left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow M.Toros Gürkaya arrow Bir Türk Sosyalistinden Özgür Gündem Yazarı Demir Küçükaydın'a Açık Yanıt
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Bir Türk Sosyalistinden Özgür Gündem Yazarı Demir Küçükaydın'a Açık Yanıt Yazdır E-posta
Yazar M. Toros Gürkaya   
Monday, 11 April 2005

9 Mart 2005 tarihinde Özgür Gündem yazarı D. Küçükaydın'ın "Türk Sosyalistlerine Açık mektup " adlı bir makalesi yayınlandı.

Kürt demokratik halk liderlerinden A. Öcalan'ın "Demokratik cumhuriyet" tezi üzerine spekülasyon ve anlam kargaşalığının yoğunlaştığı bir dönemde , Özgür Gündem yazarı D.Küçükaydın'ın "Açık Mektup"unda ortaya konulan düşüncenin kurgusu ve içeriği bizleri bir açıklama yapmayı zorunlu kılmıştır.

Bu kısa yazıda , D.Küçükaydın'ın makalesinde ortaya koyduğu düşüncelerle uzlaşamadığımız farklılıkları ortaya koymaya çalışacağız.

Türkiye'deki egemen güçlerin "liberalizm" sahte rüzgarları altında ülkenin modern ve tarihsel dinamiklerini her türlü silahlarından arındırma uğraşı içinde oldukları ve bu tarihsel dinamiklerin belli başlı unsurlarından biri olan ve Demokratik Cumhuriyet tezi altında ülkedeki diğer dinamiksel yapılarla güçlü ve birleşik bir demokratikleşme arzusu duyan Kürt hareketini , genel planda bu birleşimini engellemek , özel planda ise kendi içinde parçalama tezgahlarının oynandığı günümüz koşullarında ,meselelere duyarlı her kesim uyanık olmak zorundadır. Türkiye meselelerine ilişkin yapılacak değerlendirmeler dönemin bu hassasiyeti üzerine olmalıdır.

D.Küçükaydın'ın "Açık Mektup"unda Türkiye Sosyalist hareketi üzerine yaptığı değerlendirmelerin böyle bir hassasiyet taşımadığı ve Türkiye Sosyalist Hareketini iki farklı uca oturttuğunu , bu uçlardan birini olumlarken diğer ucu "günah keçisi" olarak ilan ettiğini üzülerek okuduk. Dönemin hassalığı içinde bir polemik yaratmanın ilk başlarda , özellikle Kürt dinamiği saflarında yaratabileceği etkinin olumsuz yanları olabileceği düşüncesiyle bazılarınca hoş karşılanmayacağı açıktır. Polemiğe girmenin bu olumsuz etkilerinin hoş bir şey olduğunu iddia edecek değiliz. Tek bir şartla ; o da , eleştiri mekanizmasının kuvvetleri parçalayıcı değil birleştirici anlamda doğru bir biçimde kullanılması kaydıyla.

Bugün Özgür Gündem yazarının kaleminde demokratik cumhuriyet tezi üzerinde sığ bir ideolojinin geçerli bir metot haline getirilmesine yönelik argümanlarla karşılaştık. Bu sığ ideolojik anlayışa karşı ideolojik bir polemiğe girmenin kaçınılmaz olduğunu gördük. Çünkü gerçek anlamda birleştiricilik bilimsel sosyalizmin temelleri üzerinde yükselir. Demokratik cumhuriyet tezi üzerinde birleşmekten kastımız şu veya bu kişinin ya da şu veya bu grubun etrafında kümelenmek değildir. Modern ve tarihsel dinamiklerin birliği projeler üzerindeki ilkelerin birliğidir. Bu durum D.Küçükaydın'ın yazdıklarıyla devrimci düşünenleri uzlaşmaz kılan temel bir ayrımı ortaya koymaktadır. Şimdiden bir polemik başlatmanın bugün için yararsız ama yarın için yararlı yanları olabileceğini ve devrimci ilkeler üzerinde genişleme imkanı bulabilecek bir tezin her türlü olumsuzlukları , büyük bir memnuniyete çevirecek kadar güçlü yanları bulunduğunu görmek gerekir. Gazete ismi vermeden de sadece şahsın kendi bakış açısı ile yazdıkları üzerine bir polemiğe girebilirdik. Ve bu şahsın ideolojik görüşlerinin yalnızca kendisini bağladığını düşünebilirdik. Ama Özgür Gündem gazetesi bugüne kadar benzer bir çizgiyi temsil eden bir yayın organı olma unvanından kurtulamamıştır. Kanımızca Özgür Gündem'de demokratik cumhuriyet tezinin ana miğferini oluşturan 1919'ların güncelleşmesindeki birleşik unsurlar açılımının dışında kalarak , eskiyen bir çizginin devamı anlamında dönemini kapatmak üzeredir. Bu anlamda Demir Küçükaydın ismini yazarı bulunduğu gazetesiyle birlikte yazmanın doğru olacağını düşündük.

