left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Diğer arrow BİLGİLENDİRME-5
Friday, 03 September 2010
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Gençlik Meclisi
Bize Ulaşın
BİLGİLENDİRME-5 Yazdır E-posta
Yazar SUVARI HABER MERKEZİ   
Sunday, 19 April 2009
       

 

 


Merhaba Sevgili Süvari Dergi Yöneticileri, Merhaba Dostlar;




Sevgilerimle

Coşkun MUSLUK

Ergenekon soruşturması etrafındaki tartışmaya devam

Sungur Savran'ın iki buçuk ay önce yayımlanan, "Yalçın Küçük ve Veli Küçük ya da Siyonistlerin gerçek dostları kimlerdir?" başlıklı yazısı, Türkiye solu içindeki önemli bir tartışmayı yeniden başlattı. Yüksel Akkaya ve ben, cevap verenler olduk. Tartışmanın özü, Ergenekon soruşturmasıydı ve üzerinde çokça kelam edilen kişi, Yalçın Küçük oluyordu; verimli olduğuna inanıyorum. Savran'ın yazdıklarına karşılık yazılan iki yazıya cevap, iki ay sonra, yine Savran'dan geldi. "Ergenekon'un avukatlarının avukatlarına cevap" başlıklı yazıdır ve Savran'ın aynı meseleye dair bir önceki yazısında başvurduğu türden, en hafif tabirle, hiç hoş olmayan etiketlendirmelere başvuruyor. Bu başlıkla, daha önce "sosyal kontrgerillacı" ilân ettiklerinin yanına, "Ergenekon'un avukatlarının avukatları"nı ekliyor. Radikal İki'de, AKP ve Ergenekon soruşturmasına yönelik tutumları nedeniyle polemiğe girdiği liberal solcuların sosyalistlere yaptığının bir benzerini, Akkaya'ya ve bana yapmış oluyor. Akkaya ve benim, "polis operasyonu ve AKP destekçisi Savran" yollu mu yazmamız bekleniyor; üzüldüğümü itiraf etmeliyim. Kesin olan, polemikteki tartışmanın bu yolla yalnızca atışma düzeyinde kalacağıdır; geçebiliriz.



 

 

Ergenekon soruşturması ve "yeni Türkiye" üzerine

Önceki yazılarımda (bkz.: "Kafkasya'da dolaylı karşı karşıya geliş", "Ergenekon, diktatorya ve Türkiye solu", "Türkiye solundaki Küçükist ‘hastalık' veya Savran'a yanıt" ve "Yeni Kürt kampanyası") belirttiğim Ergenekon soruşturmasına dair fikirlerimi tekrarlamamaya çalışarak birkaç eklemeyle Savran'ın yazdıklarına itirazlarımı yazacağım.

Savran soruyor:

Botaş kuyularındaki cesetler sizin vicdanınızı hiç mi sızlatmıyor mu ki onların katillerinin marifetlerinin ortaya çıkarılmasına karşı çıkıyorsunuz? Musa Anter'den Hrant Dink'e sayısız değerli insanı öldüren katil çetelerinin suçlanmasını vicdanınıza neden yediremiyorsunuz? İşçi, emekçi, solcu ve Kürtleri katledenlerin yanında yer almak mı vicdan oluyor? (Sungur Savran, "Ergenekon'un avukatlarının avukatlarına cevap", Mavi Defter, 1 Nisan 2009)

 

