left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow M.Toros Gürkaya arrow Finans Kapital = "Geberen Kapitalizm"
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Finans Kapital = "Geberen Kapitalizm" Yazdır E-posta
Yazar M. Toros Gürkaya   
Friday, 29 April 2005

Dünyamız, II. Dünya Savaşı'ndan sonra , benzeri görülmedik biçimde, sınai ve teknolojik değişimin büyüleyici görselliğine tanık oldu. Burjuva araştırmacılarının "II. Sanayi devrimi" , Marksist araştırmacıların ise "Bilim ve Teknik Devrim Çağı" dedikleri bu dönemde insanlık atom enerjisini kullanmaya, evrenin karanlık köşelerini fethetmeye, kimya ve biyolojiyi geliştirirken , öte yandan bilgisayarlar yoluyla da üretimi otomatikleştirmeye başladı. Bilim ve tekniğin bu ve diğer başarılarına bağlı olarak emperyalist ülkeler, bu gelişmelerin sağladığı imkanlarla ekonomilerini militarize ederek üretimlerini belli ölçülerde artırmayı başardılar ve nükleer vurucu güçleriyle dünyayı yok edebilecekleri bir seviyeye geldiler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. M.Çayan Toplu Eserler s.261-62-63)

Bugün ise insanlık, bilim ve teknolojideki tüm ilerlemelere rağmen, kontrol edilemeyen tekelci güçlerin insafına terkedilmiş bulunmaktadır. 21. yüzyılın insanı geleceğe güvenle bakacağına artan bir kaygıyla bakmakta, derinleşen bir kaos ortamında eski kesinliğin yerini hiçbir şeyin kesin olmadığı koşullar, derin bir şüpheciliği ve ampirizmi kuvvetlendirmektedir. Kapitalizmin bunalımı her şeyden çok egemen güçleri ve sistemlerinin ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunun farkında bulunan strateji merkezlerini etkilemektedir. Kapitalist rejimin krizi kendi yansımasını ideolojik açmazlarında bulurken , bu durum politik partilerinden, resmi yada yarı resmi din kurumlarına kadar ahlaki ve felsefi her türlü alana yansımaktadır.

Burjuva iktisatçıların kaba ve düz mantığına göre "bilimsel- teknik devrim" kapitalizmin yaşadığı bunalıma çözüm olacaktı !. İnsanlık bu gelişmenin nimetlerinden fazlasıyla yararlanacaktı !. Fakat her şey tam tersini gösterdi. 1970 yılların başlarında enerji- petrol krizinin tetiklemesi ile bütün bu rüyalar birden söndü. Kapitalizmin dengesiz gelişme kanunu bu süre içinde işleyerek Avrupa ve Japon emperyalizmi Amerikan hegemonyasını tehdit eder duruma geldi. Avrupa finans kapitalizmi baş gösteren hızlı büyümede ne yapacağını bilememenin şaşkınlığından kurtulabilmek için emperyalist Avrupa birliği rüyasına (AB) hız verirken, Amerika ve Almanya (1970'lerin ikinci yarısından sonra Japonya) doların uluslar arası faiz değerinin bu iki kutbu arasında emperyalistler arası çelişkiler zıtlıklar yarattı. Bu zıtlığın en keskin mekanizması olan Para Fonu (İMF) üzerinde Amerika ve Avrupa arasında çekişmeler arttı. Ve istemeyerek de olsa Amerika efsanevi dolarlarının dokunulmazlığını bozmak zorunda kaldı. Amerikan ekonomisi işleyen kapitalizmin kanunlarıyla tam bir kriz içine girdi. Bilimsel-teknik devrim kapitalizmin bunalımını çözeceğine , kapitalist rejimin özündeki çelişkileri daha da artırarak , kapitalist ilişkiler çerçevesinin sarsılması sonucunu doğurdu. Üretimin artan yoğunluğu, sermayenin belirli merkezlerde toplanışı, özel tekellerle devlet tekellerinin iç içe girmesi, anormal bir "talep yetersizliğini" açığa çıkartırken , bütün bunların yarattığı sonuçlar günümüze kadar uzanan korkunç bir kaos ortamının oluşmasına sebep oldu.( Bkz. A.g.e s.262)

