left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Diğer arrow EKONOMİK KRİZ VE TÜRKİYE TARIMI
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
EKONOMİK KRİZ VE TÜRKİYE TARIMI Yazdır E-posta
Yazar Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA   
Friday, 22 May 2009

“Çürüme Kaliforniya’nın her yerine yayılıyor… aç halkın kendi ürününü yiyebilmesine bir çare bulunamıyor… ürünler fiyatları düşürmemek için yok edilecek…milyonlarca halk aç, halka meyve lazım…dağlar gibi yükselen sapsarı yığınlara gaz püskürtülüyor… kanunun suç saymadığı bir cinayet bu… çünkü portakal kar getirmiyor… İnsanların bakışlarında bir şaşkınlık vardı ve açların gözlerinde de artan bir kızgınlık, bir gazap.”

 John Steinbeck’in 1929 büyük ekonomik krizinde Amerika’yı anlattığı “Gazap Üzümleri” adlı romanında bu satırları okuduk. Ekonomik kriz kapitalizmin temel bir çelişkisinden kaynaklanmaktadır. Sorun üretimin azlığı değildir. Kriz yapısal olarak çalışanların gelirinin üretim değerinden geri kalmasından yani eksik tüketimden kaynaklanmaktadır. Yatırımlarla artan üretim kapasitesi atıl kalmakta bu da 50–60 yılda bir krizlere neden olmaktadır. Bir yanda portakal bolluğu bir yandan da açlar söz konusudur.

Bu yazıda önce 2007 yılında süren ve 2008 yılı haziran ayına kadar devam eden ve gıda krizi diye adlandırılan gıda fiyatlarındaki yüksek sıçrama incelenecektir. Bu kriz aslında dünya reel sektörlerindeki krizin finans sektörüne ötelenmesi ile oluşmuş idi. 2008 Haziranından sonra artık reel sektörlerde kriz patlayınca bu defa  gıda fiyatları düşmeye başladı.   

Krizin Türkiye’yi etkilemesi kaçınılmaz. Krizler aynı zamanda insan ve ülkeler için yaratıcı derslerle de doludur. Yeniliklerin yaratıcısı da olabilirler. 1929 krizinde Türkiye sanayileşme atılımı ile çevre ülkeler arasından sıyrılarak büyük bir atılım yapmıştı. Bu daha sonra devam ettirilemedi ve ülke tekrar merkez ülkelerinin hegemonyasına girdi. 

Türkiye tarımı var olan krizden sert şekilde etkilenmektedir. Bunun nedeni küreselleşme adı altında ülkeye kabul ettirilenlerdir. Et, süt, tütün, içki, gübre vb. alanlarda birçok sanayi tesisi özelleştirildi ve yabancı şirketler bu alanlarda tekeller yarattılar. Şu anda üretici sütünü 40 kuruşa zor satarken tüketici süte 2 TL’den daha fazla ödemektedir. Tohum yasası çiftçinin kendi tohumunu satmasını yasaklayarak çiftçiyi büyük tohum devleri ile karşı karşıya bırakmıştır. Çiftçi girdi satanlarla ürününü işleyenlerden oluşan makas arasında ezilmektedir. Gelin önce ABD tarım politikası nasıl değişti, buna bakalım. Bu bize krizi ve bize olan etkilerini anlamamızda yardımcı olacak.