Kendi adıma cevaplandırayım: Ortaya çıkmasını istediklerinizin ortaya çıkmasını yıllardır istiyorum. Sizden farkım, bu soruşturmayla amaçlananın bunlar olmadığına inanmamdır. Ergenekon soruşturması, ülkemiz ve bölgemize dair emperyal projelerin öngördüğü bir "model ülke" olabilecek Türkiye'yi yaratmanın önünde birer engel olduğu düşünülenlerin bertaraf edilmesine, en azından fiilen, yarayan bir soruşturmadır; burada AKP'nin özne mi, nesne mi olduğunu kestirmek güçtür. AKP, bir sonuçtur, ancak artık başlı başına var olan bir güçtür; devlet'tir. 12 Mart'tan bu yana adım adım inşa edilen bu "yeni Türkiye"ye büyük ölçüde erişilmiştir. Üstyapıda olabildiğince neoliberal dönüşüm gerçekleştirilmişken, altyapıda da milliyetçi-muhafazakâr kimlik iyiden iyiye yerleştirilmiştir. CIA Türkiye Masası'nın eski şeflerinden Graham Fuller'ın mutluluğu, okunmaya değerdir: Fuller'ın, Türkçe çevirisi Fethullah Gülen cemaatine yakın bir yayınevinden çıkan son kitabında, bu "yeni Türkiye" ve görevini başarıyla yerine getirmiş bir istihbaratçının eserlerinin istedikleri noktaya gelmesinden duyduğu sevinç var (Graham E. Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti (İstanbul: Timaş, 2008)).

 

"Yeni Türkiye" ve direnenler: Kemalistler ve Kürtler

Bu "yeni Türkiye"ye en büyük muhalefet, Kemalistlerden geliyordu; hâlâ böyledir. "Yeni Türkiye"ye giden yolda en büyük ayak bağlarından biri olarak görülen Kürt sorununun, Türkiye Kürtlerinin politik hattının dışlanarak ve etkisizleştirilerek çözülmek istendiğinin Kürtler tarafından fark edilmesi, yükselen bir başka muhalefeti doğurdu. Henüz gerçekleştirilemeyen yeni Kürt planı ve süreç, "Yeni Kürt kampanyası" başlıklı yazımda var; tekrar üzerinde durmuyorum. Kemalistlere yakın ağırlıkta bir kütle ile Kemalistlerden daha şiddetli bir muhalefet yükselten Kürtler, böylece, Ergenekon soruşturmasının başlıca konu edindiği iki kesimden bir diğeri oluyordu. 29 Mart Seçimi'nden sadece birkaç hafta önce, "Ergenekon davasının ikinci iddianamesinin tamamlandığı" haberleri yayılıyor, "iddianamade Ergenekon-PKK ilişkisinin de işlendiği" dillendiriliyordu; Kürtlere, "Siz de Ergenekoncu çıkabilirsiniz," uyarısıdır. İddianamede geçtiği ileri sürülen iddialar, pek yankı bulmadı ve seçimleri olumsuz etkileyebileceği endişesinden midir bilinmez, daha sonra yalanlandı; ancak Tuncay Güney'in soruşturmaya dayanak olarak kabul edilen polis ifadeleri ile iki iddianame ve eklerinde bu ilişkinin kurulduğunu biliyoruz. AKP'nin kazanması için olanca baskı ve çabaya rağmen, Kürt illerinde AKP'nin aldığı yenilgi bir yeni dönemin habercisidir. Muhbir medya, yeniden ve hâlâ, "PKK'yı ETÖ yönetiyor" çığlıklı haberler yapıyor; izliyoruz. PKK yönetiminin 1 Haziran'a kadar "silahlı eyleme girişmeyeceğini" duyurmasına rağmen, Halfeti'de Öcalan'ın doğum gününü kutlayanların Jandarma tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan olaylar ile DTP örgütlerine yönelik hafta başında gerçekleştirilen operasyon ve tutuklamaları iyi değerlendirmek gerekiyor.

 

