left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Teslim Töre arrow TÜRKİYE Yİ BÖLECEKLER YAKLAŞIMI SADECE KÜRT DÜŞMANLIĞINI IFADE EDER
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
TÜRKİYE Yİ BÖLECEKLER YAKLAŞIMI SADECE KÜRT DÜŞMANLIĞINI IFADE EDER Yazdır E-posta
Yazar Teslim TÖRE-www.dusunseluretim.com   
Friday, 21 August 2009

Kürt örgütleri içinde  Türkiye yi bölme gücüne sahip olabilecek tek örgüt PKK dir. Bir zamanlar PKK böleceğini söylüyor, “Bağımsız Kürdistan” tezini  savunuyordu. Buna dayanarak  bazı insanların “Türkiye’nin bölüneceği, PKK’nin  savunun  bir tehdit niteliği taşıdığını” iddia etmeleri  bir  nedeni  ifade edebilirdi. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra, Kuzey Kore, Küba vb. ülkelerin yanı sıra  İran ve Suriye’yi de düşman ilan edip tehdit etmesi ve bazı ABD subaylarının PKK yöneticileri ile yaptığı görüşmelerin resimlerinin basına sızması sonucu  bazı yorumcuların yapmış olduğu “bölücülük”  komplo teorileri de anlaşılabilirdi.

Hatta, ABD’nin, İran ve Suriye’yi de Irak gibi vurarak,  Türkiye ile de arayı bozup, PKK’yi  açık açık destekleyerek, kendi güdümünde “Büyük  Kürdistan” ı  kurma planları yaptığı, BOP’nın bu temel üzerine  kurulduğu konusunda komplo teorileri üretenleri  önemsemek de mümkündü.

 

Bütün bu süreçlerde, “bölücülük” kavramını kullananların  savunularını  ciddiye almak, bu tezleri tartışılır bulmak  olasıydı. Ama bu gün, “bölücülük” kavramının arkasına sığınarak politika yapmak, sadece PKK’ya  değil Kürt halkına düşmanlık yapmaktan başka bir anlam  ifade etmez. Hiç olmazsa şimdilik, Türkiye’nin bölünmesini sağlayacak ne bölge, ne dünya ve ne de  iç bir dinamizm var.  Karayılan, PKK nin “eski PKK olmadığını, bağımsız devlet tezinden vazgeçtiğini”  söyledi.( belirtmek gerekir ki,”bağımsız devletten vazgeçmek”  hibe ya da  keyfi bir  davranış tan dolayı değil  olanaksızlıktan dolayıdır)APO ise defalarca açıkladı. Hatta “ayrılın deseniz de ayrılmayız” dedi. Güney Kürdistan dan korkuyorlardı “çekim gücü oluşturur” diyerek. Artık öyle bir durum da yok. Iraktan “ayrılmayız” diyorlar. ABD’nin bazı önemli kurumlarının  iddiasına göre  Iraktan ayrılsalar bile, Türkiye ile “birleşeceklerini” söylüyorlarmış. Dolaysıyla böyle bir” çekim” merkezi de yoktur şimdilik.

 

ABD’nin BOP planı tuz, buz oldu. Şimdi Kürt sorunun çözümünü en çok ABD istiyor. Üstelik de Türkiye’nin lehine.  Bu somut  durum karşısında Türkiye’yi kim bölecek?  Geleceğin dünyası ise, bölünmenin değil, birleşmelerin dünyası olacaktır.  Bu somut durum karşısında “bölücülüğü” bir politika aracı olarak kullanmak, paranoyak bir Kürt düşmanlığından  başka ne olabilir?

 

Sermaye Ulusal  Değil  Tek Bir  Dünya  Pazarı  İstiyor

 

Avrupa  sermayesi birkaç yüz yıldır dünyadaki,  toplumsal ilerlemede lokomotif görevi yapıyor. Burjuva devrimleri ile başlayan bu süreç, hala devam ediyor. Ekim devrimi ile Rusya bir parantez açtı  ama  Sovyetlerin yıkımı sonucu o parantez de kapandı. ABD  sermayesi, boyut itibariyle, Batı sermayesini çok aştı. Ama  yöntem olarak  Batı sermayesinin yöntemini uyguladı. Onunla örtüştü,bütünleşip devleşti. Artık bir bütün halinde devam ediyorlar. Bu somut olgudan dolayı, Avrupa  sermayesinin  yöntemi hala lokomotif görevini sürdürmeye devam ediyor. Avrupa’yı  beğenip beğenmemek ayrı şey ama, nesnel gerçeklik  budur. 

