left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 10 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
TÜRKİYE'NİN ELİNDEKİ PİMİ ÇEKİLMİŞ BOMBA Yazdır E-posta
Yazar Rahmi Yıldırım   
Saturday, 05 September 2009
Çocuk yaşta askerlik herkese nasip olmaz. Yani henüz on dört yaşındayken.
Çocukluğumuzun geçtiği askerî lisede ve gençliğe adım attığımız Harbiye’de büyüklerimiz, “adam öldürme sanatı” diye belletmişlerdi askerliği.
Zaferin hâlâ süngünün ucunda olduğu yıllarda savaşta adam öldürmenin her türlüsünü öğrenmiş, öldürmeyi ve ölmeyi meslek edinmiştik.
Okulda öğrendiklerimizle yetinmemiş, Foça ve Eğirdir komando okullarında yüksek lisans ve doktorasını da yapmıştık.
Hayat göz-gez-arpacık hattımızda ölüme dönüşüyordu artık. Şehit ruhları etrafımızda dolaşırdı. Su uyur düşman uyumazdı, vatan hizmeti kutsaldı, at avrat ve silahtı. Karşımızdaki insan değil, baş hedefiydi, göğüs hedefiydi, boy hedefiydi. Bu fakir milletin dişinden tırnağından artırıp verdiği mermilerin bir teki bile boşa harcanmamalıydı.
Boşa harcamamayı öğrenmiştik. Hatta kimimiz bir zalimin emriyle oğlunun başı üstüne konmuş elmayı oklayan Guillaume Tell kadar ustalaşmıştı; özel harp kursunda gözünü kırpmadan boy hedefiyle yan yana dururdu. Çünkü kendisi usta olduğu gibi atışı yapacak olan arkadaşı da ustadır; atacağı kurşun milim sapmadan hedefe isabet edecektir. Ederdi de. Aynı eğitim gündüz gözüyle değil, gece görüş aletiyle yapıldığında da kurşun milim sapmazdı.
Cesaret sahibi olmanın, hayatta kalmanın, bir tek mermiyi bile ziyan etmemenin, adam öldürmenin çok yolunu öğrenmiştik.
Göğüs göğüse muharebede süngüyü sapladıktan sonra niçin çevirmek gerektiğini bilirdik.
Dipçikle tam burun üstüne vurmanın ya da çeneye doğru ufkî dipçik darbesinin düşmanı nasıl saf dışı bırakacağını da.
Silah kullanmadan da düşmanı öldürmenin yolları vardı. Düşmana sessizce ve görünmeden yaklaşılır; bir anda üstüne atılıp çelik başlığı önden geriye çekilirse, çene kayışının bastırmasıyla gırtlak kemiği kırılır. Artık o düşmandan zarar gelmez. Çene kayışı bağlı değil ve çelik başlık ele gelmişse onun da çaresi vardır. Çelik başlıkla kafaya ezici bir vuruş da düşmanı etkisiz hale getirir.
El bombasıyla adam öldürmesini de öğrenmiştik. El bombası dediğin çocuk oyuncağıdır. Pimini çeksen bile mandalı elinde tuttuğun sürece patlamaz. 640 gram ağırlığındaki savunma el bombası en az 50 metreye atılmalıdır. Şahsen 70 metreye attığımı hatırlıyorum.
Hayat göz-gez-arpacık hattında baş hedefi, göğüs hedefi, boy hedefi olarak görülse de emniyet elden bırakılmazdı. Tüfek ve tabanca boşken bile şahsa çevrilmez, şeytan doldurabilirdi.
Pimi çekilmiş bomba mandal serbest kalmadıkça patlamasa bile, bombanın şakası olmaz, hakiki bombayla atış eğitimi topluca yaptırılmazdı. Harbiye Menteş kampındayken, topluca atış eğitimi faciayla sonuçlanmıştı. Pimi çeken devre arkadaşımız Cezmi Özsezer, diğerlerini beklerken nasıl ettiyse mandalı gevşetmiş ve bombayı elinde patlatıp şehit olmuştu.
Adam öldürme sanatının çok inceliklerini öğrenmiş, Foça ve Eğirdir komando okullarında yüksek lisans ve doktorasını da yapmıştık.
* * *
 
Fırsat eğitiminde şehit olmak
Okulda ve meslekte çok şey öğrenmiş ve öğretmiştik de, meğer bir de fırsat eğitimi varmış.
Üsteğmenken 1982 yılında Kenan Evren tarafından meslekten çıkartılan bir subay olarak ceza eğitimini hatırlıyorum. Disiplinsizlik durumunda ekstradan yanaşık düzen veya muharebe eğitimi yaptırırsın ya da fazladan nöbete yazarsın.