 ABD Tarım Politikasında Değişim

ABD ve AB ülkeleri 2. Dünya Savaşını takiben tarımsal üretimi hızla arttıran tarım politikaları uyguladılar ve kısa zamanda büyük miktarlarda tarım ürünü ihraç edebilecek bir konuma geldiler. 1980’lere kadar bu politika az çok üreticiyi koruyacak şekilde fiyatları desteklemeyi de öngörüyor ve fiyatların belli bir eşiğin altına inmesini önlüyordu. Bu amaçla üretim kotaları da uygulanmakta idi. Ancak özellikle 1980’lerden sonra desteğin yönü değişmeye başladı. Destek özellikle ABD’de üretimden yavaş yavaş koparılmaya ve prim şeklinde verilmeye başladı. 1980’lerden sonra özellikle ABD’de çiftçi eline geçen fiyatlarda büyük bir çöküş yaşandı Gene özellikle bu dönemde büyük gıda şirketleri tekelci piyasa yapısını kurmuşlardı. Örneğin 2005 yılında en büyük dört firmanın ABD piyasasındaki payları şu şekilde idi: (Food and Water Watch, 2007)

•    Sığır eti paketleme %83,5
•    Domuz eti paketleme %64
•    Piliç eti üretimi %56
•    Un üretimi %63
•    Gıda perakende %46
•    Ethanol (otomobil yakıtı için alkol) üretimi %41
•    Hayvan yemi %34

Bunun anlamı örneğin buğdayını satmak isteyen bir Amerikan çiftçisinin karşısında tek bir firma bulmasıdır. Bu durumda firmalar istediği fiyattan ürünü alabilme gücünü elde etmiş oldular. Özellilikle 1996 Amerikan Tarım Kanunu (The Farm Bill) ile daha önceki destek politikaları tamamen kaldırıldı. 1996 öncesi stoklar veya ekim dışı bırakmalar ile (örneğin buğday üretiminin fazla olduğu durumlarda ekmeyenlere prim vermek) üreticinin fiyatlar üzerindeki hâkimiyeti kısmen sağlanabiliyordu. 1996 ABD Tarım Kanunu çiftçiyi tamamen korunmasız bırakmış oldu. Çiftçilerin, maliyetinin altında ürün sattıktan sonra devletin verdiği ve şüphesiz vergi ödeyenlerce ödenmiş bulunan primlerini aldıklarında küçük bir kâr elde ederek tarımda kalmaları sağlanmış oluyordu. Büyük gıda firmaları ise maliyetin altında aldıkları bu ürünleri ihraç ederek veya iç piyasaya işleyerek veya ham olarak sattıklarında muazzam düzeylerde kârlar elde etmiş bulunuyorlardı. İhraç edilen ürünlerin çoğu dampingle satılmaya başlandı. Damping, ürünlerin üretim maliyetlerinin altında yurtdışına satılması anlamına gelir. Örneğin bir bushel mısır ABD’de 2 dolar maliyetle üretilebilirken, hububat firmalarınca yurtdışına 2 dolara satılıyorsa yurtiçi fiyatlar 2 dolar bile olsa bu olay damping olarak isimlendirilir. 2003 yılında ABD’den ihraç edilen bazı ürünlerde damping oranları şu düzeyde idi: (Murphy, 2005)

•    Pamuk %47
•    Buğday %28
•    Mısır %10
•    Pirinç %26

Bu tarım politikası nedeniyle gelişmekte ve geri kalmış ülkelerde tarım üreticileri rekabet edemiyorlar ve ülkeleri bu ürünleri ithal etmek zorunda kalıyorlardı. İthalatı kolaylaştırmak için ise Dünya Ticaret Örgütü kararları veya IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalar ile gümrük vergileri düşürülüyor, bu alanlarda çalışan devlet kuruluşları özelleştiriliyordu.

Damping uluslararası hukuka aykırıdır. Dünya Ticaret Örgütü tarafından kabul edilen önemli anlaşmalardan olan GATT anlaşmasının 6. maddesi dampingi yasaklayacak kurallar içermektedir. Ancak kuralların pratikte küçük ve yoksul ülkeler tarafından haklarını savunmak için uygulanması gayet zordur.