 

Avrupa, ulusal çitlerin  çekilmesine, ulus savaşlarının oluşmasına,  otuz yıl, yüz yıl  savaşlarını yaparak  büyük kırımların yaşanmasına öncülük etti. Birinci, ikinci dünya savaşlarını, soğuk savaşı, soğuk savaş sonrası  yapmış olduğu, Afganistan, Irak işgalleri vb. gibi her şeyi sermayenin çıkarı için yaptı. Ama  bu gün ulusal çitlerin kalkmasına, insanların dillerinden dinlerinden dolayı  birbirleri ile savaşmasına, birbirini katletmesine   son vermeye öncülük ediyor. Bu gün bütün Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri arasında ulusal bir çit yoktur. Elbette hala herkes  Alman. Fransız, Macar vb. ama  bu kimlikler bir savaş nedeni değil. Bir zenginlik olarak görülüp sermayenin lehine  değerlendiriliyor.

 

Bir zamanlar  faşizm, sermayenin en ırkçı, en gerici, en bağnaz, en büyük kesiminin  ideolojisi ve yönetimi idi. Ve bu da yine Avrupa’nın bir ürünü olarak  ortaya çıktı. Şimdi yine  hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde  ırkçı faşist örgüt ve partiler var ama, etkin hale gelmelerine global sermaye  fırsat vermiyor.  Şimdi en büyük sermaye, ulusal  çitleri kaldıran, dil, din vb. gibi konuları bir savaş nedeni yapmayan, tersine bütün dilleri, dinleri, ulusları bir Pazar içerisinde bütünleştiren bir politika izliyor. Pazar ilişkisini  bir ulusal, dinsel ve ırksal ilişki olmaktan çıkartıp, evrensel dünya ilişkisi  boyutuna büyütüyor. Ulusal pazarları dünya pazarı haline getiriyor, bir dünya pazarına  dönüştürüyor. O nedenle de dünya egemeni  bir üretim ilişkisi haline geldi. Başka bir  söylemle global  kapitalizm oldu.

 

Dolayısıyla şimdi işler değişti.

 

ABD,  adeta bir savaş makinesi olan Buş’un yerine Obama’ yı seçti.  Obama,  Buş’un savaş planlarının yarine barış planlarını geçirmeye çalışıyor.  Bu amaçla Rusya ile  silahların azaltılması  ve barış anlaşması imzalıyor.  İsrail - Filistin,  İsrail- Arap  sorununun çözümü  için İsrail’i  zorluyor.  Türkiye’ye Kürt sorununu çözmesi için baskı yapıyor.  Askerlerini  Irak’tan çekiyor.  Önceki ABD yönetimlerinin  üretip, yarattığı Taliban’ı imha etmek için Pakistan la işbirliği yapıyor.  Afganistan’daki “koalisyon güçleri” ile  Taliban’ın üstüne  ciddi bir şekilde gidiyor.  Tek cümle ile  savaş ocaklarını kurutma politikası izliyor.

 

 

Dün savaş sermayenin işine geliyordu bu gün barış.  Dün ulusal çitlerin olduğu bir dünya  çıkarına uygun düşüyordu  bu gün ulusal çitlerin olmadığı bir dünya.  Yarın tekrardan eskiye dönülür mü? Diyalektik ve tarihsel materyalizm gereği, benzeri olaylar tarihte yaşanır ama tarih asla tekerrür etmez. Eğer tarih tekerrür etseydi, ilkel komi nal, köleci, feodal  ya da feodal kapitalist toplumlar arasında tekrarlanıp dururdu. Ama geçmiş toplumsal sistemlerin hiç birisi tekrar yaşanmadı. Bundan sonra da yaşanmaz. O nedenle geriye dönüş söz konusu olamaz.

 

Kapitalizmi elbette  burjuva sınıfı yönetir.  Ama,  üretim,  üleşim,  tüketim gibi  iktisadın doğal yasaları  kapitalizmin gelişiminde, yaşadığı  ve aşmış olduğu  evrelerde belirleyici bir rol oynar.  Üretim ilişkileri, üretim güçleri  doğal  işlevlerini yerine getirirken  kapitalizmin çeşitli evreleri aşmasını zorunlu hale getirir. Örneğin burjuvazi, kapitalizmin rekabetçi, Tekelci, global  gibi evrelerini  önceden planlayıp,  uygulamaya koyamadı. Kapitalizmi, bu evrelere iktisadın doğal yasaları  tırmandırdı , burjuvazi  de düzenlemeyi yaptı

 

Kapitalizm, rekabetçi dönemde, gelişmiş ülke az gelişmiş ülkeye geleceğinin imgesini vererek

Rekabeti kızıştırıp, ulusal çitleri sıklaştırıp, sermaye birikimi yapmaya çalışıyordu. Merkantilizm,  ulusal çitlerin dışına  kıymetli maden ve para taşımayı yasaklıyordu. Söz konusu dönemde sadece meta ihracı yapılıyordu. Sermaye tekelcilik aşamasına çıkınca, meta ihracının yerini sermaye ihracı aldı. Sermaye ihracı ile birlikte sadece  ithal ikameli yani montaj sanayi  ihraç edilebiliyordu. Globalizm  altında,  sermaye ile birlikte sanayi de taşınıyor. Global sermaye bütün bunları, hümanistliğinden yapmıyor. Hayır.  Birincisi  iktisadın doğal yasalarının  işleyişi  sonucu, ikincisi çıkarı için yapıyor.

