Mahsus Mahal Kürt RaporuKürt Sorunu: Kördüğümler ve Çözümler Cumhuriyet tarihinin en önemli sorunu olan Kürt sorunuyla hem toplum olarak hem de bireyler olarak yüzleşme vaktinin geldiğine inanıyoruz. Türkiye’nin alabildiğine kritik bir dönemeçte olduğu bu zaman diliminde bu sorunu ertelemenin, sürüncemeye bırakmanın hepimize ağır bedeller olarak fatura edileceğinden hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Türkiye’nin artık yitirecek enerjisi, boşa harcayacak zamanı, tüketecek gücü kalmamıştır. Kürt sorunu bir kara delik gibi Türkiye’nin bütün potansiyellerini, dinamizmini ve geleceğe dair umutlarını yutmakta, Türkiye’yi her geçen gün biraz daha güçsüz düşürmektedir.
Herkesin, özellikle de ülkenin yönetimine aday siyasi partilerin ve kadroların cesur bir duruşla Kürt sorununu çözmek için sorumluluk alma zamanının geldiğine inanıyoruz.
Her alanda demokratikleşme, Türkiye’nin en temel sorunudur ama Kürt sorunu gibi isyan ve tenkil ikileminde kalan, savaş ve şiddetin tüm biçimlerinin hüküm sürdüğü bir sorun söz konusu olduğunda demokrasi neredeyse hayat memat meselesi haline geliyor. Tam da Ergenekon süreciyle birlikte Kürt sorununun içine hapsedildiği kısır döngünün tartışıldığı bu dönemde bir şeyler yapmak için daha fazla gecikme lüksümüzün olmadığı açıktır. 85 yıllık cumhuriyet tarihinin bize gösterdiği en önemli gerçek, sorunlarımızı bastırmak, görmezden gelmek, inkâr etmek hiçbir sorunumuzun çözümüne katkı sağlamamakta, aksine, her geçen gün içinden daha da çıkılmaz bir kördüğüm halini almasına yol açmaktadır. Olgun, demokratik sivil bir toplum haline gelmenin yolu, diğer pek çok sorunumuzla olduğu gibi, giderek kangrenleşen Kürt sorunuyla da yüzleşmekten ve bu sorunu cesur ekonomik, siyasal, kültürel ve psikolojik açılımlarla çözmekten geçmektedir. KÜRT SORUNU KİMİN SORUNU? En başta söylenmesi ve mutabık kalınması gereken gerçek şudur: Kürt sorunu hepimizin sorunudur. Bunu kabul edip etmememiz hiçbir şeyi değiştirmiyor. Hepimiz Kürt sorununun çözümlenmesinde sorumluluk sahibi yurttaşlarız. Yasaklarla, baskılarla, toplumsal sorunlara duyarlı herkesin elini kolunu bağlayan, zihnini körelten kutsallarla erişilmez ve tartışılamaz kılınmış olan Kürt sorununu kendi sorunumuz olarak görmez ve çözemezsek, hiçbir zaman hak ettiğimiz ekonomik ve sosyal refah düzeyini yakalayamayacağız. Kürtler ve Türkler arasında tarihten gelen ortak vatan duygusu ve birlik ruhu her geçen gün yok olur ve yerini akıl almaz bir milliyetçilikle kışkırtılmış düşmanlığa bırakırken sorumluluklarımızdan kaçmak en hafifinden bir tür aymazlıktır. Kürt sorununun çözümlenmesi ve toplumsal barışın sağlanması için Mahsus Mahal Derneği olarak Kürt sorunu ve çözüm önerileri başlıklı bu raporu hazırlamayı tarihe ve topluma karşı sorumluluklarımızın bir gereği olarak gördük. Kürt sorunu hepimizin sorunudur ama en çok da Türkiyelilerin ve Türkiye’de siyaset yapmak üzere yola çıkmış olanların sorundur. RAPORLAR VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI Geçmişte Kürt sorunu hakkında pek çok rapor hazırlandı. İttihatçı bir gelenek olan rapor hazırlama geleneği siyasi kadroların yönetmeye yöneldikleri coğrafyayı ve kültürleri tanıma, anlama arzusundan doğmuştur. Bu anlamda hatırı sayılır bir rapor külliyatından söz etmek mümkündür. Ancak rapor hazırlamaktan çok, sivil, demokratik ve Türkiye gerçekleriyle bağdaşan çözüm önerileri geliştirmek ve siyasi kadroların düşünce ufkuna katkıda bulunabilmek daha önemlidir. Yakın zamanda gün yüzüne çıkartılan İsmet İnönü’nün Kürt sorunu raporu bugün yaşadığımız trajedilere zemin hazırlayan