ABD’de uygulanan bu politika sonucu 1985/1995 dönemine göre 8 temel ürünün fiyatları 1999/2001 döneminde %20 düştü. Üstelik desteklerin çoğu büyük üreticilere gitti. Üreticilerin %4’i desteğin %50’sini, %11’i dörtte üçünü almaktadır. %60’ı ise hiçbir destek almıyor. Kısacası tarım tekelleri desteklerin asıl yararlanıcısı olmuştur. (Food and Water Watch, 2007)

Ülkemizde de tarımda tekelleşme çeşitli araçlar kullanılarak yoğunlaşmaya devam etmektedir. Bunlardan en önemlilerinden biri de özelleştirmelerdir. Örneğin son Tekel özelleştirmesi sonucu tümü yabancı sadece beş firma bütün pazara sahip olmuştur. İlk iki firma pazarın % 81’ine sahiptir. Tütün yasasıyla ayrıca sözleşmeli tarım dayatılmıştır. Bu yasa ile de güçlenen sigara firmaları tütün alım fiyatları üzerinde olağanüstü bir hegemonya kazanmışlardır. Sütte de benzer bir olay gerçekleşmiş, devlete ait Süt Endüstri Kurumunun özelleştirilmesi arkasından çoğunluğu yabancı sermayeli firmalar ham süt alımı ile süt ve ürünleri üretiminde büyük bir tekelleşme yaratmışlardır. Kar etmekte olan bazı fabrikalar satın alma sonrası kapatılmış ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da süt endüstrisi neredeyse tasfiye edilmiştir.

ABD dünya ülkelerinin pazarlarını büyük gıda tekellerinin dampingli tarım ürünlerine açmasını istemektedir. 

Gıda Krizi

Tarım ürünleri fiyatlarında 2007 yılında başlayan ve 2008 Haziranına kadar süren hızlı bir artış meydana geldi. Örneğin FAO gıda fiyat indeksi 2007 ortalamasına göre 2008 Haziranında %38 arttı. Aynı dönemde hububat fiyatlarındaki artış %64 oldu. (FAO) Bu artış için birçok açıklamalar yapıldı. Ancak temel neden reel sektörlerdeki kar oranlarının düşmesi sonucu finans sermayesinin gıda ürünleri spekülasyonuna doğru kaymasıdır.

Dünyanın birçok ülkesinde sokaklarda gösteriler yapılmaya başladı. Büyük şirketlerin çıkarlarına çalışan küreselleşmenin ağır topları olan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar bu sonuçtan sorumlu oldukları halde çok endişelendiler. Medya önüne çıkıp önlem alınmalı dedikten sonra hâlâ mikrobu ilaç diye salık vermeye devam ettiler. Örneğin Dünya Bankası başkanı Robert Zoellick çözüm olarak “daha çok ticari serbestleşme, daha çok teknoloji ve yardım” önerdi.

Olayı küresel boyuta ele almadan önce kısaca Türkiye’ye ilişkin bir değerlendirme yapalım. Ülkemizde özellikle pirinçteki görülen fiyat sıçramaları dünyadan çok daha hızlı oldu. Başta Başbakanımız olmak üzere yetkililer; halkı, stok yaparak bu fiyat artışlarını hızlandıran spekülatörleri ihbar etmeye teşvik ettiler. Spekülatörler yöneticilerce de vurguncu olarak isimlendirilmeye başladı. Arkasından Toprak Mahsulleri Ofisinde (TMO) kilo kilo tüketicilere pirinç satılmaya başlandı. TMO birden bakkal olmuş idi.  Neoliberal ideoloji savunucuları aslında kendi anlayışlarına uygun olarak “vurguncu” terimi yerine “spekülatör” terimini kullanmalıydı. Dahası bu ideolojiye göre spekülasyon ayıplanacak bir şey değildir. Bu güya “serbest piyasaya” hizmet eden normal bir mekanizmadır. Aslında şüphesiz yıllardır Türkiye’ye IMF ve Dünya Bankasının “TMO küçültülmeli” diye verdiği akıllar ve üretimi teşvik etmeyen politikalar sonucu bu kötü duruma düştük. Yıllardır TMO alım merkezleri kapatıldı, ekonomik gücü geriletildi. TMO on yıl kadar önce Türkiye pirinç üretiminin %20’sini satın alıyordu. Şimdi ise %2’ler düzeyinde alım yapan, elindeki ürünü özel sektöre veren bir TMO ile bu spekülatörlerin oyunlarına engel olamıyoruz. Sıfır gümrük ile buğday ithalini özel sektöre emanet ederseniz, bu sonuç kaçınılmazdır. Yeterli buğday, pirinç alıp önce çiftçiyi, daha sonra onların elinden ürün çıktıktan sonra ise tüketiciyi korumayan bir devlet olsa olsa önce Amerikan tahıl devlerini daha sonra ise yerli ve yabancı spekülatörleri destekliyor demektir. Aslında propagandası yapılan “serbest piyasa” bir hayaldir. Gerçekte ise az sayıda güçlü yerli veya yabancı şirket piyasalara hâkim olmakta, istediği fiyatı dikte ettirmektedir. 