 

 

Devletin yeniden, sermayeye müdahil olması  global kapitalizmden  geri dönülmesi anlamına asla gelmemektedir. Tam tersine global sistemin devletçe desteklenmesi  küreselliğin  kalıcılaşması anlamına gelmektedir. Ama  bu süreçte, iktisadın doğal yasaları, kapitalizmin sosyalleşme  yönünün derinleşmesini de kaçınılmaz kılıyor. Yaşanan kriz, bütün ülkelerde üretimi eksi yirmi hatta bazı ülkelerde yarıya kadar düşürdü. Eksi üretim sürecinin “durdu” diye sevindikleri yer, arz talep dengesinin toplumsal tüketimle değil, eksi büyümenin elit bir kesimin talebiyle dengelendiği noktadır. Bu nokta, toplumsal arz talep dengesinin kurulduğu ve dolaysıyla da  arz talep  dengenin oluştuğu  noktası asla değildir. Böyle bir noktada buluşulabilmesi için  kapitalizmin derinlemesine sosyalleşmesi gerekir.

 

Bütün bu gelişmeler, kapitalizmi aşan bir toplumsal devrime yol verirse, zaten ulusal çitler dönemine bir daha asla dönülmez. O nedenle   yakın bir zamanda “Türkiye’nin bölünmesinin”

hiçbir  nesnel  nedeni  yoktur.  Çözümün  önüne “Bölünmeyi”  engel yapmanın tek nedeni ırkçı, faşist  Kürt düşmanlığından başka bir şey olamaz.

 

İktidarın son dönemlerde,  ismine “Kürt açılımı, demokratik açılım”  dediği yaklaşımlara  MHP ve CHP’nin  “Türkiye bölünecek” gerekçesiyle karşı çıkmalarının   tutarlı  hiç bir dayanağı yoktur. Tek nedeni açık açık  söylemeseler de şoven ırkçı  Kürt düşmanlığıdır.  Belirtmek  gerekir ki, söz konusu  düşmanlık, sürecin önünü tıkamaya asla yetmeyecektir. Bu  açık edilmeyen sinsi düşmanlık, onların sadist ruhlarını tatmin etmekten başka  hiç bir işe yaramayacaktır. Çünkü Kürt sorununun kısmi  çözümü için sadece dünya, bölge konjonktürü ve Türkiye’nin iç dinamiği  olgunlaşmadı. Bu kısmi çözüm için toplumsal bir vicdan da oluşup, olgunlaştı.

 

Her iki halktan şehit anaları Toplumsal   vicdanı   temsil ediyorlar.  Şehit anaları, savaşın yangın yeri olan  Diyarbakır da bir araya gelerek, kucaklaşarak, bu sürece  bir   toplumsal vicdan  coşkusu kattılar. Süreci, öylesine güçlendirip hızlandırdılar ki, önünde hiçbir gücün duramayacağı bir  barış seline döndürdüler.  Ne MHP ne de  CHP bu vicdan selinin önüne baraj kurabilir. Tersine bu selin önünde sürüklenerek  alabildiğine hırpalanırlar. Bu halk düşmanlıklarını devam ettirirler ve bu süreçte de Türkiye AB üyesi olursa Deniz Baykal’la Devlet Bahçeli, Avusturyalı Haidar’la ,Fransız Löpen’in durumuna düşerler.

 

Genel Kurmay tarafından ”düşük yoğunluklu” olarak nitelendirilen bu savaş  Evrensel, bölgesel ve ülkesel boyutu ile  doyuma ulaştı. MHP ve CHP, istese de istemese de  bu savaş bitecektir. Ve Kürt halkının kazanımları olacaktır.  Her hal ve şartta bu kervan, nihai çözüme kadar  yürümeye devam edecektir. Tarihin çarkı, artık insandan, insanlıktan yana dönmeye başladı. Öyleki, “ya sev ya terk et” diye nara atan  Başbakan  bile “Kürt kardeşler” üzerine  duygusal bir konuşma yaparak bakanlarını, millet vekillerini  gözyaşına boğdu. Demek ki, tarihin çarkının insandan, insanlıktan  yana  dönmesi böyle bir şeymiş.

