|
Ortaokul Çocuğundan Tarih Dersleri
2. Cumhuriyetçi ve sivil toplumcu kesimin, yaşadığımız her olayı her türlü bilimsel metodolojiden uzak bir sığlık içerisinde ve nalıncı keseri gibi sürekli kendine yontarak değerlendirmesine artık alıştık. Ancak şu günlerde hız kazandığı gibi kafalarındaki bakış açısını yansıtır bir “yeni resmi tarih” üretmeye koyuldukları ve bu nedenle güncel olmayan konulara da el attıkları açık. Şimdiye kadar bu konudaki baş oyuncakları Kürt ve Ermeni meseleleri idi. Ancak kurtuluş savaşına –ötekileri çözülmüş olsa gerekler ki- yeni yeni el atıyorlar. TEMPO dergisinin Nisan 2009 tarihli sayısında ilginç bir makale yer aldı. Türkiye’nin yeni yetme aydınlarından(!) Hasan Bülent Kahraman tarihimize ışık tuttu. Yazdığı makalenin önemini kendi ağzından belirtmek için şu satırları aktarmamız yeterli olur sanırım. “Başa dönerek tamamlayacak olursam, “Bu gerçek hiç bilinmemektedir” denemez. Bilinmekte, fakat bu kadar açıklıkla dile getirilmemektedir. Bu, Türkiye yakın tarihinin en önemli sorunudur. Kurtuluş savaşı ve yeni cumhuriyet öyküsünün asıl can alıcı ve heyecan verici yanı da budur.” Şimdi nedir bu kadar önemli olan tespit biliyor musunuz? Sıkı durun, kurtuluş savaşı aslında bir iç savaşmış! Tarafları da Egeliler, Çerkezler ve Kürtler!
Hemen gülmeyin. Tarihe resmi perspektifin dışında bakmak ve olayları genel kabulün engelleyici çerçevesinin dışında yeniden tartışmak önemlidir. Ancak bunu yapanın salt değişik olmak çabası içinde olmaması veya resmi tarih diye nitelenen anlatılara benzer yeni zorlamalar üretmemesi beklenir. Oysaki bu yazı resmi tarihten geri kalır yanı olmayacak kadar yüzeysel ve kişiler üzerinden tanımlı bir tarih anlatmaktadır. Bu niteliği ile belirli bazı çevrelerin olaylara bakış açılarını ve kullandıkları taktik ve stratejileri iyi açığa vuran bir örnektir. Gelin birlikte inceleyelim… Resimleri ile birlikte 3 sayfa olan bu yazıdaki akıl almaz cümleleri, sadece eleştiriye girebilmek için yeniden yazmaya kalkışsam hayretlerimle birlikte 5 sayfa olur. Bu nedenle sadece birkaç örnek vermekle yetineceğim. Yazı, her şeyden önce kurtuluş savaşını “bugün içinde yaşadığımız birçok gerçeğin oluşum evresi” olarak ve fakat öncesiz bir güçler savaşı şeklinde tanımlıyor. Yani “bu insanlar neden böyle davranmışlardı” konusu hiç yok ama “onların davranışlarınca yaratılmış bir tarih” var. Öyle ki aralarındaki güç savaşını anlamak, öncesini analiz etmeyi gerektirmeyecek şekilde bugünü anlamamızı kolaylaştıracak. Yazara göre kurtuluş savaşı hakkındaki genel kabuller egemen söylemin yarattığı bilincin ürünüdür. “Söz konusu kabule göre kurtuluş savaşı, bir toplumun bütün halinde başına gelen işgale direnmesidir. Toplum kendi kendisine örgütlenmiştir ve o işgale karşı koymuştur.” Bu iddianın garip bir tarafı var. En başarısız ve karikatürize lise tarih kitaplarında bile Anadolu halkının bir bütün halinde işgale karşı direndiği yazmaz. Dahası tüm başkaldırı hareketleri gayet resmi bir bakış açısıyla bile hem son derece yerel ve bütünlükten uzak, hem de kendiliğindendir. Bu gerçekte de böyledir. “İnsanlar Anadolu’daki yönetimin yanında yer almakta tereddüt etmemiştir. … Sonra da öyle olmadığı ‘gerçekten’ anlaşıldı” şeklindeki cümle de yine okul kitaplarındaki bilgilerle düzeltilebilir. Zira resmi tarihçe de kabul buyurulur ki Anadolu’daki yönetim zamanla oluşturulmuş bir