"Yeni Türkiye" ve sosyalistler

Sosyalistler mi, belki bir sorunun tam zamanıdır: Türkiye sosyalistleri, bugün, ülkemiz ve bölgemize yönelik emperyal projelerin ve bunların Türkiye'de başarıyla uygulanabilmelerinin önünde ne ölçüde engel teşkil etmektedir? Ergenekon soruşturması başta olmak üzere, AKP iktidarı döneminde güncel meselelere dair yaşadığı kafa karışıklığı ve kendi içinde bölünmekten de öte günbegün düşmanlaşması, zaten kütlesi ve gücü belli olan Türkiye sosyalistlerini daha da pasifize ediyor; son bir buçuk yılını kendi içindeki bunalımı aşmak için harcayan ÖDP, bu durumun örneklerinden yalnızca biridir. İşte Ergenekon soruşturmasının Türkiye sosyalistleri açısından görünürdeki yegâne sonucu, budur: Türkiye solunun daha da aklının karışması, birbirine karşı daha keskin bir biçimde cepheleşmesi ve bir bütün olarak pasifize kılınmasıdır. Kaldı ki, sosyalistlerin az biraz kafasını kaldırdığında nelerle karşılaşabileceklerini, Atılım gazetesi çevresinin başına gelenlere bakıp tahmin edebilmek zor değil. 1 Mayıs 2007 ve 2008 tarihlerinde neler olduğuna bakmak da bir fikir verebilir. Sahi, Ergenekon soruşturmasının başlangıcı olan 12 Haziran 2007'de Ümraniye'de ele geçirilen bombalarla MLKP'nin bombaları aynı seriden çıkmıştı, değil mi? PKK hakkındaki iddialara değindik, ancak sürekli birlikte anılan bir diğer örgütün Dev-Sol olduğunu unutuyor muyuz?

 

Ergenekon soruşturması üzerine değerlendirme ve olasılıklar: Altımızdan kayan zemin

İnsanların, kim olursa olsunlar, sabaha karşı evlerinin basılması ve evlerinden alınıp kafalarından bastırılarak polis arabalarına bindiriltikten sonra, sol jargonla "şube"deki, nezarethanelere tıkılması karşısında, Şamil Tayyar ve Nazlı Ilıcak gibi "darbe karşıtları"mız ve "demokratlar"ımız ile onların peşlerine takılıp giden birtakım liberal solcu zevat gibi, huşu içinde "Genişletilsin genişletilsin!", "Daha fazla daha fazla!" diye alkış tutmak; açıkçası içimden gelmiyor. Atatürk resimlerine, Nutuk'a ve öğrencilerce yapılan ödevlere de birer "delil" olarak el konulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı baskınlarının da yapıldığı son dalgayı alkışlamaksa, hiç içimden gelmiyor. Geçen hafta televizyon kanallarını gezerken Başkent Üniversitesi'nin yayın organı Kanal B'yi görünce, gayriihtiyari, "Bunlar da Kemalist, ama henüz bunlara dokunmadılar. Belki de sandığımız gibi değildir," diye düşünmüştüm; şom ağızlılık etmişim. Bunlar, iki yıldır kemoterapi gören Türkan Saylan da dahil, hep birlikte darbe yapacaklarmış; burs verdikleri kız çocukları da herhalde ilerideki darbelerin kadın subayları olarak düşünülmüş.

Pekâlâ, Veli Küçük'ü ve diğerlerini nereye koyacağız? Soruya soruyla karşılık verelim: Ergenekon soruşturmasıyla bulandırılan zihinler, topluma yayılan ve egemen kılınan korkunun yanı sıra; ilgili ilgisiz birçok insanın konuşma ve yazışmalarının kayıt altına alındığı, evlerinin basıldığı, gözaltına alındıkları ve hatta aylarca F tipi cezaevlerinde tutuldukları bir sürecin meşru kabul edilmesini sağlayan gerekçeler nedir? "Darbeciler ve çeteciler hesap verecek" iddiasıyla sürdürülen bir soruşturma, Veli Küçük'süz yapılabilir miydi? Ergenekon soruşturması, birçok kesim tarafından haklı olarak talep edildiği üzere, "Fırat'ın doğusuna" da geçecektir; nitekim, geçmiştir. Burjuvazi ve devlet, artık ihtiyacının kalmadığı kimi örgütlenmeleri ve bunların mensuplarını feda edebilecektir; bunlar, elde ettiklerinin yanında bir hiçtir. Bu durum, düne kadar Türkiye solunun ağzından düşürmediği taleplerinin, AKP iktidarı tarafından teker teker yerine getirildiği diğer örneklere benziyor: Nâzım Hikmet'in vatandaşlığı meselesi, Ahmet Kaya'nın mezarı tartışması ve son olarak 1 Mayıs'ın tatil ilân edilmesi. Tüm bunlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlıklı işleyen bir burjuva demokrasisi olamamasından kaynaklanan sorunlardı ve bugün birer birer gündemden düşüyorlar. Bunlar birer birer gündemden düşerken, Türkiye solunun mücadelesini yükselteceği alanlar da git gide daraltılmış oluyor. Diğer yandan, Türkiye, Türkiye solunun düşlediği Türkiye'nin tersi bir istikamette tam sürat yol alıyor. Ergenekon soruşturmasıyla olan da budur ve Türkiye solunun önemli bir kısmı, belki de kendi sonuna alkış tutmaktadır; Ergenekon soruşturmasına karşı çıkışımın altındaki esas sebep, böylesi bir yok oluşa doğru sürüklendiğimizi düşünmemdendir.