Ceza eğitimini hatırlıyorum da fırsat eğitimini bir türlü hatırlayamadım. Gazetelerden okuyunca öğrendim. Bombanın pimini çekip eğitilecek kişinin eline veriyorsun ve mandalı sıkı sıkı tutmasını tembihliyorsun. Mandalı tutarsa hayatta kalır, tutamazsa eğitim zayiatı olur.
Böyle bir eğitim gerçekten var mı, emin değilim. Varsa bile gelip geçici erlere yaptırılmıyordur herhalde. Lakin Elazığ’da nöbette uyuyup el bombasını kaptıran çocuk ve üç arkadaşı böyle bir eğitime, daha doğrusu cinayete kurban gitmiş.
Komutanı olan teğmen, ifadesinde fırsat eğitimi kapsamında el bombasının pimini çektiğini, mandalı bırakmadığı sürece bombanın patlamayacağını şehit ere söylediğini anlatmış. Çocuk elinde pimi çekilmiş bomba, o mevziden öbürüne koşup çırpınmış, teğmen oralı olmamış. Sonuçta mandalı tutan parmaklarda derman kalmamış. Çocuk herhalde, “fakir milletin dişinden tırnağından artırıp verdiği” bombayı boşa harcamış olma ve 75 gün kalan teskereyi geciktirme korkusuyla, bombayı uzak bir yere atıp tam siper uzanmayı bile akıl etmemiş, üç arkadaşıyla birlikte can vermiş.
Gazeteler önce devriye görevine çıkan timde bir askerin üzerindeki el bombasının kazaen patladığını ve 4 askerin şehit olduğunu yazdılar. Çok geçmedi, olaya ilişkin ifade tutanakları ortaya çıktı. Gazeteler bu kez, “şok”, “skandal” gibi başlıklarla haberleştirdilerse de çokça üzerine gitmediler. Şehit ve ölü ele geçirilen istatistiği 40 binlerdeyken fikri takibe değer bir olay diye görmediler.
Fikri takibe değer görülmemesinin asıl nedeni asker millet yargısının toplum ve elbette “Mehmetçik” unvanlı gazeteciler için en geçerli değer yargısı haline gelmesi olsa gerek. Malum, “Her Türk asker doğar.” Parasını verip kışlada üç hafta tatil yapanı bile ömür boyu anlatacak askerlik anısı biriktirir. Bu olayda da, varsa böyle bir eğitim, teğmen eğitimi abartmayıp beş dakika sonra pimi yerine taksa, hem kendisi hem de şimdi toprak altındaki çocuk(lar), ömür boyu heyecan ve gururla anlatacakları bir serüven öyküsü edinmiş olacaklardı.
Teğmen “Pimini çekip verdim eline bombayı, o mevziden öbürüne koyun gibi melettim, bir daha kimse nöbette uyumadı.” diye böbürlenecek; meslektaşları “Ulan devrem, sende manyak cesareti var; ama alnından öpüyorum. Disiplin böyle sağlanır, cesaret böyle aşılanır.” diye takdir edeceklerdi.
Şimdi toprak altındaki çocukların anısını dinleyen arkadaşları da, “Vay be! Bize böylesi kısmet olmadı. Ne yaman teğmenmiş.” diye hayıflanacaklardı.
Ne “fırsat eğitimi” yaptıran teğmen yadırganacaktı ne de ölümle saklambaç anısını anlatan asker ve arkadaşları.
Olmadı, “bombalı fırsat eğitimi” cinayete dönüştü. Gururla anlatılacak askerlik anısı yerine, acılı ailelerin ölene kadar unutmayacakları trajik bir öykü çıktı ortaya.
Oysa Elazığ’daki facia öncesinde alışkındı Türkiye bu tür eğitimlere.
Bir albay, “İhaneti Gördüm” adlı kitabında, 1992’de Şemdinli’de 120 mm’lik havan aydınlatma mermisini ilçe merkezine attığını, önceden belirlediği hedeflere makineli tüfeklerle ateş açıp, roketleri ateşleyerek mizansen çatışma havası yarattığını gururla anlatmış ve yadırganmamıştı. Amaç halkı eğitmek, “Teröristler şehre girerse karşılaşacağınız manzara bu ve bundan siz de zarar göreceksiniz.” diye aydınlatmakmış. Şemdinli halkı iki yıl boyunca haftada iki kez bu şekilde eğitilmiş, aydınlatılmış!