 
Sonraki >

Yorumlar
Orijinal eklentiyi indir
Sn. Töre,


Yazınız, kanaatimce AKP iktidarının ortaya koyduğu Kürt Açılımı paketi gibi muğlâk, dayanakları ve beklentileri itibariyle de fantezi niteliğindedir.


Yazınızdan, şimdilik beklentinizin Kürt sorununun kısmi çözümü olduğu anlaşılıyor. Çözümün ne olduğu ve kısmi çözümün bu çözümün ne kadarını kapsadığı kabullerinizi yazınızda belirsiz tutmuş olmanız yazınızı anlaşılabilirlikten önemli ölçüde uzak tutuyor.


Yazınızın ana fikri şudur: Türkiyenin bölünmesi kavramı gerçekçi değildir, bu kavramı öne sürenler sadece PKKya değil, Kürt halkına düşmanlık yapmaktadırlar.


Yazınız özetle şu kabullere dayanmaktadır:

1) PKK eskiden "Bağımsız Kürdistan" tezini savunmaktaydı, ama şimdi olanaksızlıktan dolayı bağımsız devlet tezinden vazgeçmiştir.

2) ABD'nin BOP planı şimdi gündemde değil, aksine şimdilerde Kürt sorununun çözümünü Türkiye lehine olarak ABD istemektedir.

3) Bugün, AB ve onun yöntemini izleyen ABD ulusal çitlerin kalkmasına, savaşlara son vermeye öncülük etmektedir.

4) Globalleşen kapitalizm faşizme geçit vermiyor, bilakis ulusal çitleri kaldıran, dil, din vb. gibi konuları bir savaş nedeni yapmayan, tersine bütün dilleri, dinleri, ulusları bir Pazar içerisinde bütünleştiren bir politika izliyor.

5) ABD, Obamanın yönetime gelmesiyle dünyada savaş ocaklarını kurutma politikası izlemeye başladı.

6) İçinde bulunduğumuz krizden çıkmak toplumsal arz-talep dengesine ulaşılmasıyla yani kapitalizmin derinlemesine sosyalleşmesiyle mümkün olacaktır. Bu gelişmeler, kapitalizmi aşan bir toplumsal devrime yol verirse, zaten ulusal çitler dönemine bir daha asla dönülmez.

7) Kürt sorununun kısmi çözümü için sadece dünya, bölge konjonktürü ve Türkiyenin iç dinamiği olgunlaşmadı. Bu kısmi çözüm için toplumsal bir vicdan da oluşup, olgunlaştı.


Bu kabullerinize değerlendirmelerimi aynı sıra ile aşağıda belirtiyorum. PKKnın Türkiyede Kürtler arasında doğrudan ve DTP ile dolaylı olarak en yaygın örgüt olduğu kabulü ile bu konuda PKKnın tez ve çizgisini ele almak, diğer Kürt siyasi örgüt ya da şahısların tez ve çizgilerini bu değerlendirme kapsamı dışında tutmak zannederim doğru olacaktır.


1) PKK şimdi olanaksızlıktan dolayı bağımsız devlet tezinden vazgeçmiştir ifadeniz, PKKnın bir ana hedef olarak bağımsız devlet tezinden vazgeçmiş olmadığı anlamını da içermektedir. İleride, şimdiki olanaksızlıkların olanak haline geldiği bir süreçte bu tez yeniden gündeme gelebilir. Nitekim http://www.koxuz.org/anasayfa/node/3845

de Yeni bir süreç başladı başlıklı 16.08.2009 tarihli yazısında A. Öcalan Benim çözüm modelim şudur: Devlet olacak, diğer tarafta da demokratik Kürt ulusu olacak. Kürtler devletin varlığını tanıyacak, kabul edecek. Devlet de Kürtlerin demokratik ulus olma hakkını kabul edecek. Böylece orta bir yerde buluşacak, uzlaşacaklar. & Bu şu demektir: Sivil toplumun demokratikleşmesidir. Yani demokratik sivil toplum oluşacak. Sonra devlet isterse yine her yerde bayrağı olacak, isterse her yere hizmet götürecek, isterse her yerde Türkçe öğretecek. .. Ama Kürtlerin önü açılacak, Kürtlerin her alanda örgütlenmesinin önü açılacak, Kürtler demokratik bir ulus olarak varlık kazanacak. Kendi sporunu, eğitimini, dini örgütlenmelerini, meclisini, belediyelerini yapabilirse kendisi yapacak, kuracak. Hatta kendi özsavunması bile olacak. Kendi ihtilaflarını çözecek bir savunma gücü olacak. Yani Kürtler kendi kendini demokratik bir şekilde örgütleyecek, savunacak. talebini yaparak zihninin ardında gevşek bağlı bir konfederasyon tablosunun olduğunu açık etti. Konfederatif devlet yapılarının çözülmeye, ayrışmaya en yakın duran yapılar olduğunu bilen sadece A. Öcalan değil, başkaları da bunun farkında. Bu nedenle A. Öcalan Devletin varlığı sorunu çözmüyor, daha da derinleştiriyor sorunları. Bu nedenle ben çözümü devlette görmüyorum. Bana Güney'deki gibi bir federal devleti verseler de ben kabul etmem. derken kendisi ve örgütü dışındakilerin aklına da hakaret etmektedir.