birlikteliktir ve bu birlik kolay sağlanamamıştır. Hatta yanında yer alınacak bir “Anadolu’daki yönetimden” bahsetmek bile gariptir. Çünkü bu yönetim, gökten düşmemiş, süreç içerisinde oluşmuştur. Zaten bu konu Nutuk’ta da uzun uzun işlenir. Çok daha garip cümleler de var. Öyle ki anlamlarını sökebilmek için dilbilimcilerin devreye girmesi gerekebilir. Mesela kurtuluş savaşı içerisindeki koalisyonların nasıl meydana getirildiğinin tarihçilerce irdelenmesi sürecini anlatırken, “Kürtlerle, Anadolu eşrafıyla, İslamla ittifakını nasıl kurduğu bir ölçüde aydınlatıldı; en azından bunların o tarih içinde çok önemli olduğu anlaşıldı” diyor. Şimdi soru şu, kimin Kürtlerle, Anadolu eşrafıyla, İslamla ittifakını nasıl kurduğu? Edilgen yapılı bu cümleye lütfen bir özne bulun! Kurtuluş savaşı desek olmaz, zira bir etkinlik, yapanından bağımsız bir özne değildir. Bu savaşı gerçekleştiren kesimlerin tamamını da ittifak yapılan güçler olarak sınıflandırıyor. Eee ne kaldı? Aslında kalanın ne olduğu belli. Kafasındaki modeli gündeme getirmek için gerçekleri zorlayan yazar, kurtuluş savaşını örgütleme işini etnik temelde sınıflandıracağı bazı gruplara havale edebilmek için dilin sınırlarını zorlayarak tüm diğer yolları kapatma telaşında. Böyle olsun ki lafı aslında yaşananın bu gruplar arası bir iç savaş olduğuna getirebilsin. Bu da yetmemiş olacak ki kurtuluş savaşının “zamanla (biraz da zorla) kabullenilmiş bir savaş” olduğundan dem vurmayı da ihmal etmiyor. Ancak Anadolu coğrafyasında yaşayan insanların işgale karşı neden bu kadar tepkisiz ve fakat bir direniş hareketine ise neden bu kadar uzak olduklarına dair bir tespit elbette yok. “TOPLUMSAL KOALİSYON İDDİASI” başlıklı bölümü takip eden “İÇ SAVAŞTAN DOĞAN CHP” başlıklı bölümün CHP’nin oluşumu ile ilgisini kurabilmek için hayal gücüne ihtiyacınız var zira yazar bu bölüm için kullandığı alt başlıkla alakasız şeyler anlatıyor. Mesela “19 Mayıs 1919 öncesi Mustafa Kemal’in İstanbul’a gelerek asker ve sivil kişilerin üzerinde uzlaştığı bir kişi olmayı başardığı ve Anadolu’ya çıkışının da bu ittifakın kendisine sağladığı imkân çerçevesinde” olduğunu belirtiyor. Yani tüm yazı boyunca ittifak kavramının koca bir yalan olduğunu söyleyen yazar burada Mustafa Kemal’i hem doğası gereği zaten uzlaşmış bir kesimin ortak kabulü sayıyor hem de bu ittifakın ona Anadolu’ya çıkışında imkân sağladığından dem vuruyor (artık neyse o imkan!). Burada ortaya 2. Cumhuriyetçilerin güzel bir özelliği de ortaya çıkıyor. Saçmalamak pahasına da olsa birbirlerini yalanlamıyorlar. Yani uzun zamandır sürdürülen sarayca görevlendirilmiş Mustafa Kemal Paşa söylemini sürdürmek adına, yazının temel iddiaları çöpe atılabiliyor. Kim bilir belki de Mustafa Kemal’in sarayca görevlendirildiği doğrudur, ancak amacı itibariyle bu iddialar Anadolu direnişini iradi bir tavır koyma değil de saçma bir boyundan büyük işlere kalkışma olarak gösterme çabalarının parçası olarak dikkate değerdirler. Bunun özellikle canlı yayınlarda “keşke bir İngiliz sömürgesi olsaydık” diyen türbanlı kızlarımızın tavırlarıyla birlikte ele alınması kanımızca yerinde olacaktır. Daha sonraki satırlarda Çerkez Ethem ve Kazım Karabekir paşalarla yaşanan kopuşlara değiniyor ve sebeplerini izah ediyor. Mustafa Kemal’in hareketlerine atıfta bulunarak “Böyle bir hareket çerçevesi, bir sonraki dönemde kaçınılmaz kopuşları