Tabii, bu değerlendirme bile oldukça iyimser bir değerlendirme olarak alınmalıdır: Nihayet, Ergenekon soruşturmasıyla, perde arkasında başka türden amaçlara ulaşmak ve bunlara meşruiyet kazandırmak için bile olsa, hiç olmazsa kimi yasadışı ve insanlık dışı yapılanmaların açığa çıkarılarak cezalandırılabileceği umudunu barındırıyor. Böyle olmaması ihtimali de var. AKP iktidarı döneminde de İçişleri Bakanlığı görevinde bulunmuş Abdülkadir Aksu kimdir? Hrant Dink'in öldürüldüğü dönemde Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'na terfi etmiş midir? Hrant Dink'in katillerinin bir dönem ilişkide oldukları bilinen Alperen Gençlik Ocakları'nın bağlı olduğu BBP'nin, genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ilginç bir helikopter kazası sonucu yaşamını yitirdiğinde, cenazesi için devlet töreni düzenlenmedi mi? İlginçtir, Ergenekon soruşturmasına destek veren açıklamalarda bulunan liderlerin başında Yazıcıoğlu da geliyordu. Öyle ki, Ufuk Uras'ın kimi demeç ve çağrılarına katıldığını açıklamaktan da geri durmuyordu; Uras'ın bu tür çelişkileri hiçbir zaman sorgulama ihtiyacı hissetmediğini biliyoruz. 24, Samanyolu, Kanal 7 ve Zaman gibi kerameti kendilerinden menkul basın organlarının yıldızı sayılabilecek Ufuk Uras'ın, 1 Mayıs'ın tatil ilân edilmesi çalışmaları esnasında 8 Mart'ın da tatil ilân edilmesi gerektiğini söylediğini okuduk; kafası hep karışıktır. Partisinin başında olduğu günlerde düzenlenen bir etkinlikte, "Biraz da İslamofaşizme karşı çıktığınızı dillendirseniz, çok tepki alıyoruz," diyen bir ÖDP üyesine cevabı, "Arkadaşlar, AKP kapatılıyor! Bizde, ‘Düşene bir tekme de sen vur!' anlayışı hâkimdir," oluyordu; Uras'ın AKP'yi hâlâ "düşen" zannetmesi kuvvetle muhtemel olmakla birlikte, kendisi düş(ürül)müştür.