Altay Tokat da, bölgede Asayiş Kolordu Komutanlığı yapmış, çok vatansever bir generaldi! Gerçi sevmeyenleri vatanseverlik numarasıyla gemisini karadan yürüttüğü, kaçakçılık yaptığı iftirasını attılar; Harp Okulu’ndaki haylaz talebeleri de ilk derste Altay Tokat’ın adını soyadını önündeki kâğıda bakıp hatırladığını iddia ettiler; ama, yiğidin hakkı yiğide, Altay Tokat, PKK ile ciddi mücadelede etti. Ciddiyetsiz hâkim ve savcıları hizaya sokmak için onları hakiki bombalarla çaktırmadan eğitime tabi tutmuştu. Yani, PKK atıyormuş gibi evlerinin önüne arkasına bomba attırmış ve yadırganmamıştı. Askerî savcılık soruşturma açtıysa da takipsizlik kararı vermişti. Böyle dahiyane fikirleri vardı ve Yaşar Büyükanıt’ın “iyi çocuklar” dediği Şemdinli bombacılarını “acemiler” diye azarlamıştı.
Altay Paşa demek savaş demekti. Bir keresinde “Bir daha ot bile bitmeyecek” parolasıyla silahlı militanları da geçip tabiata savaş açmış, zaten Türkiye sınırları içindeki Cudi Dağı’nı zaptedip, bayrak çekmişti. İkinci Dünya Savaşı’nda Okinawa adasına Amerikan bayrağı çekilmesinin ünlü fotoğrafından etkilenmişti anlaşılan; ama Cudi’deki bayrağı eğri büğrü bir ağaç dalına asmıştı.
Türkiye bombalı eğitimlere alışıktı. Elazığ’daki “eğitim” de abartılmasa, tatlı tatlı anlatılıp dinlenecek bir askerlik anısı olacaktı. Olmadı, cinayete dönüştü. Heyecan ve gururla anlatılacak askerlik anısı yerine, hiçbir senaristin aklına gelmeyecek trajik bir öykü çıktı ortaya.
Bombanın ateşi düştüğü yeri yaktı. Gazeteler ve kanaat önderleri pek de oralı olmadılar. Başbakan bile “askerlik yan gelip yatma yeri değil” diye hatırlatma gereği duymadı. Milletin göz bebeği, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün sigortası yıpratılmamalıydı. Yıpratılmadı nitekim! Cenazeler toprağa verilirken bir kez daha, “Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmeye ve parçalamaya kimsenin gücün yetmeyecektir.” diye yemin edildi…
* * *
 
Öcalan: pimi çekilmiş bomba
Elazığ’da ölen çocuklar, şimdilik 40 bin can alan bir boğazlaşmanın kıyısında can verdiler. Çocukların aileleri “oğlumuz şehit oldu” tesellisinden artık yoksunlar. Kim bilir, nice vatan evladı, bu tür öykülerde pimi çekilmiş bombalara, kontrolü kaçmış, hedefini şaşırmış mayınlara kurban gittiler.
Şimdi kanaat önderleri, Elazığ’da çocukların bir kıyısında can verdiği boğazlaşmaya “çözüm” arayışını “pimi çekilip hükümetin eline tutuşturulmuş bomba”ya benzetiyorlar.
Dehşet verici bir benzetme ve maalesef gerçek.
Türkiye nicedir elinde bu tür pimi çekilmiş bombalarla yaşıyor.
Yoksulluk, pimi çekilmiş bir bomba; ama patlasa da olur patlamasa da. Çünkü parça tesiri yok, ses bombasından ibaret. İşsizlik de öyle, Alevi açılımı da öyle.
Siyasal demokrasi eksikliği, pimi çekilmekle kalmayıp sürekli patlayan bir bomba. Toplum alışkın, bir kere daha patlamasını dert etmez.
Dış politikada Washington ve Brüksel’e uyduluk, ekonomide Dünya Bankası ve IMF’ye biat, artık pimi çekilmiş bomba sayılmıyor, küreselleşmenin gereği kabul ediliyor.
Pimi çekilmiş, fitili ateşlenmiş nice bomba artık kanıksansa da Siyasal İslam ve Kürt sorunu bombaları aldırış edilmeyecek bombalar değil.