doğurmuştur” diyerek işaret ettiği bu kopuşların sebeplerini neler olarak sıralıyor biliyor musunuz? “Mustafa Kemal’in savaşta ve sonrasında kayıtsız şartsız hâkim olma isteği” ve “gündeme getirdiği politikaların başlangıçtaki lider kadrosu üstündeki etkisi”. Bu kadar menfi etkisi olmuş politikaya da Kazım Karabekir Paşanın ağzından örnek veriyor “hazırlanan Teşkilat-ı Esasiye Kanununun (anayasa) kapalı bir biçimde ‘cumhuriyet öngörmesi’”. Yani o kadar büyük laf edip bu yumurtlama iç savaşı Mustafa Kemal’in ihtirasına ve cumhuriyet karşıtlığına bağlayıveriyor. “SAVAŞIN GALİBİ RUMELİLİLER” alt başlığının hemen altında da “Ben bu süreci çok açık bir biçimde bir iç savaş olarak nitelendiriyorum. Osmanlı’dan gelen kendisine ait bir terbiye ve kabuller çerçevesinde yaşanmış bir iç savaş.” Osmanlı’da iç savaş geleneği nasıldır bilmiyorum. Önce kız tarafı mı bir şey yapar, yoksa erkek tarafı mı haberim yok. Ancak kurtuluş savaşı ile ilgili olarak iç savaş değerlendirmesi yapacak bir veriyi en azından bu yazıda henüz görmemiş olduğumuz kesindir. Yazar buradan itibaren sanki tüm mantığı oturtmuşçasına ve iddialarını kanıtlamışçasına iç savaşın gruplarını sıralamaya başlıyor. “Öncelikle savaşın üç ana grup etrafında döndüğü kanısındayım. Bunlar Çerkezler, Kürtler ve Rumelililerdir”. Dikkatle bakın, Kürtler ve Çerkezler birer etnik grup peki ya Rumelililer? Bu nasıl bir sınıflandırma böyle? Hadi belirsiz nedenlerle iç savaşı bir gerçek olarak kabul ettik (yedik diyelim), bari karşıt grupları tanımlamamızın bir mantığı olsa. Bu cümle bana yakın dönemde yaşadığımız bir acayipliği hatırlattı. Irak’ta varlığı resmi olarak kabul edilmiş olan grupların isimlerini sıralar mısınız? Şiiler, Sünniler ve Kürtler. Dine veya mezhebe göre sınıflandırsan Kürtler diye bir grup sayamazsın. Etnisiteye göre ayırsan Araplar ve Türkmenler ifadelerini de kullanmak gerekir ki yok. Bu ne biçim sınıflandırma? Ama hepimiz biliyoruz ki bu sınıflandırma oluşturulmak istenen yapının, oyuna katılma izni olan oyuncularının listesidir. Her ne ise, grupların genel görünüşleri şöyle özetlenmiş. Çerkez hareketinin başını Rauf Orbay çekiyormuş. Devlet içinde güçlü olma stratejileri varmış zira devlet kuracak nüfusları yokmuş. Kürtlerin ise herhangi bir siyasal planların yokmuş ve sadece güçlü olanla ittifak yaparak kendilerine bir devlet tasavvur ediyorlarmış. Bu nedenle hareketin başından beri Mustafa Kemal’le ve meclisle birlikte davranmışlar. Üçüncü grup olan Rumeli grubu hakkında bu kadar bile açıklama yok ama başında Mustafa Kemal’in olduğu belirtilmiş. Çerkezlerle Rumelililer arasındaki savaş Çerkez Ethem kopuşmasıyla hallolmuş, Kürtlerle Rumelililer arasında yaşanan savaşın asıl nedeni ise “Mustafa Kemal’in yeni devleti 1912’den sonra gelişen Türkçülük prensibi etrafında kurmaya çalışmasından çok bu kesimin (Kürtlerin), iktidar savaşında dışarıda bırakılmasına dönük (stratejisi)” olarak tanımlanmış. “Dolayısıyla savaşı Rumelililer kazanmış ve devlete onlar hâkim olmuştur.” Yaa gördünüz mü, bu kadar basit aslında… En bomba değerlendirme ise şimdi geliyor, bu sonucun ortaya çıkmasında rol oynayan iki faktör! “Birincisi, bu üç kesim arasında ve onlara bağlı isimler içinde kafasında bir siyasal vizyon ve geleceğe dönük geniş bir plan olan tek kişi Mustafa Kemal’dir. Savaşı onun kazanmasını sağlayan en önemli neden budur. … … İkincisi, her