Geçen dönemdeki gıda fiyatlarındaki artış küresel bir olay ve biraz karmaşıktır. Ancak baştan söyleyelim ki geçen yıl görülen fiyat artışlarının arkasında temel olarak arz ve talep değişimleri değil gıdadaki spekülatif oyunlar yatmaktadır. Örneğin dünya hububat üretimi 2007’de 2,3 milyar ton olarak gerçekleşti ve bu bir önceki yıla göre %4 artış anlamına geliyordu. Ayrıca 1961’den bu yana dünya hububat üretimi üç katı artarken, dünya nüfusu iki katı artmış idi. (Brian Halweil, 2008,) 

Bu artışlara rağmen dünya hububat stokları yıllardır gerilemekte. Ancak aslında dünyada herkesi besleyecek kadar gıdanın üretildiğini vurgulamak gerekli. Açlık sorunu aslında teknik olmaktan çok politik ve temelde dünyada gelir dağılımının çok kötü olmasından kaynaklanıyor.

Fiyat artışlarındaki hızlı artışlarda birden çok etmen söz konusudur. Hepsi birlikte bu olayın bu düzeyde olmasında rol oynadılar. Ancak bugün dünyaya yol göstermeye çalışan küreselleşmenin patronlarının yıllardır yaptıkları olmasaydı bu olay bu düzeyde oluşmazdı. Yeşil devrim adı altında biyoçeşitliliğe darbe indiren,  çiftçileri tohuma, ilaca ve kimyasal gübrelere mahkûm eden, çevrenin kirlenmesine, ürünlerin zehirlenmesine ve besin maddelerince fakirleşmesine göz yumanlar dünyanın kötüye gidişi başlattılar. Daha sonra Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) kredileri, önerileri ile TMO benzeri yapıları özelleştirerek veya küçülterek yok ettiler. Daha sonra 1990’larda Dünya Ticaret Örgütü ısrarla gümrükleri yok etmeye çalıştı. Bunlar yapılırken gelişmiş ülkelerde de tarım politikaları değiştirildi. Amerikan ve Avrupa Birliği çiftçileri elinden ürünler büyük şirketlerce ucuza kapatıldı. Bu ülkelerde çiftçileri üretir halde tutmak için primler vatandaşların kesesinden dağıtıldı. Aslında bu ülkelerde de çiftçiler soyuldu. Kazanan büyük şirketler oldu. Şirketlere ihracat destekleri verilerek dampingli ürünleri dünya pazarlarına büyük kârlârla satmaları sağlandı. Gelişmekte olan ülkelerdeki insanların, gelişmiş ülkelerin çiftçileri kazanıyor zannetmeleri sağlandı. İndirilmiş gümrüklerle, yok edilmiş devlet kurumları ile gelişmekte olan ülkelerin pazarları artık gelişmiş ülkelerin şirketlerinin talanına hazır hale getirilmiş idi. Bunlara itiraz edenler ise “siz hangi dünyada yaşıyorsunuz” diye azarlandı.