Kapitalist rejimin kendi karşıtına dönüşme eğilimi güçlendi. Bu dönemde dünyanın bir bölümü ( Küba, Vietnam devrimleri ve ardından İran'da gelişen politik devrim) emperyalist sömürünün dışına çıkarken, metropoller dışında pazarların yeniden daralmaya başlaması kapitalizmin bunalımını ağırlaştırdı. Emperyalist- kapitalist sistemin imdadına Sosyalist sistem içindeki Sovyetler Birliğinin çözülüp, dağılması yetişti. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği toplumsal gelişmesini engelleyen Doğu toplumlarının orijinalitesine bağlı kendi tarihsel kabuklarından sıyrılamayarak bir çözülüş ve dağılma içine girmesi, Sosyalist Sistemi ideolojik ve politik anlamda zaafa uğratmış olması ,bu sistemin, "Soğuk Savaş" yıllarında kendi aralarındaki uzlaşmaz çelişkilere rağmen emperyalist kampın oluşturduğu ekonomik ve askeri entegrasyona karşı birden çok ideolojik farklılık ve kamplara bölünerek zayıflayıp erimesine ve kapitalizmin derinleşen bunalımının bir süre için ertelenmesine ve sömürü metotlarını hoyratça sergilemesine yol açmıştır. Ölmekte olan bir adamın zaman zaman ani enerjik hareketlerde bulunması gibi emperyalizm de stratejik planda çökerken , taktik planda gücünü ve saldırısını artırması esprisi budur. Bu taktik plandaki gelişme tam bir iyileşme gibi görünebilir, fakat gerçekte yalnızca yeni ve ölümcül bir kötüleşmenin başlangıcı olabilir.Şöyle ki ;

Mülkiyet ve sermayenin 1950'lerden sonra aldığı özel biçim ve emperyalist sömürü toplumların gelişimine sınırlar çeken ve engelleyen günümüzün temel iki önemli faktörüdür. Objektif anlamda toplumun ihtiyaçlar ekonomisinin örgütlenmesi anlamında bu temel faktörleri insanlık adına ortadan kaldıracak olan devrimci koşullar yaklaşık yüzyıldan beri dünyada mevcut bulunmaktadır. Fakat buna rağmen emperyalist- kapitalist sistem kendi iç temel çelişkilerinin kısmen üstesinden gelmesine izin veren belirleyici faktör Lenin'in belirttiği gibi "Kapitalist ekonominin gelişme ritmi, kapitalist pazarın durumu ile belirlenir" tespitine bağlı olarak ,dünya pazarlarının ve ticaretinin gelişimi olmuştur. 1945'lerden önce uluslar arası kapitalizmin pazarı iyice daralmış değildi. Bu yüzden uluslararası kapitalizm sömürge ülkelere emtia ihracı ve nakit sermaye ihraç ve transferi ile Pazar sorunlarını halledebiliyorlardı. Bu bakımdan emperyalizmin sömürge ülkelerde Pazar genişletmesi diye bir sorunu bulunmuyordu. Mevcut yapılar korunarak, belli ölçüde feodalizm çözültülüp, komprador sınıflar oluşturarak feodal sınıflarla ittifaka giren emperyalizm, sömürüsünü rahatlıkla sürdürebiliyordu. Sömürge ülkelerin stratejik merkezlerinde emperyalizmin fiili durumu mevcuttu.Emperyalist devletler ticari işlerini güven altında tutmak , öteki emperyalist ülkelerin kendi pazarlarına el uzatmalarını engellemek için , stratejik yerlerde, özellikle liman bölgelerinde ve ana haberleşme merkezlerinde askerlerini bulundurarak kontrolü elden bırakmıyordu. Fakat bu durum bu ülkelerdeki anti- emperyalist ve millici akımların gelişmesine olanak veriyor ve bu zincirleme reaksiyon içinde Avrupa'dan Japonya'ya kadar devrimci dalganın yükselmesi sonucunu doğuruyordu. ( Bkz. A.g.e. s.265)

