme nasıl bir seyir izlemiştir? Bu yazıda ağırlıkla sol güçler açısından sorunun bir irdelemesi yapılacaktır. Diğer dinamiklerle ilgili değerlendirmelere yeri geldikçe değinilecektir. Türkiye'de solun 12 Eylül ve sonrası , 1980 öncesi yakalandığı hastalıklardan kurtulamamasının bir sonucu olarak aldığı ağır yenilgiler , ideolojik ve politik çizgide derin tahribatlara yol açarak genel anlamda solun marjinal kalmasına yol açmıştır. Kuşkusuz bunda dünya sosyalizminin baş aktörü olan Sovyetler Birliği'nin çözülüşünün de oynadığı rol büyüktür. Böylece Türkiye'de sol hareket hangi biçim ve tarzda olursa olsun eylemleriyle kendini ifade edebilmede sınıfsal yaklaşımlarla sanki "kör bir kuyuya" seslenir hale gelmiştir. Şehir merkezlerinde ufak - tefek öğrenci hareketleri ve birkaç mahalli olaylar dışında genel olarak kitleler solun yaptığı işlere kulak vermemektedir. Sansasyonel işler açısından duruma bakıldığında ; bir çok insan geçmişte yapılmış veya yapılmakta olan sansasyonel işlerin , kendilerinden uzak ,karanlık güçlerin eseri olduğuna dair inançları artmıştır. Toplumda genel bir kanı olarak ,1980 öncesinin gençliğin anti-faşist eylemlerini kutsayan kitleler , bugün 12 Eylül gibi reaksiyoner bir devrin açılmasına yol açacağı düşüncesiyle , bu tarz sansasyonel eylemlere karşı son derece öfkelidir. Bu öfke sol saflarda , geleneksel çizgi savunucuları tarafından da beslenmeye devam edilmektedir.

12 Eylül'ün yarattığı en önemli tahribatlardan biri de kuşaklar arası bağlantıyı koparmış olmasıdır.Böylece 12 Eylül sonrası gençliği , birikimlerden yoksun tecrübesiz ve saf bir gençlik olarak toplumun karşısına çıkmış , biriken sorunların ağırlığı karşısında ne yapacağını bilemeyecek kadar enerjisini boş işlere harcamaya yönelmiştir. Kuşaklar arası devamlılığın kesilmesi , örgütlenmeden teknik bilgi ve donanıma , mücadele anlayışından programlara , literatürden tutum değişikliğine kadar pek çok konuda belirsizlikleri ortaya çıkarmıştır. 80 öncesi ve sonrası kuşaklar arasında en belirgin fark ; eskinin anayasal demokratik olanaklarını yetersiz bulan ve faşist güçlere karşı amansız bir mücadele veren kuşağının yerine , aynı eski anayasal olanakları arayan ve hatta gizliden onu kutsayan bir kuşağın yerini almasıdır. Bu durum ,Türkiye solu açısından ne kadar geriye gidilmiş olunduğunun en açık bir göstergesidir.

Türkiye solu artık , günahı ve sevaplarıyla rüştünü ispat edip adam olabileceği bir sürece girmek tercihi ile karşı karşıyadır. Solun samimi unsurları ülkemizin çarpık gelişen tekelci- acenteci sanayileşmesinin momentlerinde 12 Mart ve 12 Eylül gibi sert uygulamaların cenderesinden geçmiştir. Ve artık bir vücuda sahip olacak ölçülere gelmiştir. Uzun bir dönemdir solun sessiz kalışı kimseyi karamsarlığa düşürmemelidir. Bu süreci solun bir olgunlaşma evresi olarak düşünmek gerekir. Sol uzun süren bu hareketsizliği sayesinde (mücadelesini kendi inisiyatifi içinde sürdürenlerin uğradığı tecride karşı duruşları dışında ) erken kayıplara yol açabilecek olgunlaşmamış ve zamansız olaylara kalkışmamıştır. Ve yine bu hareketsiz dönemde "kendilerini adayabilecekleri amaçlar için katlanılacak güçlüklerin uzun ve sakin bir kafayla muhasebesini yapma" imkanını - örgütsel ya da tek tek aydın bireyler olarak - bulabilmişlerdir. Bu nedenle sol açısından her şeyin kaybedilmiş olduğu doğru değildir. Türkiye'de sol samimi devrimci- demokrat aydınları ile bu işlerin aslında nasıl olması gerektiğini öğrenmiş bulunmaktadır. Fakat bunun bir potada ifade edilebilmesi için her şeyden önce devrimci- demokrat aydınların fedakarlıklarda bulunması şarttır.