2) ABDnin BOP planını gündemden kaldırdığını ben şahsen hiçbir ABDli kaynaktan okuduğumu hatırlamıyorum. BOP planının parçası olarak Irakın bütünlüğü, yok olan 2 milyon Iraklının yaşamları gibi esasen önemli ölçüde yok edilmiştir. Halen ABD işgali altında bulunan Irakın yakın bir gelecekte Kuzeyde Kürdistan Bölgesel Hükümeti, ortada Sünni Arapların Güneyde Şii Arapların arasında 3 parçaya bölünmesi yakın bir geleceğin beklentisidir. Bir ihale belgesinde kendimin bizzat gördüğü gibi gelecekteki bölünmeyi kolaylaştırmak için Irak Petrol Bakanlığı şimdiden Kuzey-Orta-Güney Petrol Şirketi adıyla 3 ana kola reorganize edilmiştir. ABD, BOP projesini sürdürmektedir ve Obamanın gelişi ile yemek servisleri sadece biraz daha güler yüzlü ve terbiyeli bir şef garson tarafından sunulacaktır. 2006 Haziran ayında emekli ABD albayı Ralph Petersin Armed Forces Journalde Kanlı Sınırlar başlığıyla yazdığı yazıda düzeltilmesi gereken ulusal sınırlar Türkiyeden Pakistana ve Güneyde Yemene kadar uzatılmıştı. ABD ordusunun savaşçı birliklerinin 2011 yılı sonuna kadar çekileceği ilan edildi, ama gözden uzak tutulan husus bu tarihten sonra da yaklaşık 20.000 ABD askerinin danışman ve eğitmen sıfatıyla Irakta seçilmiş ABD askeri üslerinde kalmaya devam edeceğidir. ABD askeri danışmanlarının neler yaptığını tüm dünya Vietnam savaşından yakından bilmektedir. Bu seçilmiş üslerin en önemlilerinin de Kürdistan Bölgesel Hükümeti alanında olacağı biliniyor.


PKKnın harekât alanının geçmişini de geleceğini de ABD ellerinde tutmaktadır. ABD geçmişte Türkiyenin lehine ne çizgi izlemiştir ki şimdi Türkiye lehine bir şey istemiş olsun. Iraktaki askeri gücünü azaltınca ABD, kendisi için sığınma limanı konumunda olan Kürdistan Bölgesel Hükümeti alanında Türkiye ile ihtilaf unsuru olan PKKnın ihtilaf konumunda çıkarılmasını istemektedir. Bu konunun bugün gündeme düşmesinin nedeni sadece ve sadece budur. Konunun gündeme taşınması Türkiyenin inisiyatifiyle olmamıştır, bu nedenle konunun gelişmesinin kontrolü da Türkiyenin elinde olmayacaktır. Sn. yazar hangi bilgiye dayanarak ABDnin Türkiye lehine çözüm istediğini açıklamak durumundadır.


3) Dünya tarihinde bugün ifadesi takvim gününü göstermez. Dünya tarihi için de, ülkelerin tarihi için de 10 yıl, 20 yıl öncesi daha dün gibidir. AB ve ABD tarafından tezgâhlanan oyunlar ile 1991 yılında iç savaşa sürüklenen Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, 2006 Haziran ayında resmen yok oldu ve kanlı 15 sene sonrasında o coğrafyada önce 6 ayrı devletin doğuşuna, akabinde de 2008 içinde minik Kosova devletinin doğuşuna şahit olduk. Bu olanlar daha dün olmuş gibidir. 1992 yılında Sovyetler Birliğinin resmen yok oluşuyla birlikte 15 bağımsız cumhuriyet ortaya çıkmıştı. Sonraki yıllarda Rusya Federasyonunun inisiyatifinde BDT (bağımsız Devletler Birliği) oluşumu yapılmasına rağmen ABD ve AB bu birliği yok etmek için o günden beri yoğun bir çaba içinde oldular, turuncu devrimler ile Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistanın bu birliğin dışında var olmaları için her imkânı kullandılar ve kullanmaya devam etmektedirler. ABD tarafından İranda Azeriler üzerinde benzer tezgâhların yürütülmekte olduğunu cümle âlem biliyor. Yine ABDnin Güney Amerika ülkeleri gittikçe sola yönelip dayanışmaya ve birliğe doğru adım atarken bu gelişmeyi önlemek için darbeden suikastlara kadar her yolu denemekte olduğu da hepimizin malumudur. Yani olan bitenler ABnin ve onun yöntemini izleyen ABDnin ulusal çitlerin kalkmasına, savaşlara son vermeye öncülük etmekte olduğunu hiç de göstermemektedir.