Daha serinkanlı bir değerlendirmeye girişecek olursak, sürdürülebilmesi, AKP'nin iktidarda kalmasına bağlı gibi görünen bu soruşturmanın, bırakın öyle liberal solcuların ileri sürdüğü gibi "darbeciler ve çetecilerden arınmış bir demokrasi" getirmesini, Savran gibi sosyalistlerin talep ettiklerine kapı aralaması bile zor görünüyor. Birinci iddianamede ve ikinci iddianamede konu edilen esas suç, silahlı örgüt kurmak yoluyla hükümeti devirmek ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs olarak ortaya konulmuş. Davalar, güvenlik gibi nedenler söz konusu değilse, suç mahalindeki mahkemede görülürken; bu davanın, devrilmek istenen hükümetin bulunduğu Ankara'da değil de, İstanbul'da görülüyor olması ilginçtir. "İlk baskının bilinçli olarak Ümraniye'de yapıldığı" ve "Ergenekon davası için Ankara'da davayı açacak savcı bulunamadığı" savlarını anımsatıyor. Belirli aralıklarla gelen gözaltı ve tutuklama dalgaları, insanda bu davanın "hiç bitmemek üzere" kurgulandığı düşüncesini doğuruyor. Bir gün nihayete erse bile, davanın konusunu oluşturan suçların askerî mahkemelerin yetki alanına girdiğini düşünecek olursak, dava dosyasının "yetkisizlik" kararıyla askerî mahkemeye ve generaller içinse Genelkurmay Askerî Mahkemesi'ne gönderileceğini düşünebiliriz. Ordu mensupları dışındakilerin işledikleri ileri sürülen suçlar ve bağlantıları hakkında somut delil bulunamaması durumunda beraat edeceklerini, İbrahim Şahin gibilerinin ise "yasaya aykırı ateşli silahlar bulundurmak" gibi suçlardan cezalandırılabileceklerini öngörebiliriz. Mevcut hukuk sistemi içinde olabilecekler, iyimser tahminlerle, bunlardır. Savran'ın, son yazısında, "anlaşılamadığından" yakındığı, "Marksist hareketin, hakim sınıfların bölünmesinin yarattığı çatlaklardan gerici bir kurumu (kontrgerillayı) yıpratmak üzere yararlanabileceği" iddiası, fazlasıyla iyimserdir.

 

Savran'a yanıt: Yeniden Yalçın Küçük üzerine

Savran, son yazısında, özellikle bana yanıt verdiği bölümlerde, çok fazla, "Biz öyle demedik, ama şöyle dedik," yazıyor. "Yalçın Küçük ve Veli Küçük ya da Siyonistlerin gerçek dostları kimlerdir?" başlığına karşılık, Yalçın Küçük'ü "Siyonistlerin gerçek dostu" olarak nitelendirmenin yanlışlığını ortaya koymamız ve Küçük'ün Siyonizm'e dair başka kimsenin dillendiremediği tespitlerde bulunduğunu göstermemize cevaben, "Yazının başlığında Yalçın Küçük için ‘Siyonizm'in gerçek dostu' yazmıyor ki! Orada sadece bir soru var: ‘Siyonistlerin gerçek dostları kimlerdir?'" yazdıktan sonra ekliyor: "Yalçın Küçük için Siyonistlerin gerçek dostları demedik, ama Siyonistlerin gerçek dostlarının dostudur!" Savran'a, söz konusu başlıktaki "ya da" bağlacının ne anlama geldiğini öğretecek değilim. "Yalçın Küçük ve Veli Küçük" deyip "ya da" ile "Siyonistlerin gerçek dostları" tamlamasını bağlamanın sonucu ortaya çıkan anlam, belirgindir. Bunun dışındaki tartışmaya yeniden girmeye gerek olmadığı kanaatindeyim: Savran da, ben de, Yalçın Küçük'ün "Siyonistlerin gerçek dostu" olup olmadığı üzerine sözlerimizi söylemiş durumdayız; Savran'ın 1 Şubat 2009 ve benim 14 Şubat 2009 tarihli yazılarımıza bakılabilir.

Savran, bu itirazından önce, bizim kullandığımız başlığı ("Türkiye solundaki Küçükist ‘hastalık' veya Savran'a yanıt") yanlış bulduğunu yazıyor:

Bu başlık bizim söylediklerimizi tümüyle yanlış temsil ediyor. Biz Türkiye solunda bir "Küçükist" hastalık olduğu kanaatinde değiliz, Yalçın Küçük'ün de bu kadar önemli biri olduğunu düşünmüyoruz. Hastalığın ne olduğunu elinizdeki yazının ilk paragrafında yeniden özetledik. Kısaca "burjuva devletine tapınma ve kuyruğuna yapışma" olarak da özetleyebiliriz hastalığı. Son yıllarda bu konuda parmak ısırtacak bir "gelişme" gösterdiği halde solun önemli kanatlarının Yalçın Küçük'ü hâlâ ciddiye almasını da, bu hastalığın bir belirtisi sayıyoruz. Bu, ilk yazımızda açıkça söyleniyor: "Bu satırların yazarı, Yalçın Küçük'ün veya onunla aynı yolda olan ama ondan daha küçük bazı şahsiyetlerin böylesine savunulmasının, hatta yüceltilmesinin, sosyalist sola illet olan bir hastalığın önemli arazlarından biri olduğu kanaatindedir." (Vurgu sonradan.) Araz, arazdır. Yani hastalığın kendisi siyasi ve ideolojik bir hastalıktır, Yalçın Küçük ise sadece bir belirti. [Vurgular, Savran'a ait. CM]