Kuşkusuz bugün kitlelerin depolitizasyon sürecinin oluşturduğu etkilerin bir sonucu olarak yeterli bir reaksiyonu gösteremediği doğrudur. Aslında reaksiyon süreç ifade eden bir kelimedir ve bir toplumda reaksiyon süreci "geçiş durumu" olarak bilinen kesin bir engeli aşmayı içerir. Depolitisazyon toplumun reaksiyonunun dışa vurumunda kesin bir engeldir. Dolayısı ile bugün yaşanılan süreç "geçiş durumu"nun kritik bir noktasını içermektedir. Gelinen durum açısından bakıldığında , ülkemizde potansiyel anlamda varolan tepkilerin henüz bir ürün haline gelmediği bir noktada bulunulduğunu göstermektedir. Bu nokta gelişen olaylara tepki göstermesi gerekenlerin ne o , ne de bu ; "ne biri , ne de diğeri" veya başka bir deyişle yaşantısından ne mutlu ya da yeni bir yaşam arayışı içinde umutlu olmadığı , olamadığı bir noktadır. Burada kitlelerin kendisini tutan eski bağların kimisi kopmakta , fakat hemen ardından toplumsal koşulların ürettiği yenileri oluşmaktadır. Bu anlamda bu nokta kritik bir noktadır. Kitlelerin bunu aşabilmesi için ona bu enerjiyi verebilecek dinamiklere ihtiyacı vardır. Kitleler tepkilerini dışa vurmada her şeyden önce , onu belirli bir noktada geçiş durumuna getirebilecek etkiye ihtiyaç duyar. Bu etkinin yeterli olmadığı normal koşullarda yığınların duydukları toplumsal hoşnutsuzluğun tek tek bireyler bazında sadece küçük bir kısmının yeterli bir enerjisi bulunur. Dinamiksel öğelerin etkisi, bu enerjiye sahip olan tek tek bireylerin oranını da hızla artırır. Bu nedenle bugün devrimci düşüncelere sahip olanların asıl tartışması gereken şey , toplumda var olan potansiyel tepkinin dışa vurumunun nasıl hızlandırılabileceği üzerine odaklaşmak zorundadır. (Gerçekte bu sadece solun değil ülkemizin diğer dinamikleri açısından da değerlendirilmesi gereken çok geniş bir sorundur ). Ülkenin doğusunda var olan Kürt halk gerçekliği dinamiği , 12 Eylül felsefesinin oluşturduğu depolitisazyon sürecinden en az etkilenen kesimlerdir. Kürt liderinin bugün üstlendiği birleştirici açılımlar (Demokratik Cumhuriyet Tezi ) söz konusu dinamiklerin buna sahiplenmesi ile orantılı olarak ülkemiz solu açısından da bir nefes aldırabilecek boyutlardadır. Bunu söylemekle Abdullah Öcalan'a prim verildiği anlamı çıkartılmamalıdır. Altı çizilmesi gereken nokta , kimin ne derecede , nereye , nasıl ve hangi saflık içinde uzanarak geldiği meselesidir. Bunu Türkiye'nin yerel dinamikleriyle 23'lerde başlatılmış bulunan "uygarlık projesi" ile de birleştirebilmek mümkündür. Bu birleşmenin teorik anahtarını ( demokratik devrimi ) 68 hareketi kendi gelişme potansiyeli içersinde yaratmış , fakat bunu yeterince geliştirememiştir. Bu üç temel tez üzerinde , ülkemiz solu , dağınık ve parça parça olmuş ve her geçen gün kan kaybeden yapısına rağmen , sürece katalizörleriyle müdahalede bulunabilmesi olanaklıdır. Bu yaşanılan mevcut dağınıklılığın üstesinden gelinmesini de sağlayacaktır. Her ne kadar her dinamiksel yapı (ister Kürt hareketi , isterse ülkemiz solunda tecride uğratılarak yalıtılmış güçlerin ayrı ayrı yapılanmaları ) kendi yolunda kendi gerçekliğinin edimi içinde olsa da , şu artık açıktır ki ; ülkemizde bir çok devrimci süreç katalizörler olmadan "ekonomik olmayacak denli" yavaş işlemektedir. Kuşkusuz şu da bir gerçektir ki devrimci demokratik aydınlar açısından önerdiğimiz bu katalizörlük işlevi, süreçte yer alan toplumsal katmanlar üzerinde , onların oluşturan maddi yapılanmalarında/bileşimlerinde somut bir şeyler değiştiremeyeceği gibi , onların enerjilerini de değiştirmeyecektir. Ama bunların arasında daha kolay yollar açılabilmesini sağlayacaktır. Bizim Yeniyol'da teorik / perspektif olarak ortaya koymaya çalıştığımız şey de budur.