Gerçekten de hükümet yandaşı bir kanaat müstahsilinin yazdığı gibi, “Demokratikleşme açılımı pimi çekilmiş el bombasının hükümetin eline verilmesine benziyor. Bomba ‘Kürt sorunu’nun kendisi. Bu bombayı ne icat eden, ne eline alan ne de pimini çeken hükümet değil.” (Mümtaz’er Türköne, Zaman, 27 Ağustos 2009)
Durum tam da yazıldığı gibi. Şimdiki hükümet de önceki hükümetler de Kürt sorununu, salt asayiş sorunu olarak görüp askere ihale ettiler, asker de bildiği gibi çözmeye çalıştı; bombalı, roketli, makineli küfekli eğitim bile yaptırdı. Askerî yöntemlere sıkışıp kalmanın geldiği çözümsüzlük ortada.
Hükümetler sorunu tarihsel, etnik, sosyolojik, diplomatik bağlamda kavrama ve çözümleme çabası göstermediler. Türkiye’nin sorununu kavrayıp manipüle edenler hep başkaları oldu.
Hükümetler 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın ABD tarafından paketlenip Türkiye’ye niçin teslim edildiğini bile kavrayamadılar. Paketi teslim alan Başbakan Bülent Ecevit, ABD’nin Türkiye hakkındaki niyetlerini herkesten önce fark etmesiyle bilinirdi. Ecevit, aradan 6 yıl geçtikten sonra bile “Bize niye Apo'’yu verdiler onu hâlâ ben de bilemiyorum. Ama sonunda hayırlısı oldu. Apo konusunda hiçbir şart getirmediler bize.” diyordu. (Sabah, 13 Nisan 2005)
Oysa dönemin sorumlularından eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’ın emekliliğinde söylediği gibi, Abdullah Öcalan, Barzani ve Talabani’ye siyasi ve askerî alanda daha geniş manevra alanı kazandırmak,  Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani’yi tek seçenek olarak bırakmak için Türkiye’ye teslim edilmişti. (Cumhuriyet, 16 Ağustos 2005)
 Orgeneral Yalman doğrusunu söylemişti; ama eksik söylemişti. Abdullah Öcalan’ın teslim edilmesindeki amaçlardan biri de Türkiye’nin minnet duygularıyla ABD’nin bölgeye ilişkin planlarına kazanılması, daha da önemlisi ayrılıkçı Kürt hareketinin siyasallaştırılmasıydı.
Nitekim Abdullah Öcalan neden teslim edildiğinin farkındaydı. 2003 yılında “Özgür İnsan Savunması” adıyla yazdığı ve posta yoluyla bütün milletvekillerine gönderdiği kitabında, “ABD’nin, Yunanlılar eliyle bana karşı geliştirdiği komplo ne anlama gelmektedir?” diye sormuş, kendi sorusunu şöyle yanıtlamıştı:
“Açık ki fazlaca zayıflatılmış bir Türkiye’nin, ‘benim’ karşılığımda kendisine teslim olacak kadar bağlanacağına inanmıştır. İster ölümün ister dirimin Türkiye’nin elinde bir bomba olarak duracağını çok iyi bilen ABD, Yunan ve hatta İsrail üçlüsü, böylelikle Türkiye’ye ilişkin taleplerini rahatlıkla karşılayacaklarına emin olmuşlardır. Ne de olsa ‘en tehlikeli düşmanlarını’ eline vermişlerdi. Kıbrıs ve Ege meseleleri daha rahat ele alınacak, İsrail çizgisi en güvenilir dostlukla yürütülecek, ABD’nin en güvenilir müttefiki olarak talep edilen her yere koşturulacaktı. Daha İtalya’dayken kendi kendime şöyle demiştim: Beni bu kadar güçten isteyeceklerine, en temel insan hakları karşılığında beni benden isteseler daha akıllıca olmaz mıydı?”
Öcalan’ın kendisini “Türkiye’nin elinde bir bomba” diye nitelendirmesi ilginç değil mi?
Aradan geçen on yılda yaşananlar, Öcalan’ın Türkiye’nin elinde niçin pimi çekilmiş bombaya dönüştüğünü, Kürt meselesinin niçin çözülemediğini yeterince gösterdi.
Pimi çekilmiş bombalarla eğitimlerde ve boğazlaşmalarda yitirilenler yetmedi mi?
Çözüm için Okyanus ötesinde kaleme alınan planları “pimi çekilmiş bomba” gibi sahiplenmek yerine, Kurtuluş Savaşı yıllarında “öz kardeş” denilip sonraki yıllarda inkâr edilerek üvey kardeş bile sayılmayan, “etle tırnak” denilip her uzadığında tırnak gibi kesilen, dili bile kopartılan Kürtleri ortak evde gerçekten aile bireyi saymanın vakti gelmedi mi?
 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: TÜRKİYE'NİN ELİNDEKİ PİMİ ÇEKİLMİŞ ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1910
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4829718
Syndicate
 
left
Top! Top!
right