iç savaş gibi bizdeki de çeşitli siyasal faaliyetler ve kavramlar etrafında teşekkül etmiştir. … sadece Mustafa Kemal yeni bazı hamleleri gerektiğinde öne sürmekten çekinmemiştir ki, bu onun siyasal manevra kabiliyetinin bir göstergesidir.” Yani Hasan Bülent Bey onca laftan sonra değme resmi tarihçi gibi her şeyi Mustafa Kemal’in üstün yetenekleri ile açıklıyor! Pes ki ne pes! Bizim tarihimiz için bir iç savaş arayışı belki de psikolojik bir durum olabilir. Yani nasıl ki ABD’deki gibi iki partili bir siyasal sistemi uzun zaman aradıysak ve fakat CHP – AKP ikilisi bunu beceremediyse, belki de ABD’nin geçmişindeki gibi bir iç savaşı da aynı ruh hali ile arıyor olabiliriz. Aslında yazının zorlama olduğunu açıkça ortaya koyan çok sayıda cümle ve ifade içermesi de ilginç. Anlamsız ve çelişkili cümleler son derece dikkat çekici. “Kürtler nüfusları nedeniyle devlet kurma imkânına her zaman sahiptiler. Fakat bütün düşünceleri bununla sınırlıydı” yani? Kürtlerde eksik olan düşünce neydi? İşte bir diğer örnek, “Çerkezler baştan beri ‘devletin’ belli odak noktalarını daima ellerinde bulundurmuşlardır (ne gibi?). Çünkü onların bir ‘devlet’ yaratmak sorunu yoktu”. Nasıl yani, sadece devlet yaratmak derdi olmayan azınlıklar mı devlet içinde konum alır? Anlayan beri gelsin. Bu haliyle bakıldığında insanın “Hasan Bülent Kahraman ismimdeki genç bir kardeşimiz(!) çok hoş bir kompozisyon hazırlamış” diyesi gelmiyor mu Allah aşkına? Hani öğretmenin “Atatürk olmasaydı nasıl bir ülkede yaşardık?” şeklindeki bir ‘halanızın bıyıkları olsa dayınız olur muydu?’ gibisinden verdiği kompozisyon ödevini yaparcasına desteksiz yazılmış bu yazının iddia ettiği önemde olması bizce pek mümkün değil. Ama anlaşılır tarafı yok da değil. Mesela “İÇ SAVAŞTAN DOĞAN CHP” başlıklı bölümde aslında lafı ‘CHP, ittihat ve terakki’nin devamıdır’a’ getirip yaşanan iç çekişmeleri de buna bağlama çabası var ama o kadar beceriksizce yapılmış ki bu kafa yapısının genel kurcalama noktalarını bilmesek anlamayacağız. Zannedersem İttihat ve Terakki ile CHP arasındaki ilişkileri incelemek bundan daha fazlasını gerektirir. Fakat asıl büyük hata tarihi kişiler üzerinden tartışmak ile yapılıyor. Kişilerin tek başlarına tarih yapamayacaklarını ve ancak çeşitli sosyal sınıfların ve bunların yarattığı itici gücün tarihin aktörü olduğunu bir anlayabilsek. Mustafa Kemal’in dehası, Çerkez hareketinin önde gelenlerinden Rauf Orbay’la mücadelesi, Kazım Karabekir’in ona gıcık olması… İyi de doğru hedeflerle harekete geçirilebilecek veya zaten harekete geçmiş olup da yön verilebilecek sınıf ve veya halk hareketleri olmadan bir tarihin yazılamayacağını, en azından savaş kazanılamayacağını -cephede ölecek birileri gerektiğinden- görmek bu kadar mı zor? Dahası iç savaşlar iç dinamiklerden ortaya çıkar. Kişiler arası sürtüşmelerden değil! Hangi iç dinamiklerin bizi, tüm dünya tepemizdeyken dış meseleyle ilgilenmekten daha öncelikli bir iç savaşa sürüklediği de bir soru işaretidir. Bu tür metinlerin önce buraya odaklanmaları gerekir. Sonuç olarak yazı iddiasının aksine yeni bir şey söylememekte ve son derece yüzeysel bir yaklaşım sergilemektedir. Olaylara sınıfsal ve toplumsal açılardan bakmayı başaramayan ve tarihi incelerken geneli kaçırıp kişilerin özelinde bir çeşit tarih paparazziliği yapan bakış açılarının ne kadar saçma sonuçlara gebe olduğu umarım görülür. |