|
2001 yılında üniversitelerde pek moda olan bir akımla tanışmıştım. Bir gün değerli bir hocamız gelip bir dergi uzattı ve “bence bunu almalısın, çok kaliteli bir yayındır” dedi. Elime alınca istemsiz olarak güldüm, zira üzerinde “Mücadeleci Atatürkçülük” yazıyordu. İnsanın aklına ister istemez alternatifleri de geliveriyor. “Pasif Atatürkçülük”, “Neşeli Atatürkçülük” vs gibi. Teşekkür edip dergiyi almadım ancak birkaç gün sonra “incelememin uygun ve son derece faydalı olacağı” mesajı ile benim için ‘bırakıldığını’ öğrendim. Mevzubahis “İleri” dergisinin yazarlarına şöyle bir bakarsak son derece ilginç isimleri yan yana görmemiz mümkündür. Yekta Güngör ÖZDEN, Vural SAVAŞ, Alpaslan IŞIKLI, Attila İLHAN, İlhan SELÇUK, Kemal ALEMDAROĞLU, Ümit SAYIN, Şevket Süreyya AYDEMİR ve Doğan AVCIOĞLU. Dergide Doğan AVCIOĞLU’nun pek çok yazısına yer verilmiş. Ancak bu yazılardan sonuncusunun, “Gerilla” sözcüğü ile başlayıp, Mustafa Kemal’in Bursa Nutku ile biten 9 Mart 1971 tarihli “Atatürk Diyor Ki” isimli makalesi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim (biz o zamanlar bu 9 Mart tarihinin anlamını bilmiyorduk ve sadece 3 gün sonrasından, o da yüzeysel olarak haberdardık).
Aynı hocalarımızla türban meselesi üzerinde de tartışıyorduk. Bu tartışmalarda ifade edilen fikirler her seferinde biraz daha sertleşiyordu. Bir gün açıkça dile getirilen “bu kişilerin engellenmesi gerektiği” yaklaşımı üzerine, biraz da elim ayağım titreyerek, yaklaşık olarak şunları söyledim, “ben sol görüşlüyüm, buna rağmen dinle aramda bir kavga yok. İsteyenin başını örtmesi bence bir haktır. Elbette bu olayın örgütlü olduğunun farkındayım ancak bence üniversiteler bu insanların dışlanması gereken değil tam aksine eğitilmesi gereken yer. Onları uzaklaştırmasak daha iyi değil mi?”. Aslında demokrasi edebiyatı yaparak en anti demokratik oluşumları desteklemek bana da çok mantıklı gelmiyordu ancak sorunun çözümünün ben ve arkadaşlarımın türbanlı kızları okula sokmaması olmadığına da emindim. Sohbetin geri kalanı yaklaşık şöyleydi; -Hoca: evladım biliyorsun bunlar örgütlü, sen ne dersen de anlamaz, duymazlar. -Şafak: iyi ama hocam aralarında ya gerçekten de inancı için başını örten varsa onlara da yazık olmaz mı? (burada durumu kurtarmak için biraz kıvranıyorum) -Hoca: hayır öyle değil çünkü gerçekten inancı nedeniyle başını örten kızlar üniversiteyi hedeflemez. Evlenir giderler! Bunlar buraya bilinçli olarak sokuluyorlar. Hem biliyorsun başbakan yardımcısı da bu konuda çok açık konuştu (o zamanlar DSP-ANAP-MHP hükümeti iş başında ve Mesut YILMAZ rektörlere çağrıda bulunarak, yanlış hatırlamıyorsam, türbanlı kızları üniversite kampuslarına almamalarını salık vermişti). -Şafak: (çenesini tutamaz ve…) hocam madem bunlar özel olarak yollanıyor o zaman bunları bir yollayan var. Mesut bey bize kendi arkadaşlarımızı hedef göstereceğine bunların üzerine gitsin. Elebaşları ile uğraşsın. Ayrıca bu işin bir de maddi boyutu var. Eee tabi Ahmet YILMAZ’ın holdingleriyle bu kızları örgütleyenlerin aynı çanaktan besleniyor olması da Mesut YILMAZ’ı engelliyor olabilir (tamamen desteksiz bir atış aslında. Ahmet YILMAZ’ın iş bağlantılarından ne haberim olabilir ki? Üstüne üstlük bir de hocaya karşı açık rest var). -Hoca: peki evladım, sana iyi dersler! Benzeri tartışmaları sosyalist arkadaşlarla da yaptık. “Beton