1945'lerden sonra sömürge ülkelerdeki kurtuluş mücadelelerini ve Avrupa ve Japonya gibi kendi merkezlerinde devrimci dalganın yükselişini bertaraf etme , diğer yandan Sovyetler Birliği'nin başını çektiği Sosyalist Bloğu yıkıp, zaptetme ihtiyacının dayattığı ABD emperyalizminin dünya egemenliği, bu ülkeye Bretton Woods Anlaşması ve GAAT aracılığı ile diğer kapitalist rejimleri gümrük tarifelerini düşürmeye ve serbest ticari dolaşımın önündeki diğer engelleri kaldırmaya zorlama fırsatını verdi. Bu durum, emperyalist sömürü ve özel mülkiyetin sınırları içinde üretici güçlerin boğulmasına yol açan , sermayenin yoğunlaşıp temerküzünün oluşturduğu "talep yetersizliğini" ,rekabetçi devalüasyonlar ve ticari savaşlar aracılığı ile kendini dışa vuran ulusal düşmanlıkların şiddetlendiği 1. ve 2. Dünya Savaşları arasındaki dönemin ekonomik koşullarıyla tam bir paradoks içindeydi. Bunun bir sonucu olarak bu iki dünya savaşı arasındaki dönem, 1939-45 yıllarının Hiroşima ve Nagazaki gibi emperyalist katliamlarla sonuçlanan bir bunalımlar, devrimler ve karşı- devrimler dönemi olarak tarihe geçti.

Savaş sonrası dönemde bütün bunlardan dersler çıkartan emperyalist devletler, kendi aralarındaki çelişkilerin keskinleşip derinleşmesine karşın zorunlu olarak entegrasyona giderek kendi sistemlerinin temel bunalımının üstesinden gelebilmekte kısmen başarılı olmuşlardır. Nükleer silahların ulaşmış olduğu seviye açısından ulusal düşmanlıkları şiddetlendirme politikaları yerine , "soğuk savaş"ın gerektirdiği emperyalist sömürüyü gizleme ve sosyalist bloğu yıkıp, fethetme politikalarına uygun ortam bulabilmişlerdir. Bu durum emperyalizme 1948-73 arası dönemde ekonomide muazzam yükselişlerinin temel öncüllerini sağlayarak en azından ileri kapitalist ülkelerin nüfusunun önemli bir bölümünün yaşam standartlarının yükselmesine yol açmıştır. Kimi küçük- burjuva sol kafalar buradan hareketle emperyalizmin özünün değiştiğini, bu yüzden Lenin'in "Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması" adlı eserinde ortaya koyduğu tespitlerin geçersiz olduğunu iddia etmelerine ve emperyalizmle uzlaşıcı bir yol aramalarının maddi zeminini oluşturdu . Sosyal-reformist uzlaşmacılık güçlendi. Oysa değişen emperyalizmin özü değil, biçimiydi.

Emperyalizm klasik savaş metotlarından çıkardığı en belirgin ders iç ve dış pazarlarının bu nedenle daralıyor olmasıdır. Kendi aralarındaki çelişkiler yüzünden , bunu klasik savaş metotlarıyla çözmek yeni pazarların kaybedilmesi demek olacaktı. Emperyalizm böylece emperyalistler arası ilişkilerde değişiklikler ( ekonomik- askeri entegrasyonlar) yaparken, genel olarak içerde ve dışarıda yeni metotlar geliştirdi. İçerde ekonomisini askerileştirirken, dışarıda eski sömürgecilik metotlarına yeni ilaveler yaptı. Bu değişiklikler emperyalizmin çirkin yüzünün saklanması ve geri bıraktırılmış ülkelerde "talep yetersizliğinin" çözümlenebilmesi üzerine tüketim pazarlarının genişletilmesi stratejisiydi.

Amerikan emperyalizmi savaş sonrası her yıl artan biçimde milyarlarca dolarını savaş bütçesine fonlayarak, finans kapitalin dünyada sağladığı soygunu garanti altına almaya yönelirken, bir o kadar miktarı da lobiler aracılığıyla , finans kapitalin ülke içindeki egemenliği için çetelere, adam satın alma işlerine ayırdı. Dolayısıyla Amerikan emperyalizmi, her yıl harcadığı para kadar bir miktarı da bulmak zorundaydı. Emperyalizmin oynadığı bu kumarın bedelini geri bıraktırılmış sömürge ülkelerin halkları ödemek zorunda bırakılmıştır.(bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı. Türkiye Ekonomi Politikas)ı

.