baskıcı, asimilasyoncu ve tek tipleştirici zihniyet hakkında yeterince bilgi veriyor. Ağırlıklı olarak askeri önlemler ve asimilasyonun geliştirilmesine ayrılan rapor, daha sonra hazırlanan pek çok rapor gibi Kürt sorununu betona gömmeyi önermekteydi. Mustafa Kemal yaşarken Celal Bayar tarafından hazırlanan en son Şark Raporu ise nispeten daha olumlu açılımlar içermekte, toprak reformu gibi makul öneriler geliştirmekte, sorunun esası hakkında daha objektif gözlemler yapıyor. Cumhuriyetin daha sonraki yıllarında pek çok kez göreceğimiz gibi, iktidarda değilken soruna farklı baktığı halde iktidar olduğunda standart devlet yaklaşımını tekrarlayan anlayış Türkiye’de bir siyaset geleneğidir. Daha sonra devlet yönetiminde önemli roller alan Celal Bayar, sanki o raporu hazırlayan kendisi değilmiş gibi, Kürt sorununa hiçbir olumlu yaklaşım göstermemiştir. 90’lı yıllar ise Kürt sorunu üzerine rapor furyasının yaşandığı yıllar oldu. Savaş, çatışma ve ölümlerle Türkiye’nin gündemine yerleşen Kürt sorunu, yeniden birçok kesimin ilgisine mazhar oldu. Bir sorunu çözebilmenin yolu, öncelikle o sorunu tüm detayları ve bağlantılarıyla bilmekten geçer. Turgut Özal’ın Adnan Kahveci’ye hazırlattığı Kürt raporu 90’lı yılların en dikkate değer çalışması olarak hatırlarda kalan ve halen de güncelliğini koruyabilen ender çalışmalardan birisidir. 1991–92 Newroz’unda yaşanan olaylar sonucu onlarca insanın hayatını yitirmesi ve Kürt yangınının giderek Türkiye’nin her yanına sirayet etmesi üzerine Turgut Özal tarafından görevlendirilen Adnan Kahveci’nin raporu çok çarpıcı idi. Kürt sorununun görünen ve bilinen tüm Cumhuriyet sorunlarından daha önemli, acil ve risklerle dolu bir sorun olduğunu tespit eden Kahveci, sorunun esas sebebinin Türkiye’nin bu sorunu çözecek demokratik olgunluğa erişememesi olduğuna vurgu yapıyordu. Sorunun çözülmemesi halinde Türkiye’nin çok tehlikeli bir iç savaşa ve kardeş kavgasına doğru sürükleneceği uyarısını yapan Kahveci, Kürtlere karşı artan ayrımcılığı bu tehlikeli gidişatın en önemli işareti olduğunu da ekliyordu. Adnan Kahveci’nin son derece önemli tespit ve öngörülerde bulunan raporu hak ettiği ilgiyi bulmadı. Adnan Kahveci bu raporu hazırladıktan kısa bir süre sonra gizemi halen çözülmeyen tuhaf bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. 1995 yılında Doğu Ergil tarafından TOBB için hazırlanan Güneydoğu raporu kamuoyunda hatırı sayılır bir yankı uyandırmasına rağmen çözüm için harekete geçilmediği gibi, Ordu’nun tepkileri üzerine rapor ortada kaldı. 90’lı yıllar boyunca hazırlanan raporlardan belli başlı olanlarını şöyle sıralayabiliriz: SHP raporu (1990), Tayyip Erdoğan raporu (1991), Adnan Kahveci raporu (1992), ANAP raporu (1993), Türk-İş Raporu (1993), Odalar Birliği’nin İKV’ye ve Prof. Dr. Doğu Ergil’e hazırlattığı iki rapor (1995), Sakıp Sabancı’nın “Doğu Anadolu Raporu” (1995), Hak-İş raporu (1996), TÜSİAD raporu (1997), CHP raporu (1998), Doğu Ergil’in “Demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü için yeni bir anayasal düzen teklifi” raporu (1999), TÜSİAD raporu (2001) ve CHP raporu (2002). (Erdal Şafak, Sabah Gazetesi 28.12.2007) Rapor geleneğinin dışında, bir de son yıllarda Kürt sorununu çözmek adına pek çok Aydın Girişimi oldu. Hatırı sayılır sayıdaki tanınmış aydın, yazar ve sanatçının başını çektiği bu girişimler, tüm iyi niyetlerine rağmen başarısızlıkla, daha da kötüsü aydınların toplumsal ağırlığını zayıflatacak şekilde sonuçlandı. Doğrusu somut ve uygulanabilir projeler olmadan, sadece tek taraflı silah bırakma çağrıları yapmak, basın açıklamaları