Fiyat sıçramaları olayının tetiklenmesinde ABD’nin dünya patronluğunu sürdürme kaygıları önemli oldu. ABD’de mısır üretiminin son birkaç yıldır beşte biri etanol üretimine gidiyor. Etanol bildiğimiz alkol. Bu ise benzin yerine kullanılıyor. Bu politikayı destekleyen George W. Bush’tur. ABD Irak petrollerine el koydu ama Irak’taki varlığını garantili görmüyor. Etanol üretimi ile Orta Doğu petrollerine bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. Brezilya’yı da şeker kamışından etanol üretmeye teşvik ediyor. Temelde ABD hegomonyasını sürdürmeye dayanan bu strateji doğayı koruyoruz diye pazarlanıyor. Aslında ABD Tarım Bakanlığının bir raporu bile mısırdan elde edilen etanolün doğayı koruma bağlamında hiçte bir işe yaramadığını ortaya koyuyor. Çünkü mısır üretiminde de petrol kullanılıyor. Mısırdan etanol üretilirken karbondioksit de açığa çıkıyor. “İşte bu noktada etanolün yeşil etiketi kararmaya başlıyor”. Cornell Üniversitesinden Davit Pimentel “biyoyakıtlarla uğraşmak boşuna zaman kaybı ve bizi aslında yapmak istediğimiz şeyden, çevre korumadan saptırıyor” diyor. (National Geographic Türkiye, 2007, s.108-129)  Kimyasal gübre ve ilaçların da çoğunun petrolden üretildiğini unutmayalım. Mısırdan etanol üretirken de enerji kullanıyorsunuz. Bir depo etanolü üretmek için gereken tahılın bir kişinin bir yıllık yiyeceği olduğu hesaplanıyor. Brezilya’daki şeker kamışına dayalı etanol ise enerji hesabında daha iyi ise de yeni tarım alanları açmak için yağmur ormanlarının yok edildiği biliniyor. Bu ise yeni bir felakete gidiş demek. Mısır; hayvan yemi, insan yiyeceği ve mısır şurubu üretiminde kullanılıyor. Etanole giden üretim arttıkça, mısır fiyatı artıyor. Mısır ekim alanı artınca buğday ekim alanları azalıyor. Bu defa buğday fiyatları da artıyor. Mısır, buğday fiyatları artıkça pirinç fiyatları da bundan etkileniyor. Kısacası ABD’nin etanol üretme çabaları sadece büyük şirketlerin bir avuç hissedarı çıkarına çalışan ABD hegemonyasını sürdürebilmek için. Yoksa çevreyi korumak gibi bir amacı yok.

Son fiyat artışlarının dünya açlarına yeni bir yüz milyonun daha ekleyeceği Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı tarafından tahmin edilmektedir. (BBC, 2008)  Hızlı fiyat artışları Kazakistan, Rusya, Ukrayna ve Arjantin’in buğday ihracatını yasaklaması veya kısıtlamasına yol açtı. Benzer şekilde Çin, Endonezya, Vietnam, Mısır, Hindistan ve Kamboçya aynı şeyi pirinçte yaptılar.

Endüstriyel tarım dediğimiz kimyasal gübreye, ilaca dayanan tarım sistemi petrolle çalışıyor. Adeta biz petrol yiyoruz. Bu ise tarım topraklarının verimsizleşmesine yol açıyor. Otomobillerin artışı, tarım topraklarının işgali vb. birçok olay küresel ısınmanın da etkisi ile dünya buğday ve pirinç stoklarının her yıl biraz daha azalmasına yol açıyor.