4) Globalleşen kapitalizmin ulusal çitleri kaldıran, dil, din vb. gibi konuları bir savaş nedeni yapmayan, tersine bütün dilleri, dinleri, ulusları bir pazar içerisinde bütünleştiren bir politika izlediği hükmü kısmen doğru bir hükümdür. ABD ve AB kendi hinterlantları içinde bu çizgiyi izlemektedirler. Almanya ve Fransanın geçmişte yaşananları ön plana almayıp AB içerisinde bütünleşmesi buna örnektir. Ama bu politika AB ve ABDnin kendi hinterlantlarının dışında işlememektedir. Kendi hinterlantları dışındaki ülkelerde AB ve ABD için öncelikli olan kendi mallarına pazar olunması ve o ülke hammadde kaynaklarının ucuza alınma düzeninin sürdürülmesidir. Bu çizginin içine eğer ulusal çitlerin kaldırılması girerse ulusal çitler kaldırılmaya çalışılır, yeni ulusal çitlerin oluşması gerekirse yeni ulusal çitler oluşturulmaya çalışılır. Yani, AB ve ABDnin çizgilerinde ulusal çitlerin savaş nedeni olmaması gibi bir ilke yoktur. Sistemin sürdürülmesi için gereken konumlarda ulusal çitler savaş nedeni olur ya da olmaz, çünkü ulusal çitler global kapitalizmin sürdürülmesinde bir temel ilke değildir, ihtiyaca göre kullanılırlar.


5) Obamanın gelişiyle birlikte dünyada savaş ocaklarının kurutulmaya başladığı kabulü de ayakları yere basmayan bir kabuldür. Bizatihi ABDnin kendisi, Irakta koalisyon kuvvetlerinin içinde önemli ölçekte yer alan İngiltere, Afrikada Fransızca konuşan ülkelerde her an müdahil durumda olan Fransa ve İsrail savaş ocakları değil midir? Abd2nin u savaş ocaklarını kurutma yönünde bir tek adım attığını söylemek mümkün değildir. Bu savaş ocakları, sadece kendi güçlerine tehdit gördükleri savaş ocaklarını ortadan kaldırma çizgisini devam ettirmektedirler. Dolayısıyla, genelleme yaparak Obamanın gelişiyle birlikte ABDnin dünyada savaş ocaklarını kurutma politikası izliyor demek aynanın sadece bir yüzüne bakmaktır.


6) Eğer mevcut krizin ve gidişatın kapitalizmi aşan bir toplumsal devrime yol açmasıyla ulusal çitler dönemine bir daha asla dönülemez derken, kastedilen dünya çapında sol bir dönüşüm ise, muhtemeldir ki bunu ne biz, ne çocuklarımız, ne de torunlarımızın göreceğine dair ufukta hiçbir işaret bulunmuyor. Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyor olmamız başka, gerçekçi olarak görülebilir gelecek için ayakları yere basan tahminler yapmak başkadır. Bu geleceği düşünerek yakında kapitalizmi aşan toplumsal dönüşümler olur ise zaten ulusal çitler dönemi ortadan kalkacaktır beklentisi Türkiyenin bölünmesinden endişe edenleri rahatlatacak gerçekçi bir önerme değildir.


7) Kürt sorununun (kısmi) çözümü için ABD dinamiği olgunlaşmış sayılabilir. Irakta ABD ve koalisyon güçlerinin önemli oranda çekilmesiyle birlikte çıkması beklenen Kürt-Şii Arap-Sünni Arap kesimleri arasındaki iç savaşta PKKnın bir faktör olmasını ABDnin arzu etmediği belli olmaktadır. Öte yandan, ABDnin, Kürdistan Bölgesel Hükümetini Türkiyeye yaklaştırmak, Türkiyeyi KBHnin hamisi konumuna sokmak ve müstakbel Irak iç savaşında Türkiyenin ateşe yaklaşmasını temin etmek istediği de yazılıp çizilmektedir. Bunun için de PKK faktörünün yakın gelecekte bir parametre olmasını ABD gerçekten istememektedir. Ancak, bunu yaparken pan-Kürdist politikanın canlı kalarak Orta-Doğuda 4 ülkeye istikrarsızlık yaşatacak bir unsur halinde devam etmesi de ABDnin birincil hedeflerindendir. Bu ay içinde ABD elçisinin DTP yöneticileri ile görüşmesinin akabinde DTPnin ABDde temsilcilik bürosu açacağını deklere etmesi, DTP milletvekili Sırrı Sakıkın 6 Ağustos 2009 tarihinde "Hükümetin başlattığı Kürt açılımı sürecinde uluslararası dinamiklerin katkısının yadsınamayacağını belirterek, "Dilerdik ki, bu açılım tümüyle iç dinamiklerle olsun. Ama ne yapalım ki, bu da bizim gerçekliğimiz" ifadesiyle örtüşmektedir.