ve birkaç bildiri yayımlamak bu sorunun çözümüne katkı sunmayacağı gibi aydınlara karşı ciddi bir hayal kırıklığı ve çözüm arayışlarında bir aşınma yaratacaktır. Böylesi ağır ve büyük acılar üreten bir sorunda popülizm ve işin kolayına kaçan tutumlar çözümsüzlük isteyenlerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir amaca hizmet etmemektedir. Eğer taraflara sunulacak bir proje varsa, akil adamlar gibi bir rol oynanacaksa, deyim yerindeyse eller taşın altına konulacaksa bu tarz girişimler anlamlı olur. Aksi halde işin kolayına kaçan, popülist, anlamsız ve amaçsız çıkışlarla aydınlara itibar kaybı yaşatılmış olur. Hakkında en çok rapor hazırlanan Kürt sorunu için şimdi harekete geçme ve bir acil eylem planları geliştirmenin tam vaktidir. Çünkü Türkiye’nin daha fazla kan kaybı yaşamaya tahammülü yoktur. KÜRT KÖRDÜĞÜMÜ: İSYAN VE TENKİL Kürt sorunu Cumhuriyet dönemindeki isyanların bastırılmasının ardından İstanbul’da çıkan bir gazetede çizilen bir karikatürdeki gibi Ağrı dağına gömülüp üzeri betonlanmıştı. Resmi tarihin bizi mahkûm ettiği ıssız çölde sınırları resmi ideoloji tarafından çizilmiş tek tip dünyanın buzları çözülürken, Kürt sorunu da gün yüzüne çıktı ve siyasal, toplumsal ve kültürel ufkumuzu kaplamaya başladı. Kürt sorunu yok sayıldıkça artan yoğunlukta bir yıkıcılıkla gündemimize girdi, dahası tüm hayatımızın üzerine çöken bir karabasan halini aldı. Kürt sorunu hepimizin sorunudur, derken kastedilen de budur zaten: Eğer bugün İstanbul, İzmir, Adana sokaklarında insanlar güven ve huzur içinde yürüyemiyorsa, savaşın göçe zorladığı milyonlarca yoksul, işsiz ve eğitimsiz insanın bu büyük şehirlere yığılmasındandır. Yoksulluk, yolsuzluk ve enflasyon nedeniyle ülkemizin ekonomik ve sosyal refah düzeyi dibe vurmuşsa, süren savaşa aktarılan akıl almaz büyüklükteki kaynaklardandır. Her cenaze töreni yeni bir savaş ve intikam çağrısına dönüşüyorsa, sorun görmezden gelinemez bir boyut kazanmış demektir. Sayısı muhtelif isyanlarla anılan Kürt sorunu, öncesi de olmakla beraber, Cumhuriyetle yaşıt bir sorunumuzdur. Ne Türklerin Kürtsüz ne de Kürtlerin Türksüz olmadığı yüzyıllar boyunca süren barış ve nispeten sükûnet ortamından sonra imparatorluğun yıkılmasıyla imparatorluğa bağlı uluslar tek tek bağımsızlık yolunu seçerken, zaman zaman isyanlar ve çatışmalı ortamlar yaşansa da Kürtlerde ciddi bir ayrılıkçı hareket gelişmemiş ve Türklerle ilişkilerinde önemli sorunlar yaşanmamıştır. Türklerin Anadolu’ya girişinde Türklerin kapıları açmasında onlarla birlikte hareket eden Kürtler, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinde de önemli roller oynamıştır. Osmanlı döneminde neredeyse özerk bir statüde bulunan Kürt beylikleri Osmanlının Doğu’ya açılmasında önemli bir rol oynamıştır. İmparatorluğun doğal müttefiki olan Kürtler Osmanlı idari sistemindeki en büyük idari birim olan Diyarbekir Vilayeti bünyesinde otonom bir yönetime sahipti. Hatta Yavuz dönemine ait kimi Osmanlı belgelerinde Vilayet-i Kürdistan başlığı altında 17 Kürt sancağından söz edilmektedir. Kürtlerin Osmanlı dönemindeki statüleri ile Cumhuriyet dönemindeki durumu karşılaştırıldığında içler acısı bir tablo çıkıyor ortaya. Kürt-Türk ilişkileri esas olarak İmparatorluğun gerileme devri ve cumhuriyetin kuruluş yıllarında sekteye uğramış, çatışmalı süreçler isyan ve tenkil ilişkilerine dönüştükten sonra Cumhuriyetin kurucu kadrolarının asimilasyoncu ve baskıcı politikalarıyla tam bir açmaza dönüşmüştür. Cumhuriyet ilan edilene dek kader ortaklığı yapan Kürtler ve Türkler, Cumhuriyetin ilanından hemen sonra devre dışı