Kısaca üzerinde durduğumuz bu olayla bireylerin tarihteki rolü arasında da belirli bir bağ kurabilmek mümkündür.. Marks bir toplumun kaderini şekillendirmede bireyin rolüne de "her çeşit ortadoks yanlış anlamalara karşın" yer tanımıştır. Marksizmi bir karikatür haline getirmeye çalışanlar , maddeci tarih anlayışını her şeyi "üretici güçlere" indirgeyen bir perspektifle , insanları "yalnızca ekonomik güçlerin kör taşıyıcıları olarak ya da ipleri tarihsel kaçınılmazlığın elinde , dans eden kuklalar olarak" görmeye alışmışlardır. Tarihsel bir süreci mekanik / ekonomik determinizmle açıklamaya çalışanların marksizmle uzaktan veya yakından bir alakaları olmamıştır.

Bazı durumlarda bir tek birey bile mutlak surette süreci tayin edici bir rol oynayabilir. Örneğin 1917'deki Rus devriminin kaderi nihai olarak Lenin tarafından belirlenmiştir. 1923 hareketinin ulusal başarısı da M. Kemal Paşa tarafından nihai olarak belirlenmişti. Şayet onlar olmasaydı bu her iki , biri sınıfsal ve diğeri ulusal kavga yenilgi ile sonuçlanacaktı.Kurtuluş hareketi ve Rus devriminin diğer komutan ve liderleri coğrafyadaki ve toplumdaki basınçların etkisi altında ya yenik düşecekler ya da tavizler vereceklerdi. Burada sorun tam da bu noktada içi tamamen soyut kalan bir "tarihsel güçler" sorunu olmanın dışına taşarak , somut anlamda , liderlerin hazırlık düzeyi , uzak görüş , kişisel cesaret ve yetenek sorunlarıyla bütünleşen tarihsel rollerinde , yani bir anlamda ne derecede katalizörlük yaptıklarında yatar. Bu basit bir matematiksel denklem değil , ete ve tırnağa bürünmüş canlı güçlerin mücadelesidir.