Ama bölgesel dinamiğin bu yönde olgunlaştığını söylemek kanaatimce doğru olmayacaktır. Ne İran, ne de Suriye ABDnin ve PKKnın istediği şekilde bir siyasi düzene razı olmayacaklardır. Sadece, halen egemenliği tümüyle ABDye bağlı olan Irak başından bir sıkıntıyı def etmek ve bu def esnasında bazı stratejik kazanımlar elde etmek için İran ve Suriyenin razı olmayacağı bir oluşumu ister görünmektedir. Kürdistan Bölgesel Hükümeti de malum nedenlerle bu çözümden taraf görünmektedir.

Türkiyenin iç dinamiğine gelince, Türkiyenin iç dinamiğinin Kürt sorununun (kısmi) çözümü için hazır olduğu hükmü de kanaatimce hiç doğruluk payı içermemektedir. 2009 İl Genel Meclisi seçim rakamları ile Türkiyede seçmenlerin % 32,3ünün oyunu almış olan bir parti iktidarı ile Türkiye seçmenlerinin % 4,7sinin oyunu ve Türkiyedeki Kürt seçmenlerin tahminen % 20sinin oyunu alan bir küçük muhalefet partisi Türkler ve Kürtler için son derece hayati olan bu konuda karar verici aktör rolünü üzerlerine almış görünüyorlar. Her ikisi de ABDden icazetli bu siyasi merkezler aldım-verdim formülleri ile bir çözüme ulaşacaklarını zannediyorlar. Sorunlara çözüm bulunacak ise buna sadece Kürtlerin % 20sinin seçimlerde destek verdiği bir siyasi örgütün evet demesi yeterli olabilir mi? Yeterli olur diyenler varsa, Türklerin büyük çoğunluğu ile razı olmasının yaratılmadığı bir durumda nasıl yeterli olacağını açıklamak durumundadırlar.


Görünen odur ki, sağduyularıyla, Türkler ve Kürtler AKP ve DTPnin düşündükleri çözümün çözüm olmayacağını, bu ülke halklarının daha çok acı çekmesine neden olacak yeni durumlar yaratacağının farkındalar. Bu nedenle, şükür ki, tüm provokatif unsurlara rağmen Türkler ile Kürtler arasında hala bir çatışma ortamı yaratılamadı. Ola ki, arzu edilen çözüm Iraktakine benzer bir şekilde ABDnin askeri müdahalesini gerektirebilir. Varsın Osman Öcalan Bütün işgaller kötü değildir. Eğer işgalci bir güç, köhnemiş bir sisteme dur deyip, onun yerine ilerlemeci bir sistem kuruyorsa, bu işgal yerinde olan bir işgaldir. Bilhassa Kürt halkı için böyle bir durumun özgül yanları vardır. Ancak bu ülkelerdeki mevcut sistemler, ne dünya kapitalizminin ne de hiç kimsenin çıkarına değildir. O nedenle Amerikanın Irak ve Ortadoğu müdahalesini doğru buluyoruz; bu müdahale, Kürt halkının da çıkarınadır. Biz, Amerikan müdahalesini tartışmasız bir şekilde destekliyoruz.(Arif Zerevan ile 14-19.09.2004 yılında yapılan mülakat) desin! Türk halkı, Kürt halkı, solcular, ilericiler böyle bir çizgiyi savunmayacaklardır.


Kanaatimce, Türkler arasındaki genel duruş, PKKnın tasfiyesi ve akabinde PKK yöneticilerinin AB ülkelerine sığınmacı olarak gitmelerinden sonra, genel bir af ile PKK militanlarının önemli ölçüde Türkiyeye sivil normal hayata dönmelerinin ve Mahmur kampındaki Kürt göçmenlerin yerlerine yurtlarına dönmelerinin maddi ve manevi koşullarının sağlanması için olumlu bir noktadadır. Eğer PKK ve dolayısıyla DTP, Kürt sorununun çözümüne gerçekten omuz vermek istiyorlar ise, yapmaları gereken şey bir akrebin intihar etmesi gibi, PKKnın kendisini tasfiye etmesini sağlamak olmalıdır. PKKnın yapısına ve geçmişine (PKK hakkında aşağıdaki bilgiye bakınız) bakıldığında bu beklentinin gerçekleşme olasılığının yok denecek kadar az olduğunu tahmin edebiliyorum. Bu yapılabilir ise, PKK faktörünün devrede olmadığı ortamda, Kürtlerin mahrum bırakıldığı pek çok hususun, pek çok demokratik hakkın ve ekonomik mağduriyetin önemli ölçüde giderileceği bir yolun açılacağını düşünebiliyorum.