Kemal” söylemine kızıp dünyanın en önemli antiemperyalist devrimlerinden birini yapmış Mustafa Kemal’e yapılan haksızlıkları anlatmaya kalkıştım. Tüm bu süreçlerin sonucu şu oldu. Hem Atatürkçüler hem de sosyalistler arasında istenmeyen adam konumuna oy birliği ile seçilmek. Adını tam koyamasak da gayet faşizan bir şekilde pompalanan Atatürkçülük dalgasına gitmemek, gericilere vatanı teslim etmek demekti. Aynı şekilde bu topraklarla ve yaşadığımız çağla alakasız bir Stalinizm’e evet dememek de işçi düşmanlığı idi. Bu karmaşa içerisinde aykırı ve acayip kalmak kaçınılmaz bir son oldu. Tüm bunların Ergenekon ve Hitler ile alakası nedir derseniz… Bugün Ergenekon operasyonu hakkındaki yaklaşımlar da iki türlüdür. Kimileri, bu operasyon ve dava sürecinin Türkiye’yi NATO’nun kurduğu GLADYO ve benzeri yer altı örgütlerinden ve bunların artıklarından temizleyeceğini, hatta bu vesile ile derin devletin de tasfiye edileceğini düşünmektedirler. Kim bilir belki de doğrudur. Başka enstrümanların kullanıma girmiş olması nedeniyle bu tür oluşumlara gerek kalmadıysa tasfiyeleri gündeme gelebilir. Bazıları ise bu operasyon ve dava sürecinin bir hükümet darbesi olduğunu savunmakta ve bu vesile ile ilerici güçlerin tasfiye edilmekte olduğundan dem vurup bunun şeriata zemin hazırlama çalışması olduğunu savunmaktadırlar. Yaklaşımlar ve ayrışmalar böyle olunca ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Ergenekon soruşturmasını ve operasyonlarını savunmanız halinde, bazı açık hukuksuzlukların da bulunduğu ve epeyce siyasallaşmış bir davaya destek vermeniz nedeniyle AKP’ci oluyorsunuz. Hatta gerici ve Fettullah’çı. Eğer destek vermezseniz, bu sefer de darbeci oluyorsunuz. Adeta demokratikleşme istemeyen, statükocu bir tek parti dönemi CHP’lisi. İşte ikilem budur. Buyurun buradan yakın… Ben başından beri iki vurguyu birden yapmak gerektiğine inanıyorum. Henüz failleri ortada olan yapılmış bir darbenin hesabını soramayacak bir sistemin, nasıl olup da olası bir darbeyi ve üstelik de başka hesaplar ve hesaplaşmalar olmaksızın salt darbe karşıtlığı nedeniyle yargılayabileceğini aklım bir türlü almıyor. Dahası bu durum tespiti ve itirazın Ergenekon denilen ve varlığından kuşku duyulmayan darbe çalışmasını aklamayacağı da bir diğer gerçek. Çünkü sadece iddianamedeki ifadeler ve çeşitli toplantılarda tutulan notlar bile böyle bir niyetin var olduğunu açıkça gösteriyor. Dahası AKP’nin dava sürecine müdahalesi ve yaşanan tatsızlıklar kadar can sıkıcı bir diğer konu olan Ergenekoncu tayfanın anti-Kürt, anti-sosyalist ve anti-demokratik tutumları da yazdıkları çizdiklerinden anlaşılıyor. Dahası ortada bazı şiddet eylemleri de var. Demek ki olaya, bu taraflardan hangisinin yanında yer almak gerektiği ekseninden bakmak doğru değil. Zira biri diğerinden iyi değil. İşte Hitlerin Almanya’da yükselişi sürecinden alınması gereken dersler de tam burada başlıyor. Bazı insanlar her dönemin haksızıdırlar. Bazıları ise büyük bir ustalıkla her dönemin haklısı olmayı başarılar. Mesela birkaç yıl önce ülkeyi kurtarmak için, bugün Ergenekon diye anılan oluşumun muhtelif akımına düşünmeden ve sorgulamadan destek vermiş olanlar, bugün şiddetli bir demokratikleşmeci olduklarından, Ergenekoncu avına çıkıyorlar. Yani o zaman da bu zaman da doğrudan yanadırlar. O zaman ilerici ve aydınlanmacı, şimdi