 

Pekâlâ, "Küçükist hastalık" değil, "Küçükist araz" demiş olalım; öyle kabul ediniz. Savran devam ediyor:

Nitekim, yazıda Küçük'ün yanı sıra birçok başka isimden de söz ediliyor-ki bunların hiçbiri "Küçükist" sayılabilecek insanlar değil. Yazının sonucunda da şu belirtiliyor: "Bu yazı Yalçın Küçük veya İlhan Selçuk veya Doğu Perinçek için yazılmadı." Bütün bunlardan sonra siz nasıl bizim "Küçükizm"den söz ettiğimizi söylersiniz? Musluk'un yazısı daha baştan hedefini şaşırmış durumda. (Sungur Savran, "Ergenekon'un avukatlarının avukatlarına cevap", Mavi Defter, 1 Nisan 2009)

 

Savran, kendince, bizim yazımızın "daha baştan hedefini şaşırmış durumda" olduğunu ileri sürüyor. Oysa, biz de yazısında bahsettiği arazın nedensiz olmadığından bahsederek, kendi deyimiyle "Yalçın Küçük'ün savunulması ve yüceltilmesinin", bizim abartılı nitelendirişimizle "Küçükizm"in nedenlerini anlatmaya çalışmıştık. Savran, bu yönüyle, Küçükizm'den de, bir "araz" olarak bahsetse bile, söz etmiştir. Ayrıntı olarak görülebilecek bu tartışmaları uzatmıyorum.

Savran, sorun olarak gördüğü bir noktaya işaret ediyor: "Kapıkulu sol ve sosyal kontrgerillacılar halka bu konuda da yalan söylüyorlar. Siyonizm yandaşlığını sürekli olarak AKP'nin üzerine yıkma çabası içindeler. (...) İşin Yalçın Küçük'le, Doğu Perinçek'le, İlhan Selçuk'la ilişkisi bu kadar." Ben, yazımda Perinçek ve Selçuk'a değinmedim; itirazım, yalnızca Küçük için yazılanlaraydı. Burada da Küçük için "Siyonizm yandaşlığını sürekli olarak AKP'nin üzerine yıkma çabası içinde" olmadığını söylemekle yetineceğim. Küçük'ün 2000'li yıllarda ve henüz AKP iktidara gelmemişken çıkan kitaplarında da, "Türkiye'nin Dünya Yahudi Partisi tarafından bir tür ‘rezerv devlet' olarak görüldüğü" iddiaları vardır; Tekeliyet, Tekelistan, Şebeke ve İsyan kitaplarında hep var ve ilgilenenler bakabilir. Küçük ve Soner Yalçın'ın Sabetayizm üzerine çalışmaları, 2000'li yılların ortasına dek, İslamcı kesimler ve bilhassa gençler arasında büyük bir heyecan yaratıyordu; örnek olsun, Küçük'ün, "Galatasaray Lisesi'nin mason yetiştirdiği" iddiasını dillendirdiği mülakatı Vakit'te yayımlanmıştı. Küçük'ün "İslamî tarikatların Judaize olduğu" ve "büyük İslamî tarikatların ileri gelenlerinin İbrani kökenli olduğu" yönündeki çalışmaları ile Soner Yalçın'ın Türkiye'deki Sabetayistler üzerine ikinci çalışması Efendi 2: Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, İbraniyet ile İslamî tarikatlar ve özellikle Siyonizm ile AKP arasındaki ilişkileri gündeme getirdi. Uzatmayayım: Savran'ın asıl sorunu, çok kolay ve hazırcı bir mantıkla genellemelerde bulunabilmesidir. "Siyonizm yandaşlığını sürekli olarak AKP'nin üzerine yıkma çabası," ağır bir ithamdır ve daha dikkatli olmakta fayda var. Küçük için söylenebilecek olan, Soner Yalçın ile birlikte, daha önce İslamcılar tarafından kendileri dışında herkesin Siyonizm'e bulaşık olduğu yollu savları tersyüz etmiş olduğudur. AKP başta olmak üzere, İslamcı çevreler ve İslamî tarikatların da İbraniyet ve Siyonizm ile ilişkide olduğu görülmüştür; that's the whole story.