Emperyalizmin stratejisini uygulama şansı bulunduğu geri bıraktırılmış ülke koşullarında tüketimi yaratabilmek için iç pazarın kısmen oluşturulması ( kapitalizmin bu ülkelerde yukarıdan aşağıya hakim üretim biçimi olacak şekilde nispeten geliştirilmesi) , bu ülkelerde hafif ve orta sanayinin oluşturulması demekti. Bu tür bir gelişme bireylerin göreceli olarak tüketimlerini artıracak ve geçmişle kıyasladıklarında nispi (geçici) anlamda bir refah duyabilecekleri istismara elverişli bir ortam yaratılmış olacaktı. Ancak göreceli bu gelişme, sistemin genel bunalımından ayrı düşünülemeyeceği için , zaman içinde bir vitrin olarak kalmıştır. Ve bu bunalımın derinliğine göre bu vitrin de günümüzde önemli ölçüde ortadan kalkmıştır.

Sömürü yöntemlerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak geri bıraktırılmış ülkelerin aşırı derecede borçlandırılması ve zamanla bu borçların ödenemez hale gelmesi 1974'ler sonrası sistemi kısır bir döngü içine itmiş,,Dünya ekonomik buhranının derinleşmesine bağlı olarak bu ülkelerde patlak veren döviz darboğazları, ileri metropollerde baş gösteren "mali krizin" temelini oluşturmuştur. Emperyalist metropollerde ekonominin askerileştirilmesi , geri bıraktırılmış ülkelerde de "istikrar tedbirleri" adı altında siyasal yönetimlerin askerileştirilmesi ,emperyalist savaş kavramını klasik savaş metotlarından gücüyle orantılı bölgesel ve iç savaş metotlarına geçiş ve bunu yaygınlaştırma anlamında derinleştirirken , bu tarz müdahaleler bu ülkelerde zaten kısırlaştırılmış olan ekonomik kalkınmayı durdurarak , halkın yaşam düzeyinin hızla kötüleşmesi sonuçlarını doğurmuştur. Bu tip ülkelerde kırsal alanlarda sınıfsal farklılaşmalar artarken, gelir dağılımında korkunç adaletsizlikler ortaya çıkmıştır.

1980'li yıllarda (İran'daki politik devrimin açığa çıkardığı gibi) emperyalist sistemin içine girdiği büyük ekonomik buhran koşullarında geri bıraktırılmış ülkelerin biriken dış borçlarını ödeyemez duruma gelmesi, 2. dünya savaşından sonra ilk kez belirgin olarak sistemin geneline egemen olan yüksek enflasyonlu bir yaşamı ortaya çıkartırken, dünya çapında faizlerin olağanüstü artışı, ileri metropol ülkelerde ekonomik durgunluğun (stagflasyonun) oluşmasına yol açmıştır . O zamana kadar ekonomik durgunluk karşısında bir silah olarak kullanılan enflasyonist politikalar artık işe yarayamaz hale gelerek, enflasyonla durgunluk birlikte görünmeye başlamıştır. ABD ekonomisinin de durgunluk içine girmesiyle başlayan yüksek faizli ortam dolara olan talebi artırırken, doların artan değeri geri bıraktırılmış ülkelerin ulusal paralarına göre dış borç miktarlarını görülmedik bir seviyeye çıkararak, bu borçların ödenemez boyutlara çıkmasını beraberinde getirmiştir.