demokratikleşmeci. Oysaki daha dün denilebilecek tarihlerde Ergenekon benzeri oluşumları eleştirmiş kişileri adeta vatan hainliği ile suçlanmıyorlar mıydı? Bu durum insanın aklına ister istemez 2.Dünya savaşı öncesi Almanya’sını getiriyor. Koca bir halk haklarını aramak adına bir faşizme nasıl da kucaklama atladılar ve bu faşizme hayır diyenler nasıl da vatan haini ilan edildiler. Aynı insanların daha sonra gösterdikleri tepki çok geç değil miydi? Şimdi bile aynı halk her köşe başında Nazi avlamak üzere tetikte. Ve elbette bu durum bazı gerçekleri örtmüyor da değil. Mesela Hitler ve Nazileri başa getiren süreci örttüğü gibi. Bu sürece Nazilerin sözde en büyük düşmanı İngiltere’nin verdiği büyük desteği örttüğü gibi. Vatikan’ın Nazilerin paralarını akladığı ve Nazilerin Polonya gibi işgal ülkelerinden çaldıkları altınları için kasa görevi gördüğü gerçeği gibi. Tüm bunlar Nazilerin tartışılmayacak kadar lanetlenmesinden kaynaklanan sis bulutu tarafından tartışılması engellenen gerçekler. Böyle olunca da Nazileri yaratan düzen aynen devam ediyor tabii. Aynı şekilde Türkiye’deki Ergenekon soruşturması süreci de bazı şeyleri örtüyor. En başta yapılmış bir darbenin üstünü örtüyor. Böylece mevcut hesaplaşma bittiğinde geride darbe kültürünü aynen koruyan bir halk bırakmayı da garanti ediyor. Zira başaramayana Silivri yolları görünürken, başaranlar hala Çankaya yollarına dayanıyorlar. Ama en önemlisi toplumsal bazı hastalıkların üzerini örtüyor. Her dönemin haksızlarından Sarp KURAY ve Ömer GÜRCAN uzun zamandır bir şey anlatmaya çalışıyor. Diyorlar ki; “Türkiye’de sol hareketler devrimciliğin ve halkçılığın anlamını kavrayamadı. O nedenle sırtlarını halka dayamak yerine, saray darbeleri ile yönetimleri ele geçirme üzerinden çalışma örgütlediler. Bu hastalık öyle derindir ki her ilerici mücadele ve kıpırdanışı anında illegal bir zemine sürüklemekte ve nihayetinde insanların emeklerini ve canlarını, yapılacak bir saray darbesine zemin hazırlamakta kullanarak tüketmektedirler. Gizli örgütlenmeler yapıları gereği her türlü içe sızmalara açıktır ve kısa zaman içinde birer manipülasyon örgütüne dönüşmektedirler. Bu durumda yapılması gereken, çözümü halkın içinde, yasal zeminde ve açık oynayarak aramaktır. Bu, hem demokratik bir ortamın gerçekten oluşması için, hem de istenen aydınlık günlerin inşası için tek geçerli yoldur. Bu bağlamda dikkatlice bakılırsa yaşanan Ergenekon olayı 9 Mart 1971 tarihinin tekerrüründen başka bir şey değildir.” İnsanlarımızın, solculuk adına, eylem üzerinden örgütlenen ve kendi girift ilişkiler ağının karanlık tarihine gömülmüş örgütlerce yönlendirildiği ve çoğu zaman dar bir lider kadrosunun geyik muhabbetleri uğruna ölüme sürüklendiği bir dönemde bu uyarılar son derece anlamlı değil mi? Dahası Kürt hareketinin hızla hak arama mecrasından çıkıp milliyetçi / ulusalcı bir çizgiye oturduğu günümüzde 1919’ların güncellenmesi kavramının önemi açık değil mi? Ancak her dönemin haksızları olan Sarp KURAY, Ömer GÜRCAN ve arkadaşları şimdi de çeşitli dergilerde ardı ardına çıkan eski ihtilalcılarca “kullanılmışlar” olarak sınıflandırılıyorlar. 1964’ten beri akıllarına gelmeyen şeylerin konuşan bu amcalar en azından bir mesajı verebilirler umarım. Taraf tutarak kullanılmayın, ne Ergenekon ne de AKP tarafından. Tutulacak tek taraf, halkın tarafıdır. |