D.Küçükaydın'ın "Açık Mektup"una ortaya koyduğu görüşler ile ilgili bizi uzlaşmaz kılan farklılıklara gelince , meseleye ilişkin farklılıkları yazdıklarından yaptığımız alıntılarla şöyle ortaya koyabiliriz:

Yazar , "1960'larda Türkiye'de Sosyalist Hareket genç işçi sınıfının örgütlenme hareketinin yükselişinden beslenerek , her ne kadar kendisine sosyalist dese de özünde devrimci ve demokratik bir hareket olarak doğdu." demekle bir değil , yaptığı birden çok tespitlerle okuyucu kitleyi yanıltmaktadır. Bir defa Türkiye Sosyalist Hareketi yazıldığı gibi 1960'lı yıllarda doğmamıştır. Türkiye Sosyalist Hareketinin çok daha ötelere , 1919'lara kadar uzanan derin ve köklü bir mazisi vardır. Ulusal kurtuluş hareketi günlerinden 1960'lara kadar süre gelen bu hareketin genel anlamda yürüttüğü devrimci mücadelesi öyle basit bir kalem oyunuyla hafızalardan silinebilecek tarzda bir mücadele değildir. Doğunun mazlum halklarının kurtuluşunu projelendirmeye çalışan Sultan Galiyevlerin başını çektiği akımın içinden çıkan Mustafa Suphi'nin kurduğu TKP'nin çalışmaları , 20 Eylül 1919'da kurulan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkasının kurulması ve ardından 3 ay sonra 2000 işçi delegesiyle ilk kongresini yapmış olması , İngiliz sansürüne karşın Marksist bir yayın organını çıkartması , 1946'da Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi'nin kurulması ve bu ara dönemde siyasi irticaya karşı demokrasi düşmanlarının bile gıptayla söz ettiği bir mücadele yürütmüş olması , 1951 olgusu , Vatan Partisi'nin kurulması , öyle görmezden gelinecek , hafife alınacak veya unutturulacak olgular değildir. Türkiye'de sosyalist hareketin 1960'larda doğduğunu söyleyerek bu hareketin geçmişini önemsemeyen bu arkadaş adından esinlendiği gazetenin bir yazarı olarak yeni bir "özgür gündem'mi oluşturmayı arzulamaktadır? Buna ilerde değinme fırsatı bulacağız. Türkiye Sosyalist Hareketinin geçmişini beğenirsiniz yada beğenmezsiniz bu sizin bileceğiniz bir şeydir , ancak günahı ve sevabıyla da olsa bu hareketin yaklaşık bir asırlık tarihini yok sayma hakkını kendinizde göremezsiniz. Bu denli köklü geçmişe sahip Türkiye sosyalist hareketi için onun 1960'larda doğduğunu söylemek en basit bir deyişle onu ucuz değerlendirmek demek değil midir?. 1960'lara kadar yürütülmüş olan mücadelenin hiç mi sosyalist birikimi olmamıştır. 1960'lardan sonra sosyalist kimlikle Türkiye halkının karşısına çıkan TİP gökten zembille mi inmiştir? TİP'in derme çatma bir örgütlenme ve kısa bir seçim çalışmasıyla 300 bine yakın oy toplamış olmasının başlıca nedeni , 1919'dan 1960'lara uzanan Türkiye sosyalist hareketinin oluşturduğu birikimler nedeniyledir. Diğer bütün etkenler bu ana etkenin yanında tali ve önemsiz birer unsur olarak kalırlar.