Emperyalizmin bu kısır döngü içinden kurtulabilmek için arayışları "monetarist" politikaların ( sıkı para politikası) ortaya çıkmasına neden oldu. Buhrandan en çok etkilenen ABD ve İngiliz emperyalizmi "monetarist" politikaları izlemeye yönelirken, benzer politikalar İMF (Uluslar arası Para Fonu) tarafından "stand-by" anlaşmalarıyla geri, bıraktırılmış ülkelerde uygulanması zorunlu bir kural haline getirildi. ABD ve İngiliz emperyalizmi "sosyal refah devlet" nin sonuna gelindiğini ve her türlü "sosyal devlet" politikalarına son verileceğini ilan ederek, kitle iletişim araçlarıyla dünya çapında bir propagandaya giriştiler.Amaçları kitleleri daha fazla fedakarlıkta bulunmaya zorlamaktı. Sıkı para politikasının hedefi reel ücretlerin büyük boyutlarda düşürtülerek mal ve hizmet fiyatlarının maliyetinin düşürülmesini sağlamaktı. Böylece fiyatları düşmüş mal ve hizmetler ulusal paraların dolar karşısında değer yitirmiş olmasıyla ( döviz kırı politikası) çok düşük fiyatlarla ileri metropollere ihraç edilerek, buralardaki tüketim malları üzerindeki enflasyon denetim altına alınmasını olanaklı kılındı. Fakat aynı şey geri bıraktırılmış ülkeler için farklı sonuçlar verdi. Buralarda kısa bir zaman için süren enflasyon düşüşleri ardından develüasyonları ve yeniden yükselen enflasyon kısır döngüsünü oluşturdu. Dünya çapında emperyalist basın ve yayın organları Amerikan emperyalizminin dünya jandarmacılığından başka bir anlama gelmeyen "demokrasi projesi" aldatmacasının sağladığı yeni olanaklarla sürdürdüğü propaganda "monetarizmin alternatifi olmadığı " temasını işleyerek kitleleri koşullandırmaya çalışmasının nedeni budur.

Kapitalizmin bunalımının içerdiği kısır döngüyü bu şekilde abartılarak propaganda konusu haline dönüştürülmesi, geri bıraktırılmış ülkelerde İMF istikrar tedbirlerinin uygun hale getirilmesi gerekliliği düşüncesi, bu eksende küçük burjuva saflarda kafaları daha da karıştıran birbirinden ilginç sosyal- reformist programların "çoğulcu sanayileşme ve demokrasi" türünden teorileştirilmesini de beraberinde getirmiştir. Bu anlayışların şu veya bu biçimde sol saflarda da etkisini göstermemesi ( solun dünyada prestijinin zaafa uğramış olması nedeniyle) olanaksızdır.

Küçük burjuva dar görüşlülüğü uzlaşmacı sosyal-reformist çizgide "kalkınmanın bağımsız bir şekilde gelişemeyeceği" "karşılıklı bağımlılığın zorunlu olduğu" emperyalizmle olan ilişkilerin sürdürülebileceğini düşünür. Ama sorun, aynı zamanda üretimin artırılması olduğu için yatırımların finansmanı zorunlu yada gönüllü tasarruflar artırılarak ( vergi. Banka mevduatları vb. gibi) bulunması kaçınılmaz olur. Tarımın vergilendirilmesi. "artan oranlı gelir vergisi" istikrar tedbirleri içinde öne çıkan unsurlar haline gelir. Bunu dışındaki finansman kaynakları olarak dış borçlanma ise bu dar görüşlülerin dilinde "dengeli" bir biçimde kullanılmalıdır. Böyle bir anlayış önsel olarak emperyalizme bağımlılığı kabullendiğinden, hiçbir zaman alınan tedbirler tezlerdeki sonuçlara ulaşamaz ve ekonomik kalkınmayı sürekli hale getiremez. Yapılanlar geçmişin tekrarından başka bir işe yaramaz

.Emperyalist sistem içinde onun sömürü koşullarına bağlı bir biçimde sürekli ve dengeli bir kalkınma mümkün değildir. Geri bıraktırılmış ülkelerin kaderi bu olamaz. "Tek kutuplu" bir dünyada da olunsa sömürü ilişkileri dışında ve bağımsız tek bir ülke olarak kalkınma mümkündür. Geri bırakılmış ülkelerin insan ve doğa kaynakları bağımsız ve sürekli- dengeli bir kalkınma için yeterli koşulları yaratmaktadır.