"Tarihsel maddecilik , insanların kendi tarihlerini yaptıkları temel önermesinden yola çıkar. Ama insanların tamamen özgür taşıyıcılar olduklarına dair idealist anlayışın tersine , Marksizm , onların içine doğdukları toplumun gerçek maddi koşulları tarafından sınırlandıklarını açıklar. Bu koşullar , üretici güçlerin gelişme düzeyi tarafından temelden belirlenir , ki bu düzey tüm insan kültürünün , siyasetinin ve dininin üzerine oturduğu nihai temeldir. Ne var ki , bu faktörlerin doğrudan doğruya ekonomik gelişmeyle şekillendirilmeyip , kendi tarzlarında bir yaşam sürmeleri mümkündür ve öyle de olur. Tüm bu faktörler arasındaki son derece karmaşık ilişkilerin mekanik değil , diyalektik bir karakteri vardır. Bireyler içine doğdukları koşulları seçmezler. Bu koşullar onlara verilir". İdealistlerin hayal ettikleri gibi , salt zekalarının ya da karakterlerinin gücü nedeniyle bireylerin kendi iradelerini topluma dayatmaları da mümkün değildir. Tarihin "büyük adamlar" tarafından yapıldığı teorisi , beş yaş grubunu eğlendirmeye uygun bir peri masalıdır. Bu teori , devrimleri "ajitatörlerin" habis etkisine bağlayan "komplocu" tarih "teorisiyle" hemen hemen aynı bilimsel değeri taşımaktadır".

"Her işçi , grevlere ajitatörlerin değil kötü ücretlerin ve koşulların sebep olduğunu bilir.Bazı abartılı gazetelerin verdiği izlenimlerin aksine grevler o kadar yaygın olaylar değildirler. Bir fabrika ya da işyeri görünüşte yıllarca sükunet içinde kalabilir. Ücretlerine ve koşullarına saldırıldığında bile işgücü tepki göstermeyebilir. Kitlesel işsizlik koşullarında ya da sendikaların tepesinden bir yönlendirme gelmediğinde bu özellikle doğrudur. Çoğunluğun bu bariz kayıtsızlığı , eylemci azınlığı çoğu kez umutsuzluğa sürükler. Diğer işçilerin "geri" olduklarına ve asla bir şey yapmayacaklarına dair yanlış bir hükme varırlar. Ama aslında görüşte durgun yüzeyin altında değişimler yaşanmaktadır. Binlerce küçük hadise , sinir bozucu küçük olay , haksızlıklar ,yaralanmalar adım adım kendi izlerini işçilerin bilincine bırakmaktadır". ( Alan Woods , Ted Grant , Marksist Felsefe ve Modern Bilim s . 59 /60 )