D. Küçükaydın "1960'larda Türkiye'de Sosyalist Hareket genç işçi sınıfının örgütlenme hareketinin yükselişinden beslenerek.." demekle bu hareketin hangi örgütlü hareket olduğunu söylemekten özellikle kaçınmaktadır. Yeni nesil kuşaklar açısından biz söyleyelim ; bu hareket TİP'ten başkası değildir. Yani burjuva anlamda Türkiye'de bütün meselelerin çözüldüğünü iddia eden , Türkiye'deki "demokrasiyi" "burjuva demokrasisi" olarak kabul eden , emperyalizmin işgal metotlarını görmezlikten gelen TİP'tir. D. Küçükaydın yazısında bu hareketi olumlamaya devam ediyor ve isim vermeden diyor ki "TİP sosyalizmi" özlem duyulan demokratik bir cumhuriyetin ortak adıydı."Böylece Özgür Gündem yazarı "TİP Sosyalizmi"ni "özlem duyulan demokratik bir cumhuriyetin adıydı" diyerek Kürt hareketi önderi A. Öcalan'ın "1919'ların güncelleşmesi" olarak ortaya koyduğu ana uğrağı 1960'ların "TİP uğrağına" koyuyor. Bu ülkede burjuva anlamda bütün meselelerin hallolduğunu iddia eden bir hareketin hangi demokrasi ve hangi cumhuriyetle ilgili bir davası olmuştur? D.Küçükaydın'ın bunu kendi okuyucu kitlesine anlatması gerekir.

Türkiye Sosyalist Hareketinin "genç işçi sınıfının örgütlenme hareketinin yükselişinden beslenerek" doğduğu , "Böylece toplumdaki tüm gayrı memnunları aynı bayrak altında" toplandığı ve bunun da "Küçük Asya'nın tarihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir entelektüel canlanma ve sosyal hareketlenme" yarattığı iddiasına gelince , bir defa yukarıda Türkiye sosyalist hareketinin 1960'lara kadar olan geçmiş mücadelelerinin oluşturduğu sosyalist birikiminin ana etken olduğunu ifade etme fırsatını bulmuş, diğer etkenlerin tali ve önemsiz olduğuna değinmiştik. Yeri gelmişken belirtelim ; 1960'larda demokrasi ve devrim mücadelesinin sonradan öne çıkan dinamik unsurları genelde TİP'in içinde toplanmışlardı. Bunu sağlayan olgu TİP'in derme çatma yapısıyla yürütmüş olduğu klasik parlamenter mücadele anlayışı değil , genelde demokrasi mücadelesinin gelişmesine ve genişlemesine olanak sağlayan mevcut koşullarla ilgilidir. D. Küçükaydın o dönemin koşulları üzerine bir tek laf bile söylememiş olması, 27 Mayıs devriminin sağladığı geçici sınıfsal ittifaklardan ve özgürlük ortamından, 61 anayasasının getirdiği nispi demokratik haklardan hiç söz etmemiş olması anlamlıdır. Bu durum aslında Türkiye orijinalitesine ilişkin belirgin gerçeklerin bazı çevrelerce bir türlü kabul edilemiyor olmasından kaynaklanmaktadır.