Şayet mevcut toplumsal düzen baştan aşağıya devrimci bir tarzda değişime tabi tutulmazsa, kapitalizmin dünya ölçeğindeki bunalım çağında kendini yaşatabilmek için çareler bulduğu dönemlerin yaşanılması sadece mümkün değil aynı zamanda kaçınılmaz olur. Nitekim 1990'lar sonrası sosyalist dünyada uzun zaman biriken ideolojik farklılıklardan ortaya çıkan farklı uygulamalar ve zaaflar sonucu meydana gelen olaylar, emperyalizmin lehine sosyalist cephenin aleyhine bir gerilemeye neden olurken, emperyalizmin stratejik merkezlerini sarhoş eden bu zaferlere rağmen yarım asra yakın bir zaman içinde sermayenin yoğunlaşıp temerküzüne yol açan birkaç trilyon dolarlık bir meblağa ulaşan ekonomik büyümeler döneminin bütün görsel efektleri, hiçbir şekilde emperyalizmin tabiatını değiştirmemiş ve onun içinde saklı bulunan çelişkileri yok edememiştir. Emperyalizmin ekonomik büyümeler dönemi 1973'lerden itibaren gerileme dönemi içine girerek , tam istihdam, yükselen yaşam standartları ve refah devleti geçmişte kalırken , büyümenin yerini artık ekonomik tıkanma (stegnasyon) ve durgunluk (resesyon) almıştır. Bu durum emperyalizmin çelişkilerinin korkunç boyutlara ulaşması demektir. Bir yandan "liberalizm"le körüklenen "küreselleşme" çabaları diğer yandan "medeniyetler çatışması" doğrultusunda planlanan kıyamet senaryoları demokrasiyi ve uygarlığı taşıma adına emperyalizmin geri bıraktırılmış ülke halklarına yönelik saldırganlığını artırma çabalarının günümüzdeki anlamlarını oluşturmaktadır.

Uluslar arası tekelci mali sermaye grupları bu durgunluk ortamında artık üretici faaliyete (sanayileşmeye) yatırım yapmakla ilgilenmemektedirler. Sermayenin üretken sanayiden hizmetler alanına kayma eğilimi emperyalizmin ölümcül krizinin hangi boyutlara ulaşmış olduğunun göstergesidir. Sermayenin bu eğilimi imalat sanayini büyük ölçüde yok etmektedir. Uluslararası tekellerden biri olan Sony şirketinin patronu bu gerçeği açıklıkla şu şekilde izah etmektedir; "uzun vadede kendi imalat zeminini yitiren bir ekonomi yaşamsal merkezini de yitirmiş olur. Hizmete dayanan bir ekonomi kendisini sürükleyecek bir motora sahip olamaz. Bu nedenle , imalattan, işçilerin bilgisayarların başında oturduğu ve bütün gün bilgi alışverişinde bulunduğu ileri teknolojili hizmetler limanına sığınmaya dönük memnuniyet, bütünüyle yanlıştır. Çünkü yeni bir şey yaratan yalnızca , hammaddeleri alan ve onları yapıldıkları hammaddelerden daha değerli bir ürün olarak şekillendiren imalattır.Bir ekonominin hizmet unsurlarının yardımcı ve imalata bağımlı unsurlar olduğu apaçık görülecektir." (1988, Akio Morita- Director)

İş olanakları yaratmak ve toplumsal zenginliği artırmak yerine, büyük tekeller muazzam kaynaklarını para piyasalarındaki büyük spekülasyonlarla yağmalar örgütlemeye ve diğer asalak faaliyet türlerine ayırmaktadırlar. Sermaye sahipleri döviz oyunlarına ilgilerini artırırken bunun üretken bir teşebbüse yatırım yapma gereği olmaksızın kıssa yoldan karlar getirdiğini keşfederek, kimi sanayi tekelleri uluslar arası finans imparatorluklarına katılmaktadır.Mali sermayenin bu eğilimi batan gemide oynanan bir poker oyununu hatırlatmaktadır.

Günümüzde sermayenin bu eğilimi daha da artmış, gemi azıya almıştır.Dünya pazarının 25 trilyon Amerikan dolarını geçen büyük meblağlara ulaşmış olması, sermaye hareketini büyük ölçüde kontrolden çıkarmıştır.Sermayenin bu eğilimi 1929 krizine benzer yeni bir mali çöküşle sonuçlanabilecek olan emperyalist- kapitalist sistemin temelden çürük olduğunu göstermektedir.

Tarih bir kez daha Lenin'in tezlerinin yanılgıya yol açmayacak denli gerçeklikler taşıdığını onu beğenmeyenlerin gözlerinin önüne tüm açıklığıyla koymaktadır.

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Finans Kapital = "Geberen Kapitaliz... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right