İşte yukarıda ifade edilen bu süreç , içinde bir dizi kritik noktalarıyla toplumdaki potansiyel tepkiye denk düşen kesin bir engeli aşmayı içeren "geçiş durumu" özelliğinden başka bir şey değildir. Ülkemiz solu da 60'lardan beri bu geçiş durumunun özellikleri içinde gelişmiştir. 60'ların solunun önünde duran en önemli sorun , o güne kadar süren teorik açmazlığın oluşturduğu engelin ( geleneksel yapıların ) aşılması yönünde ideolojik / teorik mücadelenin ağırlık kazanmasını ve bu mücadelenin çoğunluğun yararına çözüm aşamasında uğradığı baskılayıcı koşulların etkisinde safların keskin olarak belirlenmesini beraberinde getirirken , 70'lerin solu devam eden baskılayıcı koşulların örtüldüğü sivil faşist terörün aşılması mücadelesinin pratiksel ağırlığını taşımıştır. Her iki sürecin kritik noktalarında 12 Mart ve 12 Eylül karşı darbelerinin gelişmeyi önleyici tedbirleri açığa çıkmıştır. Her iki sürecin bu kritik aşamalarında solda katalizörlük yapması gerekenlerin bunu yapmamaları - ya da bunu eksik veya yarım yamalak yapmalarına - orantılı olarak kaçınılmaz bir yenilgiyi de beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla her iki sürecin de katalizörleri olmamış , mücadeleler bir noktadan sonra maddi anlamda genişleyeceğine , grupsal / yapısal alanlarda kalarak daralmıştır. 12 Eylül öncesi genel mücadele yapısının bölünmüşlüğe uğramasına rağmen geldiği durum , kitlelerde inanılmaz bir enerji yaratmıştı. "Kitleler inanılmaz olaylar üzerine bir sürü masallar dinlerler. Korkunç olaylar onların üzerlerinde çok büyük etkiler yapar. O zamana kadar binlerce ilkel insan kafalarını taşa çarparak , geri zamanlarından çıkıp ileri çağın günlerine sürükleniverirler. Kitlelerin dertlerini dile getirmekten başka bir istekleri yoktur." 12 Eylül öncesi kitlelerin genel tablosu bu şekilde özetlenebilir. Onların her türlü değer ve sevgileri faşist katliamlarda sıkılan mermilerle parça parça olurken , akan kanlarla sürüklenip gitmiştir. Devletin faşist çetelere arka çıkan tutumu , kendilerine sahip çıkmayacağını anlamaları , kitlelerin kendi sorunlarını ancak kendilerinin çözümleyebileceklerini anlamak durumunda bırakmıştır. Kitlelerin kafası açılmış , sonunda devrimci "yurtsever" demokratların dediklerini az-çok anlamaya başlamışlardı. O güne kadar devrimle ilgili konular onların anlayabildikleri bir şey değildi. Ancak solun tarihsel olarak içine düştüğü hata bölünmüşlüğü içerdiğinden ve bunu katalizörler aracılığı ile toparlayabilecek bir anlayışı da içermediğinden sol , içinden çıkılamaz bir çaresizlik içersine girmiştir. Oysa bu yığınlar milyonların malı olmaya başlayabilir ve gene o günden itibaren Türkiye'nin dönüşümünde elle tutulur kuvvetler haline de gelebilirlerdi. Bu nedenle geçmiş süreçlerin değerlendirmelerinde grupların veya yapıların eleştirisinden ziyade , katalizörlük işlevi görmesi gerekenlerin eleştirisi yada özeleştiride bulunmaları sol kitlelerin yıllardır beklediği ,dargın olanların barışacağı ve mücadeleye yeniden kanalize olabileceği bir şeydir. 80 sonrası depolitisazyon sürecinin hala aşılamıyor olmasında , sol saflarda bir elin beş parmağını geçmeyen katalizörlük yapması gerekenlerin hala koydukları direncin etkisi büyüktür. Fakat ülkemiz solu eski ve yeni kuşaklarının aydın insanlarıyla buna rağmen grup çıkarı düşünmeden bulundukları her alanda bu katalizörlüğü oynayabilirler ve oynamalıdırlar. Ülkemiz solunun bir araya gelmesi ve toplumsal dinamikleri doğru bir yönde harekete geçirebilmesinin yolu ancak bu şekilde aşılabilir.

Kuşkusuz bugün depolitisazyon süreci olarak adlandırılan ve hükümet sözcülerini bile rahatsız eden koşuların oluşturduğu geçiş durumu zaman alıcı bir şeydir. Ama hiçbir devrimci-demokrat toplumdaki reaksiyonun oluşmasının uzun vakitler alacağından şikayet etmemelidir. Hele bunun için gerekli koşullar yeterli değilse. Bu koşullar aslında Kürt realitesi dikkate alındığında doğu bölgelerinde yeterli bir olgunlukta bulunmaktadır. Bunu batı bölgelerinde de genel bir yansımasını oluşturabilmek mümkündür. Ülkemiz solu böylesi bir kritik aşamanın içinde bulunmaktadır. Bu noktada doğru tercihlerle oluşturulmuş bir katalizörlüğün varlığı , süreci en hızlı ve en ekonomik biçimde halklarımızı başarılı kılabilecek bir sonuca ulaştırmada büyük katkı sağlayacaktır. Aynı şekilde toplumdaki hoşnutsuzluk da kendini ifade edebilecek fırsatı bulacaktır. Bir katalizörlük mekanizması her şeyi bir anda değiştirebilir. Eğer ülkemiz solu önceki dönemlerin yüzeydeki görünüşlerinin kendisini aldatmasına izin verirse , gelişen süreç karşısında yeniden gafil avlanmaktan kurtulamayacaktır.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Devrimcilerin Görevi Katalizör Olma... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right