"Bilindiği üzere , Osmanlı feodalizmi batı ülkeleri gibi klasik bir bünyeye sahip olamayışının oluşturduğu zayıf oto dinamizm, devletin katı bir merkeziyetçi tutum oluşturmasını ve imtiyazlı geniş bir bürokrasinin adeta bir sınıf gibi hareket etme kabiliyetini doğurmuştur. Devletin 18. nci yüzyıldan itibaren merkezi etkinliğini yavaş yavaş kaybederek mahalli otoritenin iktidar gücünü artırması ve dış müdahale ile devletin buna dayanamayarak, acenteci ve tefeci bezirganlarla ittifaka girip kompradorlaşması, bu imtiyazlı kapıkulu zümresi içinde birbirinben zıt iki akımı ortaya çıkartmış; batının sömürüsünden pay alan imtiyazlı üst tabakalar tefeci - acenteci kesimlerle gerici ittifakı oluştururken, eski imtiyazlarını kaybeden ve eski dönemlerin özlemini çeken alt tabakalar ise bu komprador akıma karşı Avrupa'da gelişen milliyetçilik akımlarının da etkisiyle hedefleri bulanıkta olsa demokratik içerikte sayılabilecek tavırlar almışlardır. İç - dış dinamiklerin etkisiyle batıdaki feodalizmin rahminden devrimci bir burjuvazinin gelişememesinin bir sonucu olarak, onun görevini küçük burjuva sayılabilecek bu aydın kesimler omuzlamışlardır. Ülkenin emperyalizmin açık işgaline uğraması karşısında bu kesimlerin en radikal unsurlarının antie-mperyalist politik tutum alışlarını, ülkede, kendi solunda emperyalizme karşı hiçbir devrimci, ulusal - radikal bir sınıf hareketi olmadığı ve dünyada ulusal kurtuluş savaşlarının destekçisi bir dünya sosyalist bloğunun bulunmadığı bir evrede, emperyalizme karşı dünyada ilk muzaffer olmuş bir halk savaşını veren radikal milliyetçiler, ülkemizin kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğine dayanan bir orijinalitesidir. "( Bu paragrafta özetleyerek verdiğimiz tarihi gerçeklik Mahir Çayan'ın bütün yazılarında sağ sapma ve devrimci teori adlı makalesinden özetlenmiştir. Merak edenler Mahir Çayan'ın Bütün Yazılarını ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın döneme ilişkin geniş eserlerinden yararlanabilir ) Bu orijinalitenin Mustafa Kemal Paşa'nın ölümünden sonra karşı devrimci ittifaka karşı 1960 larda giriştiği eylemin 61 anayasası ile Türkiye'de sınırlı da olsa bir demokratik ortamın oluşmasına katkı sağlamıştır ve bu demokratik haklar D. Küçükaydın'ın iddia ettiği gibi "işçi sınıfı hareketinin demokrasi bayrağını yükseltmesi" nin bir sonucu değildir, aksine bu haklar çerçevesinde ismini yazmaktan bu sebeple utandığı "işçi sınıfı hareketi" daha açık bir deyişle TİP doğmuştur. TİP'in geçmiş mücadelelerinin birikimi üzerine kurularak bir çekim merkezi oluşturmuş olmasında dönemin bu özelliği asla unutulmamalıdır. D. Küçükaydın'ın "Küçük Asyanın tarihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir entelektüel canlanma ve sosyal hareketlenme" yarattı dediği "TİP bayrağının" altında yatan sosyal gerçeklik budur.

Yeri gelmişken belirtelim D. Küçükaydın "işçilerin sermayenin saldırısı karşısında kendilerini savunabilmek için demokrasiye ihtiyaçları vardı. Demokrasi bayrağını yükselttiklerinde de toplumdaki tüm gayrı memnunları kendi bayrakları altında toplayabiliyor ve böylece aynı zamanda tecrit olmaktan kurtuluyor ve güçlü müttefikler kazanıyorlardı" diye yazarak ülkede yukarıda belirttiğimiz şartlar sanki yaşanmamış, 61 anayasası "haklar ve özgürlükler ortamının" oluşmasını toplumdaki diğer dinamiksel yapıları görmezden gelen bir tutum içinde yalnızca işçilerin o da nasıl olduysa birdenbire gelişen siyasal "demokrasi talebinin yükselen bayrağı" yapıyor. Bir değil birden fazla gerçekliğin üzerinden atlanırsa olacak olan budur. Bu düşüncenin dünya işçi sınıfı hareketi içinde belirgin sapmalardan biri olan Trade - Union cu düşünce ile arasında pek bir fark yoktur. Oysa Lenin işçi sınıfının kendiliğinden hareketini teorikleştirmeye çalışanlarla olan hesabını tam bir asır önce "Ne Yapmalı" adlı eserinde açık seçik ortaya koyarak bu görüşü mazinin derinliklerine gömmüştür. Kendiliğinden hareket ile bilinç ögesi arasındaki farkı hala anlamamakta ısrar edenler açısından bu eserin yeniden okunmasını önermekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur.