Çin ve Hindistan’da orta sınıfların refah artışı daha fazla pirinç ve et tüketimine yol açıyor. Daha çok et tüketimi ise hayvan yemi için daha çok mısır ve buğday kullanılması demek. Diğer yandan petrol fiyatları arttıkça endüstriyel tarımda üretim maliyeti artıyor. Ürünleri taşımak için de gene daha fazla masraf yapılıyor. Türkiye dâhil birçok ülkede tarım ürünlerinde gümrükler dünya Ticaret Örgütünün, Dünya Bankasının ve IMF’nin etkisi ile düşürüldü. Üretimi teşvik eden sistemler yıkıldı. Tarımsal devlet kuruluşları, işletmeleri özelleştirildi. Kısacası ABD pirinci, buğdayına muhtaç bırakıldık. ABD tahıl devleri devletin desteği ile Amerikalı çiftçiden ucuza kapattıkları buğday ve pirinci %26 dampingle satıyorlar. Yani iç pazardaki maliyetinin altına satıyorlar. Damping aslında Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) göre yasak. Ancak nerede ise ülkeler ABD’yi şikâyet etmeye çekiniyorlar. Aynı ABD, Türkiye yerli pirincini biraz korumaya kalkınca hemen DTÖ’ye şikâyet etmiş idi.  

Bütün bu saydıklarımız gıda krizinde önemli etmenlerdir, ancak son bir konu var ki, bu görülemez ise olay çok eksik kalır. Bu da finansal fonların, hedge fonların tarım ürünlerine kayışıdır. Dünya’da çoğu gelişmiş ülkelerde oturan ve elini hiç buğdaya veya pirince değdirmeden borsalardan bilgisayarlarının başında gelecekte gerçekleşecek alımlar ve satışlar yapanlar var. Konut borsası artık işe yaramıyor. Bunlar da yeni av alanları olarak gıda ürünlerini seçtiler. Bu çevreler koşullar uygun olduğunda istedikleri rüzgârı estirebiliyorlar. Bazı tahminlere göre yatırım fonları dünyanın önemli ürün piyasalarında ticareti yapılan buğdayın %50-60’ını kontrol etmektedir. Bir firmanın tahminine göre yatırımcıların pirinç veya buğday gibi, ürünü fiziksel olarak hiç alıp satmadıkları, yalnızca fiyat hareketleri üzerine bahisler yaptıkları vadeli işlemler ve opsiyon piyasalarında dönen spekülatif para 2000 yılında 5 milyar dolar iken, 2007’de bu 175 milyar dolara çıkmıştır. (Paul Waldie, 2008) 

Açlar dünya kentlerinin sokaklarında gösteriye başladıklarında bütün bu sistemden kâr eden büyük dünya tarım şirketleri yöneticileri ellerini ovuşturuyorlardı. Çünkü karlar 2007’de inanılmaz ölçüde arttı. Örneğin 2006 yılına göre değişik şirketlerin kar artışları şöyle oldu: Cargill %36, ADM %67, Monsanto %44.  

Sonunda Dünya Ekonomik Krizi

En sonunda finans sektörü krizi erteleme gücünü taşıyamamaya başladığında dünyada reel sektörde de kriz patlak verdi ve hala devam ediyor. FAO gıda fiyat indeksinde hem de hububat fiyat indeksinde 2008 Haziranından 2009 Ocak ayına göre düşüşün %32 olduğunu görmekteyiz.

Ülkemizde gerek süt, tütün gibi birçok üründe, gerekse de tarım ilacı, yem, gübre gibi birçok girdi de özelleştirmeler nedeniyle tekelleşme derinleşmiştir. Bu nedenle çiftçiler ürün ve girdi fiyatlarında eskisine göre dezavantajlı durumdadırlar. Tarımsal girdi fiyatları 2008 yılında mazot ve gübrede yüzde yüze yaklaşmıştır. Döviz kurlarındaki artışlar bu alanda bir iyileşme beklenemeyeceğini göstermektedir.

Ne yapmalı?