bırakılmıştır. Birinci mecliste başlayan Kürtlerin tasfiyesi sonraki yıllarda daha şiddetli ve kıyıcı bir hal almıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca isyanlar ve buna karşı devletin geliştirdiği yoğun baskı politikaları sonucu Kürt sorunu askeri önlemlerle anılan ve devletin güvenlik politikalarının bir parçası haline gelen bir soruna dönüşmüştür. Kadim Türk - Kürt ortaklığı Kürtlerin aleyhine işlemeye başladı. Doğrusunu söylemek gerekirse Kürtlerin aleyhine olan bir şeyin Türklerin lehine olma ihtimali bulunmuyor. İşte bu yüzden Türklerin ve Kürtlerin kader ortaklığını yeniden kurmanın zamanıdır diyoruz. KÜRT SORUNUNDA DÖNÜŞÜM: TURGUT ÖZAL Cumhuriyet tarihinin isyan ve tenkil arasına sıkıştırılmış en temel sorunu olan Kürt sorununda ilk önemli yaklaşım Turgut Özal tarafından geliştirildi. 12 Eylül ve sonrasında siyasetin başını çeken Turgut Özal Cumhuriyetin geleneksel politikalarını ve askeri yöntemleri her düzeyde yürüttükten, askerlerin her dediğini fazlasıyla uyguladıktan sonra, Kürt sorununda yeni açılımlar yapılması gerektiğini ilk kez en üst düzeyde ortaya koyan bir siyasetçi ve devlet adamı olarak öne çıktı. Bugün yürürlükte olan pek çok politikanın (Koruculuk, itirafçılık, Terörle Mücadele Yasaları vb) mimarı da olan Turgut Özal, eninde sonunda Cumhuriyet’in sorunlu çocuğu olan Kürt sorunuyla tüm çıplaklığıyla yüzleşilmesi gerektiğini fark etmişti. Alışıldık siyasetçi tiplemesine uymayan Turgut Özal askerle uyum içinde pek çok yöntemi denediği ve bu rutin devlet geleneğiyle hiçbir şekilde Kürt sorununun çözümlenmeyeceğini anladığı için cesur bazı açılımlar yapılması gerektiğini düşünüyordu. “Gerekirse federasyonu bile tartışabiliriz” diyecek kadar cesaret ve feraset sahibi olan Turgut Özal’ın beklenmedik (ve şüpheli) ölümü üzerine Kürt sorununda yönetim yeniden savaş ve şiddet üreten güçlerin eline geçti ve Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve toplumsal dokusunda akıl almaz tahribatlar yaratan trajik süreç başladı. Turgut Özal’ın devre dışı bırakılmasıyla sivil siyasete de mesaj verilmek isteniyordu: Kürt sorununda askerin çizgisinin dışına çıkanları bekleyen akıbet budur! Nitekim Özal sonrası siyaset arenasında Kürt sorununda cesur ve askerin dışında çözüm arayışı ya hiç olmadı ya da kimi çözüm arayışları askerin yat-kalk borusuyla ölü doğdu. Boşaltılan köyler, “faili meçhul” cinayetler, gözaltında kayıplar, işkence ve kötü muamelenin rutin bir devlet politikası haline gelmesi ve kanıksanması, devleti ve toplumu karanlık bir ağ gibi saran çeteler ve en kötüsü de tüm bu karanlık politikaların devlet yönetenleri ve pek çok siyasi tarafından meşru kabul edilmesi, Türkiye’nin bünyesinde bugün halen de saramadığımız çok ağır yaralar açtı. Boşaltılan binlerce köyden gelen savaş mağduru insanların açlık, yokluk ve sefalet içindeki hayatları ve mega köylere dönüşen şehirlerin içler acısı durumu özel olarak incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken sorun olarak önümüzde durmaktadır. SAVAŞ VE ŞİDDET TOPLUMA YAYILMADAN Bu karanlık dönemde hapishaneler siyasi mahpus ve düşünce suçlusuyla doldu. Düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasalar yüzünden onlarca aydın, yazar ve siyasetçi mahkûm edildi. Blokların dağılmasıyla dünyanın soğuk savaş sonrası yeniden yapılandırıldığı, demokratikleşme rüzgârlarının tüm dünyanın totaliter yönetim ve siyaset anlayışlarının buzlarını erittiği bu yeni dönemde Türkiye ayaklarını bağlayan bu ağır prangayla, yani Kürt sorunuyla boğuşmayı ve toplumu yeniden militarize etmeyi sürdürüyordu. Böylelikle hem tarihte ender