Gelelim D.Küçükaydın'ın "Aydınlar,Aleviler, Kürtler, köylüler ve gençler, kadınlar, işçilerin açtığı bu demokrasi bayrağının altında toplanıyorlardı.Alevilerin ve Kürtlerin orada kendilerini Alevi ya da Kürt olarak değil, bir sosyalist olarak tanımlamaları, onların Alevilikleri ya da Kürtlükleri yüzünden baskı altında olmayacakları bir demokrasi özlemlerinin bilinçsiz bir ifadesiydi.Sosyalizm, hiçbir ulusun , milliyetin, dinin, cinsin baskı altında olmadığı; çalışanların özgürce örgütlenebildiği özlem duyulan demokratik bir cumhuriyetin ortak adıydı" Bu ülkede neler olmuş da kimsenin haberi yok" D.Küçükaydın tarihi keyfiyet çizgisinde yorumlayarak okuyucu kitlesinin kafasını karıştırmaya devam ediyor. Sakın Özgür Gündem yazarının kafa karışıklığı yarattığı şey sakın A.Öcalan'ın güncelleşmesi gereğinden bahsettiği 1919'ların Türkiye'si olmasın . Bilindiği üzere 1919'da bir avuç subay önderliğinde başlatılan ulusal kurtuluş savaşı D.Küçükaydın'ın bahsettiği ve bizim tarihsel dinamikler olarak üzerinde ısrarla durmaya çalıştığımız aydın gençlik, Alevi , Kürt gerçekliği dinamiklerinin bir pota içinde ele alınarak harekete geçirilmiş olmasıyla vücut bulabilmiştir. Ve o günden bugüne birkaç istisna dışında Türkiye solu dahil kimse Marksizmİ tartışmaktan bu tarihsel güçler üzerinde durma zahmetine katlanamamıştır. Türkiye siyasal tarihi o günden bugüne bu dinamiklerin yeniden bir araya getirildiği bir başka ana ve zamana rastlayabilmiş değildir. İstisna olarak ifade ettiğimiz şey ise 1966 yıllarından sonra anlam bulmaya başlayan demokratik devrim tezidir. Fakat bu tez siyasal sürecin gerici iktidar yapılarının baskılatıcı gücü altında buna karşı mücadelenin yürütüldüğü ağır koşullar nedeniyle bir türlü derinlik kazandırılamamıştır. İçinde taşıdığı klikleriyle derme- çatma bir program yapısıyla TİP'i , bunu başaran (!) bir hareket olarak ismini bile yazmaktan utanan D Küçükaydın tarihi alaya almaktan başka bir şey yapmıyor. Öte yandan A.Öcalan'ın günümüz için bütün dinamikleri kucaklayan üçüncü bir partinin öneminin altını çiziyor olması ve Demokratik Toplum Hareketinin bu tarzda bir parti olarak kurulması yönündeki düşüncesinin ne anlama geldiğini az çok tarihle ilgisi bulunan herkes anlar. Türkiye siyasal tarihinde bu partilerin hangi partiler olduğunu A.Öcalan'ın ifadesinden biliyoruz. Bunlar İttihat-Terrakki ve CHP'dir. Kürt hareketi önderinin D. Küçükaydın'ın 1960'ların "işçi sınıfının örgütlü hareketi" olarak bayraklaştırdığı TİP'ten bahsetmemiş olması anlamlı değimlidir? Tüm bunlar böyleyken D.Küçükaydın'ın 1960'ların TİP durağını demokratik cumhuriyetle nitelendirmeye çalışması, A.Öcalan'ın açılım kazandırmaya çalıştığı demokratik cumhuriyet teziyle uzaktan yakından bir alakasının bulunmadığı açıktır. D.Küçükaydın'ın arzuladığı tarzda "işçi sınıfı hareketleri" 1970'lerden günümüze bir çok isimler altında zaten yeterince yer almıştır.Eğer bu anlamda parti ve siyasal hareket kurmaktan yorulmamış ve usanılmamışsa "sosyalist" programa sahip bir parti daha kurarlar olur biter. "Sosyalist" programla diyoruz, çünkü Özgür Gündem yazarı "sosyalizm, hiçbir ulusun, milliyetin, dinin, cinsin baskı altında olmadığı; çalışanların özgürce örgütlenebildiği özlem duyulan demokratik bir cumhuriyetin ortak adıydı." derken TİP ten farklı bir şeyde söylemiş olmuyor. Burada sözü o dönemlerin canlı tanığı olan Mahir Çayan'a bırakalım. "Sosyalist saflarda eylemsizliği oluşturan "Sosyalist Devrim" şiarını ortaya atan Aren veya Emek oportünizminin (TİP içindeki Aren çizgisi) bu yola sapmasının başlıca nedeni, Aybar'ın ( TİP içindeki M.A.Aybar çizgisi) çarpıttığından farklı değildir. Nihai olarak, Aybar' ın teorisinden farklı olmayan bu fraksiyonun bütün görüşleri kendilerinin ağzıyla şu sözlerde özetlenebilir. "Emek dergisinin söylediği şudur ; Sosyalist Devrim, işçi sınıfının müttefikleriyle birlikte Sosyalist toplum düzenini korumak için devletin sınıf niteliğini değiştirmesidir. Bu gün sosyalist toplumu kurma sürecinde bir an olsun devrimi gerçekleştirmeden, Türkiye'deki anti-emperyalist ve anti-feodal mücadeleyi başarıyla tamamlamak olanaksızdır. Buna karşılık anti-emperyalist mücadele kazanılmadan ve feodal kalıntılar ayıklanmadan sosyalist toplumu kurmaya başlamak mümkün değildir. Bir başka deyişle, sosyalist devrimin gerçekleşmesinden sonra, sosyalist düzeni kurma süresinin ilk evresi, anti-emperyalist mücadele ve feodal kalıntıların yok edilmesi olacaktır." M. Çayan devam ediyor "Aybar'ın parlamentarizm teorisinin yaldızlanarak tekrar ortaya sürülmesinden başka bir şey olmayan bu görüşe göre; önce sosyalist devrim olacak, ondan sonra ülkeden emperyalizm atılacak ve feodalizm temizlenecektir!... Bu iki görüşü de çarpıttıran ana nedenler, aslında bu görüşlerden nihai olarak farklı olmayan "İslamcı Doğucu Halk cephesini" savunan görüşünde temelinde yatmaktadır. Bu görüş daha da ileri giderek "1961 anayasası üretim güçlerinin gelişmesini engellemektedir. AP Türkiye de kapitalizmi geliştirmekle dolayısıyla işçi sınıfını objektif olarak geliştirmektedir. Dolayısıyla AP iktidarına ve bu anayasayı değiştirme teşebbüsüne destek olunması gerekmektedir" Diyebilmektedir. Bu görüşe göre; Türkiye halkının baş düşmanı Amerikan emperyalizmi "işbirlikçi burjuvazi" mütegalibe ortaklığı değil, anti emperyalist, milliyetçi, asker - sivil aydın zümredir. Ve bu zümreye ne kadar şiddetli tavır alınırsa "sosyalist gelişim" o denli güçlenir. Bu düşünce ile "Türkiye deki geleneksel yöneticiler" diye adlandırdıkları asker - sivil aydın zümreden yakınan, kendileri için büyük tehlike olduğunu söyleyen eski Amerikan büyük elçisi Haren ile AİD yöneticisi Macamber'in düşünceleri "emperyalizmin görüşü ile" arasında tam bir ayniyet olduğu açıktır.