Savran, Kürt meselesinde de, "Biz öyle demedik, şöyle dedik," demeyi sürdürüyor:

Bu topraklarda çeyrek yüzyıldır bir savaş sürüyor. Bu savaşın güçleri TSK ile PKK. Yalçın Küçük 90'lı yıllarda PKK'nın yanında idi, şimdi TSK'nın yanında. Bizim "yaman çelişki" dediğimiz bu kadar yalın. Yalçın Küçük, TSK'nın yanında dururken ona politika değişikliği öneriyor olabilir, kendi geçmişini inkâr etmiyor olabilir. Biz buna dair bir şey söylemedik. Yalçın Küçük'ün Kürt sorununda saf değiştirdiğini söyledik. [Vurgu, Savran'a ait. CM]

 

Yalçın Küçük'ün "Kürt sorununda saf değiştirdiğini söylemek" de yanlıştır. "Öcalan'sız hiçbir tedbir sonuç vermez" diyen, Perinçek gibi "Ama ben Bekaa'ya gazeteci olarak gitmiştim," oyunlarına başvurabilecekken veya "teröristler" deyip geçebilecekken bunları özen ve ısrarla yapmayan, Şamil Tayyar gibilerinin karşısında ve aldığı onca tehdide rağmen geri adım atmayan, ART gibi milliyetçi televizyon kanallarında bile kendi Kürt politikasını meşrulaştırabilen birine "TSK'nın yanında" demek, yineliyorum, bir büyük haksızlık oluyor. Savran'ın, "Yalçın Küçük'ün İsrail'in Gazze saldırısını, Türkiye için olumlu bir örnek olarak veriyor" iddiasının yanlış olduğunu yazmamıza karşılık bulabildiği savunma, bir internet sitesinde başkaları tarafından yazılanlar oluyor. Oysa, ben, Küçük'ün Kürt politikasını kendi ağzından özetlemiş bulunuyorum; okuyucu, karar verecektir.

Savran, bu kez de, Küçük'ün "Benim işim, Türkiye Kürtlerini Türkiye'de tutmaktır," demesine takılıyor: "Küçük'ün ifade ettiği bu tavır bir ezen ulus "sosyalisti" için yüz kızartıcı bir tavırdır." Hayret, neden "yüz kızartıcı", anlayamıyorum; Öcalan başta olmak üzere, Kürt hareketinden pek çok insan bile "demokratik cumhuriyet" vb. Türkiye içinde çözümler önerirken, hem de bölgemiz gibi her yeni etnik dağılma ve çatışmanın yeni acılara sahne olduğu bir coğrafyada, Kürtlerle onurlu bir birlikteliği savunmak ve bunun için çaba göstermenin bir ezen ulus sosyalisti için "yüz kızartıcı" bir iş olduğunu düşünmüyorum. Haddinden fazla uzun olan bu yazıda, Küçük faslını burada kesip "Ergenekon"a dönmekte fayda var.