rastlanan böylesi bir dönemin atılım yapma imkânlarını ve şansını tüketti. Türkiye’nin her tarafını saran Kürt yangını hemen herkesin hayatına acı, gözyaşı, kan ve ıstırap olarak girdi. Dağlarda yaşamını yitiren Kürt ve Türk gençleri her geçen gün iki halk arasındaki uçurumu derinleştirirken, bazı şehirlerde küçük çaplı etnik çatışma nüvelerinin ortaya çıkmaya başlaması, nasıl büyük bir tehlikeye doğru yürüdüğümüzün alarm zilleri oluyordu. Her şeye rağmen iki halk arasında kanlı bir boğazlanmanın yaşanmamış olması, milliyetçilikle beslenen siyasi oluşumların ve devlet içine çöreklenmiş karanlık güçlerin tüm kışkırtmalarına rağmen etnik bir çatışmanın çıkmamış olması barış için bir şans olarak görülmelidir. KÜRT SORUNUNDA ELİ SOPALI ÇÖZÜM İFLAS ETMİŞTİR Kürt sorununda çözüm önünde engelleyici bir rol oynayan Ordu’nun siyasi hayat üzerindeki tasallutu sürdükçe demokratik açılımlar mümkün olmayacaktır. Ordunun doğrudan ya da dolaylı müdahaleleriyle sekteye uğrayan demokratikleşme süreci Kürt sorunu üzerinde en ağır biçimde etkide bulunmaktadır. Hatta Kürt sorunu ikili bir rol oynamaktadır: Çözümsüzlük ve çatışmalı ortam sürdükçe Ordu güvenlik gerekçeleriyle toplum ve siyaset üzerindeki ağırlığını arttırmakta, Ordu’nun etkisi ve ağırlığı arttıkça Kürt sorunu daha da çözülmez bir hal almakta hatta giderek uluslararası bir soruna dönüşmektedir. Bu kısır döngünün aşılabilmesinin yolu Ordu’yu tüm demokratik ülkelerde olduğu gibi, asli görevinin sınırları içinde tutmaktır. Ordu da tüm devlet kurumları gibi eleştiriye ve anayasal denetime açık olmalıdır. Silahlı Kuvvetlerin iç siyasete ve devlet yönetimine müdahalesini sınırlamak, devlet yönetimini ve toplumsal sorunlara çözüm bulmayı siyasetçilere bırakmak gerekmektedir. PARTİLER MEZARLIĞINA YENİ BİR PARTİ Mİ YOKSA ÇÖZÜM ADINA BİR MİSYON MU: AKP Cumhuriyetin şu son 30 yılında Kürt sorununu çözemediği için çözülen ve siyasi partiler mezarlığına gömülen parti sayısı azımsanmayacak bir toplam oluşturuyor. Savaşı savunan, askerin geleneksel inkâr ve imha siyasetinin sözcülüğünü yapan, etnik milliyetçiliği ve ırkçılığı bayraklaştıran siyasi partilerin ömrünün pek uzun olmadığını onlarca örnekte gördük. Şu son 20 yıla damgasını vuran siyasi krizin ve istikrarsızlığın özünde Kürt sorununun çözümsüzlüğü yatmaktadır. Milliyetçiliğin ve militarizmin kışkırtılması sonucu galeyana getirilen kitlelerin rüzgârıyla kısa dönem başarılar elde eden partiler de sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Bu da tüm topluma oldukça ağır bir şekilde fatura edildi. Alabildiğine kırılgan olan ekonomi IMF’ye bağımlı hale geldi. Yoksulluk, yolsuzluk, çetecilik ve rantçılık bir ekonomik ve sosyal düzen halini aldı. Kürt sorunu bataklığında çırpınan Türkiye bu bataklıktan çıkış için cesaretli siyasi bir çıkış ihtiyacı içerisindedir. Şimdi tarihin şu evresinde sorulması gereken soru şudur: AKP Kürt sorununu çözme iradesine sahip midir değil midir? AKP’nin Kürt açılımı samimi midir yoksa geçmiş hükümetlerin yaptığı gibi çözüme gidiyormuş gibi görünüp Kürtlerin politik kurumlarını ve örgütlülüğünü dağıtmaya yönelik gizli planlar mı içermektedir? Henüz bu konuda tam bir kararı olmadığı anlaşılan, zaman zaman Kürt sorununu çözmek istiyormuş gibi görünüp çoğu zaman da askerin politikasına teslim olmuş gibi davranan AKP bir yol ayrımına gelmiş bulunmaktadır. Uzun süre her iki pozisyonda duruyor gibi görünmeyi sürdüremeyeceği açıktır. Türkiye’nin yeni bir refah ve barış sürecine taşınması için şimdi karar verme anıdır. Son birkaç aya damgasını vuran “açılımlar” silsilesinde sıranın Kürt