"İşte üç yapışık çirkin kardeş. Al birini vur ötekine" ( M. Çayan bütün yazılar sayfa 55 )

İşte böyle Özgür Gündem yazarı ! Sosyalizm programını DemokratiK Cumhuriyet ortak adı olarak üste koyar ve bayraklaştırırsan olacağı budur ve maalesef tarihi de 37 sene geriden takip edersin.

Türkiye siyasal tarihi son yüz yıllık süre içinde Türkiye meselelerine ilişkin bağımlılığı derinleştiren burjuva programlar dışında kendi yaşadıkları sürecin özel durumlarına ilişkin nüans farklılıkları içermesine karşın temelde birbiriyle örtüşen üç temel tezde anlam kazanmıştır. Bunlardan ilki Mustafa Kemal'in "Uygarlık Tezidir" ikincisi 80 sürecinin pratiğinde şekillenen ve 66 yıllarından itibaren sosyalist düşünce birikimi üzerinde yükselen "Demokratik Devrim tezidir" üçüncüsü de 2000 li yıllardan sonra Kürt hareketinin Türkiye meselelerine ilişkin genel anlam kazandırdığı "Demokratik Cumhuriyet tezidir". Bu üç tezinde temelde birbirinden farklı bir yanı bulunmamaktadır, tersine birbirlerinin tarihsel süreçler itibarıyla devamını oluşturmaktadır. Türkiye'de demokratikleşme hareketinin genel projesi ( güçlerin tasnifi ve ittifaklar politikası ) bu üç tezi ortak kılan temel yollardan geçerek anlam kazanacaktır. Bu yol aynı zamanda dostun ve düşmanında nerede saf tutması gerektiğini gösterecektir.