•    Tarım, Dünya Ticaret Örgütü Doha görüşmelerinden çıkarılmalı. Gelişmekte olan ülkeler tarımlarını özgürce geliştirme hakkına sahip olmalı. Gelişmiş ülkelerin gıda tekelleri, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası gibi örgütleri arkasına alarak ülkeleri birbiri ile yarıştırarak ve pazarlarını alabildiğine açarak kendileri için pazarlar yaratmaya çalışmaktadırlar. Bu bütün ülkelerin üreticileri, tüketicileri ve tarım sistemleri için yıkım anlamına gelmektedir. Buna karşı gıda egemenliği kavramını ileri sürmeliyiz.
•    Tarım ürünlerinde gümrükleri yüksek tutmalı, böylece dampingli ürünlere karşı pazarlarımızı korumuş oluruz. Damping DTÖ’ne göre bile yasak olmasına rağmen pratikte engellenemektedir.
•    Tarım satış ve diğer kooperatiflere ürün alımı için düşük faizli kredi verilmeli. Toprak Mahsülleri Ofisine yeterli alım gücü sağlanmalıdır. Gereken alanlarda ise prim ödemesi yapılmalıdır.
•    Süt, et, sigara gibi çoğu yabancı teklerin hegemonya kurduğu alanlarda   kooperatif ve kamu yatırımları yapılmalı veya teşvik edilmelidir.
•    Okullarda süt, fındık vb. gıda dağıtımı yapılmalı, ürünler kooperatiflerden alınmalıdır.
•    Çiftçi borçlarının ertelenerek yeniden yapılandırılması sağlanmalıdır.
•    Ülke çapında dev bir kırsal kalkınma projesi yürürlüğe sokularak çok büyük sayıda işsize iş imkânı yaratılmalıdır. Ekonomik kriz çiftçiyi köyünden çıkmaya zorlamakta ancak kentlerde işsizlik buna imkân vermemektedir. Ekonomik kriz en çok işsizlik şeklinde kendisini göstermektedir. Bu proje çerçevesinde mera ıslahı, öz tüketimi de amaçlayan hayvancılığın geliştirilmesi, köy yolları ve sağlık tesislerinin yapımı, ormanların geliştirilmesi, erozyonla mücadele vb. birçok alanda iş yaratılabilir. Hatta köyleri ile bağlantısını koparmamış kentli issizlerin de önemli bir kesiminin kırsal kesime dönmesi sağlanabilir.

Kaynaklar

BBC, (2008),  UN, Food Chief Urges Crisis Action, Londra, 22 Nisan 2008, http://news.bbc.co.uk/2/hi/americas/7360485.stm
Brian Halweil (2008) Grain Harvest Sets Record, But Supplies Still Tight, http://www.worldwatch.org/node/5539
FAO (2009) www.fao.org/worldfoodsituation/FoodPriceIndex/en/
Food and Water Watch (2007), The Farm Bill, 2007, Washington, www.fwwatch.org/food/pubs/reports/farmbill/?searchterm=farm%20Bill%20Corporate
Grain (2008) Making a Killing From Hunger, http://www.grain.org/articles/?id=39
Grain (2008), “High Yields” , http://www.grain.org/jargon/?id=22Grain , 2008a
Halweil, Brian (2008) Grain Harvest Sets Record, But Supplies Still Tight, http://www.worldwatch.org/node/5539
Murphy, S. ve ark. (2005) WTO Agreement on Agriculture: A Decade of Dumping - United States Dumping on Agricultural Markets, Pub. No:1, Institute for Agriculture and Trade Policy, Minnesota, tradeobservatory.org
National Geographic, Türkiye, (2007), Yeşil Düşler, Ekim 2007.
Waldie, Paul (2008) “Why Grocery Prices are Set to Soar”, Globe and Mail, 24 Nisan 2008’den aktaran Grain, 2008.

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü, İzmir
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: EKONOMİK KRİZ VE TÜRKİYE TARIMI ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right