Gerçek çözüm elbette, halkçı, ilerici, anti-emperyalist bir iktidar yapısı ile gelebilecektir, ancak o güzel günlere kadar yapılabilecek tüm iyileştirmeleri sağlamayı da desteklememiz gerekiyor. Taxte Reş filminde serencamını izlediğimiz, her insanım diyen kişinin kucaklaması gereken Kürt halkı, hiçbir art fikir taşınmadan bu desteği görmeye fazlasıyla layıktır.


Bayram Durmuş  İstanbul / 22.08.2009


PKK hakkında bilgi:

DISARMING, DEMOBILIZING, AND REINTEGRATING

THE KURDISTAN WORKERS PARTY

David L. Phillips - 15 October 2007

NATIONAL COMMITTEE ON AMERICAN FOREIGN POLICY

(http://www.ncafp.org/aboutus/pressreleases/articles/PKKFINAL%20Report10-15.php) (Pages 11-12)

Öcalan fashioned the PKK as a rigid hierarchical organization that operated with Stalinist discipline. Ultimate authority rested with Öcalan, who cultivated a cult of personality, brutally suppressed dissent, and purged opponents. Defectors were assassinated in Sweden (1984 and 1985), Denmark (1985), the Netherlands (1987 and 1989), and Germany (1986, 1987 and 1988) (5). In 1986, up to 60 PKK members were executed, including five of the original central committee members. Others went underground.


Öcalan demanded that Kurds choose between loyalty to Turkey and support for the PKK. Brutal and swift punishment was meted out to those who refused to cooperate. The PKK targeted Kurdish elites who sided with the Turkish establishment as well as Kurds who worked for state institutions. Between 1984 and 1987, the PKK kidnapped or killed 217 teachers. It burned hundreds of rural schools, effectively shutting down the education system. Hospitals were attacked and doctors and nurses were killed. In June 1987, the PKK slaughtered residents in the village of Pınarcık because they were unsympathetic to its cause. Two months later, it killed 24 residents of Kılıçkaya including 14 children. Between 1995 and 1999, its suicide guerilla teams were responsible for 21 suicide terrorist attacks. (6) The United States listed the PKK as a Foreign Terrorist Organization (FTO) in 2001. Soon after, Canada, and the United Kingdom classified the PKK as an FTO. The EU added it to the terror list in May 2002. Based on court orders, Interpol has issued red bulletins for 134 leaders of the PKK. (7)


The PKK was run like a criminal gang. Financing came from a revolutionary tax provided by Kurdish businessmen in Turkey who were forced to pay or face the consequences, including murder, kidnapping, ransoming and destruction of personal property. The PKK also organized protection rackets targeting Kurdish owned businesses across Europe. In addition, voluntary financing was provided by the Kurdish Diaspora in Europe through cultural associations and information centers such as the Kurdish Employers Association, the Kurdish Islamic Movement, and the Kurdish Red Crescent.

These organizations raised funds for the PKK and facilitated money transfers through subsidiary foundations in Switzerland, Britain, Sweden, Belgium, Denmark and Cyprus.

The PKK also financed its operations through drug and arms smuggling, human trafficking and extortion. In 1998, the British government maintained that the PKK was responsible for 40 percent of the heroin sold in Europe.(8) At its peak, the PKKs annual income was as high as $500 million.(9) Turkish officials maintain that the PKK was still receiving $150 million in annual revenue as of 2005. Officials in the Ministry of Foreign Affairs emphasize that as these numbers suggest, PKK leaders are concerned about survival, power, and money -- not just about terrorism (10)

MYNET/Fact Sheet. September 6, 2005.
State Security Court Indictment of Abdullah Ocalan. Pg. 58.
Ibid.
The Spectator. 28 November-5 December, 1998.
Michael Radu. The Rise and Fall of the PKK. Orbis, Vol. 45, No. 1 (Winter 2001). Pg. 47.
Interview with intelligence officials from the Turkish Ministry of Foreign Affairs. September 14, 2007.
Gönderen Bayram Durmuş on Saturday, 22 August 2009 at 1:35


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: TÜRKİYE Yİ BÖLECEKLER YAKLAŞIMI SA... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right