Açılımı’na gelmesi tek başına bir cesaret örneği değildir. Uluslararası konjonktür ve iç dengelerin uygunluğunun yanı sıra sorunun çözüm imkânlarının artması da AKP’nin bu adımı atmasında etkili olmuştur. Ancak geçmişte de benzer söylemlerle yola çıkıp gizliden gizliye savaş ve imha planları yapan hükümetlerin akıbeti ortadadır.Bu açıdan AKP’nin bu girişimlerine Kürtlerin ve demokratik kamuoyunun şüpheyle yaklaşması kadar doğal bir şey yoktur. Elinde savaş baltası taşıyan ve siyasal alan üzerindeki tasallutunu zayıflatmamak adına büyük bir direniş gösteren askerin olası tüm sivil siyasi çözümleri engellemesiyle kangrenleşen Kürt sorununda çözüm için koşullar olgunlaşmıştır. Hiçbir Kürt ve Türk gencinin ölmesi için geçerli bir sebep yoktur. Geçmişte Kürt sorunu hakkında bir rapor hazırlayan ve Diyarbakır’da “Kürt sorunu benim de sorunumdur” diyen bir Başbakan’ın yönetimindeki hükümet Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en avantajlı hükümet konumundadır. Çünkü hem Kürtler çözüm için siyasal olarak hazır hale gelmiştir hem de Türkiye kamuoyu bu sorunun çözümü için yapılan tartışmaları olgunlukla izlemektedir. Tek başına iktidar olan bir siyasi partinin tarihimizin bu en kritik anında Kürt sorunu hakkında geliştireceği politikalar önümüzdeki on yılları belirleyecektir. Devlet bürokrasisinden, askeriyeden ve toplumun “derin” katmanlarından yükselen anti-demokratik direnişe rağmen önemli adımlar atmak için gerekli gücü ve cesareti gösteren bir siyasi parti, Cumhuriyeti yepyeni bir döneme, barış, refah, huzur ve adalet dönemine taşıyan parti olarak tarihe geçecektir. Şimdi AKP tarihe sorun çözücü bir parti olarak mı yoksa klasik devlet geleneğini yeni cinliklerle sürdürecek bir parti olarak mı geçeceğine karar vermek durumundadır. Zira artık her bakımdan deniz tükenmiş ve çözüm gelip kapıya dayanmıştır. PKK’NİN SİLAHSIZLANDIRILMASI İÇİN YAPILMASI GEREKENLER Kürt sorunu karmaşık ve çok yönlü bağlantıları olan, siyasal, toplumsal ve fiziki coğrafyamızda kapsam alanı alabildiğine geniş olan bir sorundur, çözüm önerileri de kapsamlı ve kucaklayıcı olmak zorundadır. Sorunun mağdurlarının hassasiyetlerini dikkate alırken tek taraflı olmamak, gelecekte bir arada yaşamayı tasarlayan, geçmişe hapsolmayacak bir iklimi mümkün kılacak adımlar atmak gerekmektedir. Mağduriyetlerin giderilmesi çok önemlidir ama adil ve herkesin kayıplarını, acılarını dindirecek, daha güzel bir geleceğin yaratılması adına adaleti sağlayacak adımların atılması gerekmektedir. Bu savaşın acılarından muzdarip olmuş tüm kesimleri birbirine yakınlaştırmak gerekmektedir. Uzun yıllar dağlarda, hapishanelerde ve sürgünde yaşamış binlerce insanın toplumla yeniden buluşması, herkesin insanca yaşama hakkının güvenceye alınması, toplumla entegrasyon sürecinin sağlıklı yürümesi için rehabilitasyon projeleri geliştirilmesi oldukça önemlidir. Zira bu, savaşı sona erdirmek kadar önemlidir. Hapishanelerde yıllarca kalmış insanlar dışarıya çıktıklarında ya dağa, ya yurtdışına ya da burada sürekli baskı ve tehdit altında yaşamaya mahkûm olarak özgürlükle tanışmamalı. Kendi yurdunda ve özgürce yaşama hakkı herkes için olduğu kadar hapishanelerden çıkmış insanlar için de güvence altına alınmalıdır. GEÇMİŞİ TEKRAR ETMEMEK Kürt sorununun öyle çok mağduru var ki, çok gelişmiş, hassas ve titiz bir adalet mekanizması ve toplumsal vicdanı zedelemeyecek projeler geliştirilmesi sorunun çözümünün belki de en önemli ayağıdır. 