Demir Küçükaydın "ortak demokrasi bayrağının yerini bir süre sonra anti-emperyalist görünüş altında ulusal vurgular almaya başladı.Başlangıçta tüm ulusal ve dinsel baskılara karşımücadelenin bayrağı sosyalizm iken,giderek bu demokratik özlemler anti-emperyalist cepheyi zayıflatan bir hastalık gibi görülmeye başladılar" derken, Türkiye'deki bütün gidişatın olumsuz tüm sebeplerini, anti emperyalist kavgayı onuru ve haysiyetiyle yürütenlerin sırtına yüklemekten çekinmemektedir. Böylece, yılardan beri sonradan görme burjuvazinin günah keçisi bulma kervanına Özgür gündem yazarı da katılmış olmaktadır. Biz bu filmi yıllardır izliyoruz.

Yazar devam ediyor "60 ların bu geleneğini" Kürt Özgürlük Hareketi bir ölçüde sürdürebildi. O da artık çağrısına Türkiyeli işçilerden bir cevap alamadığı için büyük güçlerin baskısı altında sürekli kan kaybetmektedir."

Suyun çıktığı yolu değiştirmeye gerek yok. "Kürt Özgürlük Hareketinin" Türkiye'nin hangi dinamikleri içinden çıktığını bilmeyen, meselelere duyarlı bir tek insan yoktur bu ülkede. Bunu bal gibi sizde biliyorsunuz sayın Özgür Gündem yazarı. Bu hareket 60'ların TİP'inin bağrından değil Demokratik Devrim kavgasının içinden çıkmıştır.

"Bazen sınıf mücadelesi bir kelimenin diğer bir kelimeye karşı mücadelesinde özetlenebilir. Bazı kelimeler kendi aralarında bir düşman gibi dövüş yaparlar." ( Mahir Çayan Bütün Yazılar) "Başka kelimeler vardır ki, anlam karışıklığına yol açarlar, hayati fakat sonuca bağlanmamış bir muharebenin kaderi gibi (") en soyut, en zor ve en uzun teorik eserlerine kadar felsefe kelimelerle dövüşür. Yalan kelimelere karşı, anlam karışıklığına yol açan kelimelere karşı, doğru kelimelerden yana nüanslarla dövüşür" (G. Althuser )

Kelimeler üzerinde yürütülen bu savaş siyasi bir mücadelenin, her çeşit sapmaya karşı ideolojik savaşın bir parçasıdır. Bütün sapmaların her çeşidini birbirine ortak kılan noktalardan en önemlisi, anlam karışıklığı yaratarak kelime oyunlarıyla bir olguyu benzer kategorilere sokmaktır. Bu önemsiz ve masummuş gibi görünen hatanın (!) odağında korkunç ihanetlere ideolojik kılıf aranması yatar. Özgür Gündem yazarının Kürt hareketini "60'ların geleneği" !!! gördüğü TİP hareketinin bir devamı olarak yorumlaması ve bunu utangaç kelimeler üzerinde çok genelleyerek uygulamasının varacağı nokta emperyalizme teslimiyet politikasından başka bir şey değildir. Özgür Gündem yazarının "Türkiye sosyalistlerine açık mektup"unda bizleri bu şekilde polemik yaptırması ve geçmişte tartışması yapılmış konuları yeniden hatırlatmamızı zorunlu bıraktırması çirkin bir şeydir. Ama bu içinde yaşanılan dönemin hassaslığı anlamında bir tezin içinin boşaltılmaya çalışılmasının ve Türkiye Sosyalist Hareketinin mücadelesinin esenliği açısından bir yanıt vermeyi zorunlu kılmıştır. Demokratik Cumhuriyet Tezi diğer öncülerinden aldığı güçle Türkiye'de demokrasiden yana olan saflarda kesin sınırların çizilmesini ve modern - tarihsel dinamiklerin bir potada güçlü bir raya oturarak çelikleşmesini sağlayacaktır.

Bazen kötü gibi görünen bir şey güçlü oluşumlar sağlar. Bunu sakın UNUTMAYIN Sayın D. Küçükaydın.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Bir Türk Sosyalistinden Özgür Günde... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right