1999’da başlayan İmralı süreciyle birlikte PKK’nin geliştirdiği ateşkes ve eylemsizlik dönemi herkeste çözüm adına büyük umutlar yaratmıştı. Örtülü de olsa basın ve kamuoyunda devletin de olası kimi girişimleri karşılıksız bırakmayacağı ima ediliyordu. Herkeste iyimserlik yaratan bu süreçte dağdan ve Avrupa’dan iki Pkk grubu gelip Türkiye’deki resmi makamlara teslim oldu. 2. grup sembolik olarak önem taşıyan 1999’un 29 Ekim günü, yani Cumhuriyetin ilan edildiği gün yetkililere teslim oldu. Devletin içinde kısmi bir olumlu yaklaşım olduğuna dair izlenimler doğmasına rağmen, bu iki gruba yapılan muamele adeta 85 yıllık Kürt politikasının bir özeti gibiydi. Teslim esnasında olumsuzluklar yaşanmamasına rağmen yargılama sürecinde gruplar en ağır biçimde cezalandırıldı ve silahsızlanma süreci devlet eliyle sekteye uğradı. Bu gruplara yapılan muamele ile Kürt sorununda taraf olan kesimlere verilen açık ve örtülü mesaj, devletin geleneksel imha ve inkâr siyasetinin ısrarla sürdürüleceği anlamını taşıyordu. Kürt kamuoyunda birçok kesim “ne yapılırsa yapılsın, herkes gelip teslim de olsa, devletin bu baskıcı ve inkârcı tutumu değişmez” fikrini tartışmaya açtı. Ama biz bunun değişebileceğine inanıyoruz. Her şeye rağmen çözüm için henüz çok geç olmadığını düşünüyoruz. Hapishanelerde bulunan Kürt siyasi mahpusların topluma yeniden entegrasyonuyla başlatılabilecek bir süreç, dağdaki silahlı güçlerin de silahsızlandırılmasında önemli bir örnek oluşturacaktır. Sorunun çözümüne hapishanelerden başlamak iyi bir başlangıç ve belki de pek çok şeyi telafi etmek adına örnek bir uygulama olacaktır. Dağdakilere “gelin düz ovada siyaset yapın, gelin silahlarınızı bırakın” çağrısı yapılmaktadır ama zaten silahsız ve devletin güvencesi altındaki mahpuslara yönelik geliştirilecek bir entegrasyon projesiyle olumlu ve dikkate değer bir örnek oluşturulabilir. Biz dışarıya çıkmış eski mahpuslar olarak böyle bir sürecin başlatılmasının pek çok sorunun çözümünde hayati bir rol oynayacağına inanıyoruz. ACİL YAPILMASI GEREKENLER Öncelikle ve acilen PKK’nin silahsızlandırılması için devletin ve PKK’nin yerine getirmesi gereken koşulların şunlar olduğunu düşünüyoruz; 1-) Kürt sorununda atılabilecek ilk adım, sorunu savaş ve şiddet döngüsünden çıkartmaktır. Bunun için silahsızlanma, şiddet ve baskı araçlarını devre dışı bırakmak hayati önemdedir. Daha evvel PKK tarafından pek çok ateşkes ilan edildi ancak devlet tarafından dikkate alınmadığı gibi, hep bir güçsüzlük ve zayıflık işareti olarak algılandı. Bunun böyle olmadığını ispatlamak adına PKK tarafından güç gösterilerine dönüşen yeni şiddet dalgaları Kürt çıkmazını daha da derinleştirdi. Bu nedenle kesin bir eylemsizlik ve silahsızlanmaya ön hazırlık niteliğinde bazı adımlar atılmalıdır. Bunun için PKK’li tüm silahlı güçlerin yurtdışına çekilmesi, askeri operasyonların durması bizi şiddet ikliminden uzaklaştıracaktır. Buna sadece niyet etmek yetmez; somut bazı edimlerde bulunmak ve devletin de böylesi adımları karşılamaya hazır olduğunu gösterecek düzenlemeler yapması gerekmektedir. Pişmanlık yasaları ve teslim ol çağrılarına kesin son verilmelidir. Hiç kimsenin rencide edilmeyeceği, onur kırıcı muamelelere tabi tutulmayacağı hükümet tarafından teminat altına alınmalıdır. 2-) Silahsızlanma sürecinin başlaması için devlet tarafından atılacak ilk adımın, uzun yıllardır Kürt sorunu nedeniyle hapishanelerde bulunan siyasi mahpuslara yönelik bazı düzenlemelerin yapılması barışa büyük bir soluk aldıracaktır. Devlet kendi hapishanelerinde tutuklu bulundurduğu PKK militanlarını bir af yasasıyla topluma entegre etmedikçe dağdakilerin silahsızlandırılması gerçekçi olmayacaktır. Daha önce Türkiye’ye gelip teslim olan PKK’li iki grubun mahkemelerde maruz kaldığı muamele 1999 sonrası sürecin tıkanmasında ve hayal kırıklıkları yaşanmasında büyük bir rol oynamıştır. Bunun tekrar etmemesi için ‘Siyasi mahpusların ve dağdaki militanların topluma entegrasyonu’ adı altında çıkarılacak bir yasa ile Türkiye toplumu içinde eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşayabilmeleri için gerekli koşullar hazırlanmalıdır. Pek çok siyasi mahpus dışarı çıktığında, hiçbir yaşam güvencesi bulunmadığı ve siyasi baskı altında tutulduğu için ya dağa çıkmakta, ya illegal yaşamakta ya da yurtdışına kaçmaktadır. Oysa artık hiçbir siyasi mahpus kendi ülkesinin dışında yaşamak zorunda bırakılmamalıdır. 3-) İmralı adasında tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın hapishane koşulları, bir mahpusun tüm haklarından istifade edebileceği şekilde düzenlenmelidir. 4-) Köy Koruculuğu sistemi lağvedilmeli, korucuların ve ailelerinin mağdur olmaması için, koşullara göre tarım destek projeleri veya devlet ve özel sektör bünyesinde istihdam olanakları geliştirilmelidir. 5-) Hakikatleri Araştırma ve Yüzleşme Komisyonu kurulmalıdır. Geçmişimizin karanlıkta kalmış gerçeklerine ışık tutacak, tüm detayları, tanıkları ve belgeleriyle Kürt sorununda yaşanan sorunları ve olayları kamuoyuna sunacak olan bu komisyonun çalışmaları bir bakıma bir tür özür ve telafi çalışması olabilir. 6-) Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskılara son verilmeli, Kürtlerin kendi dillerini ve kültürlerini özgürce yaşayabilmelerinin önündeki tüm yasal engeller kaldırılmalıdır. 7-) 12 Eylül 1980 darbesi sonrası Diyarbakır Cezaevindeki işkencelerde bir çok tutuklu yaşamını yitirdi bir çoğu sakat kaldı. Kapsamlı travmalara neden olan Diyarbakır E Tipi Cezaevinin Müze yapılması. 8-) Kürt sorununun çözümünde en azından kısa ve orta vadede özel bir modele ihtiyaç yoktur. Resmi inkârın dışında her türlü siyasi girişim çözüme yol açabilir. Türkiye’nin geniş ve derin anlamda demokratikleştirilmesi Kürt sorununun çözümü anlamına gelebilir. Bu konuda yapılan çeşitli model çalışmaları sorunun çözümüne katkı sunmamaktadır. SONUÇ Avrupa Birliği’nin kapısında bekleyen Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt sorununda kritik bir eşikte olduğumuz ortadadır. Hiçbir şekilde çözümü ertelenemeyecek olan bu sorun Türkiye’nin geleceğinin de anahtarını taşıyor kendi içinde. Kürt kördüğümü Türkiye’nin kadim kamburudur. Türkler ve Kürtlerin ilişkilerinin sorunsuz olduğu tarihlerde Türkler de Kürtler de önemli atılımlar yapmışlardır. Bugün de bu kader ortaklığını yeniden kurmak ve yeni atılımlar için güç birliği yapmak her iki halkın da yararına olacaktır. Türklerin de Kürtlerin de böyle bir atılım yapması için gerekli tüm koşullar mevcuttur. Avrupa Birliği Projesi her iki halkın da yararınadır ve desteklenmelidir. Avrupa Birliği süreci hızlandıkça pek çoğu demokratikleşme sürecinden kaynaklanan sorun kendiliğinden çözüme kavuşacaktır. Geçmişte pek çok sorun yaşandı ama bu sorunları ortak bir gelecek kurmak için bir engel olarak görmüyoruz. Tam tersine, bazen yaşanan acılar ve trajediler, doğru zeminde ve doğru zamanda sağlam ortaklıklar kurmanın vesilesi de olabilir. Irkçılık, milliyetçilik, geçmişte yaşanan acılar nedeniyle düşmanca duygularla beslenen intikamcılık hiçbir toplumda hiçbir tarihte hiçbir sorunu çözmemiştir ve bizim ülkemizde de çözmeyecektir. Şu son 30 yılımıza damgasını vuran ölüm, kan, şiddet ve cinnet sadece bize değil, daha güzel bir dünyada yaşamayı hak eden yeni kuşaklara da kaybettirecektir. Bu savaşın sona ermesi için daha neleri yitirmemiz gerekiyor? |