 

Savran'a yanıta devam: Yeniden Ergenekon soruşturması

Savran, "Musluk Ergenekon'un gerçekten NATO ve emperyalizm karşıtı, milliyetçi bir örgüt olduğuna inanmış anlaşılan," diyor; anlaşılan, pek anlaşılamamış. Birincisi; bugünkü hâliyle, Veli Küçük'lerden, Türkan Saylan'lardan mürekkep bir "Ergenekon"un varlığına inanmıyorum. İkincisi, bu soruşturmayla bertaraf edilmek istenenlerin emperyal projelerin önünde birer engel veya yavaşlaştırıcı olarak değerlendirildiklerinden ötürü gözden çıkarıldıklarını düşünüyorum; önceki yazılarımda (özellikle "Yeni Kürt kampanyası") var. Yoksa, Tuncer Kılınç'ın açıklamasının "mümkünse Amerika" dediği ikinci kısmından bir tek Savran haberdar değil. Tasfiye edilenler, tutarlı antiemperyalist yapılanmalar değil, emperyal merkezlerce güvenilmez bulunan veya artık kendilerine ihtiyaç bulunmayan yapılanmalardır. Savran'la aramızdaki görüş ayrılıklarından biri, ordunun mevcut komuta kademesinin bu soruşturmaya destek verip vermediği konusunda tezahür ediyor. Savran, ordunun; Jandarma Genel Komutanı'nın rahatsızlığını dile getirdiği açıklaması, Kocaeli Garnizon Komutanı'nın tutuklu generalleri ziyarete gitmesi ve Genelkurmay'ın bu ziyareti sahiplenmesi, tutuklu generallerin serbest bırakılması gibi; kimi manevralarından, bu soruşturmayı desteklemediği sonucuna varıyor. Örnek olarak gösterdiğimiz, AKP'ye yakın yazarların soruşturmanın niteliğine dair oldukça açık yazılarını ikna edici bulmayan Savran'ı ikna etmek, zor gibi görünüyor. Oysa, Savran'ın saydığı örnekler de ordunun mevcut komuta kademesinin, bu kurum içerisinde ve Kemalist kitle başta olmak üzere halkta oluşabilecek rahatsızlıkları azaltmak için giriştiği eylemler olabilir. Diğer yandan, muvazzaf subaylar için soruşturma ve gözaltı izni veren de ordudur. Ayrıca, Özden Örnek'in "darbe günlükleri", Mustafa Balbay'ın olduğu ileri sürülen günlükler ve eski genelkurmay başkanlarından Emekli Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun, halefi Em. Org. Hilmi Özkök hakkında söyledikleri var. Kıvrıkoğlu-Aytaç Yalman-Şener Eruygur ekibinin yanı sıra, Özkök-Büyükanıt-Başbuğ-Koşaner ekibinin varlığı dikkat çekiyor; analizlerde dikkate alınmalıdır.

 

Savran'la aramızdaki esas fark

Savran, Ergenekon soruşturmasıyla tasfiye edilen yapılanmalara dair düşüncelerimizi yanlış yorumladığı için kendisiyle aramızdaki farkı da yanlış tarif ediyor: "Burada mesele sahte anti-emperyalizmle gerçeğini ayırma gibi hayati bir meselede solun önemli bir bölümüyle (ve Musluk'la) aramızda bir fark olmasıdır." [Vurgu, Savran'a ait. CM] Aramızdaki fark, Savran'ın şu cümlelerinde ortaya çıkmaktadır: "Biz Ergenekon davasının kontrgerillanın bütün cinayetlerine ve generallerin bütün darbe ve müdahalelerine genişletilmesini talep ediyoruz." Bense; kütleselliği ve gücü ile düzen tarafından bir tehdit olarak algılanmaktan uzak olan Türkiye sosyalistlerinin bu talebinin "sınıf mücadelesinin yükseltilebileceği" bir gedik falan açmayacağını, belki dikkate bile alınmayacağını, dikkate alınsa bile Nâzım Hikmet'in vatandaşlığının iadesi ve 1 Mayıs'ın tatil ilân edilmesi örneklerinde olduğu gibi sınıf mücadelesi açısından herhangi bir yükselişi beraberinde getirmeyeceğini; dahası, mücadele zemininin günbegün daraldığını ve istediğimiz Türkiye'nin oldukça uzağında bir Türkiye'ye doğru adım adım yol almakta olduğumuzu ve bu soruşturmanın esas amacının tam da bu olduğunu düşünüyorum. Türkiye soluna mücadele edebilecek zemin bırakılmaz ve neoliberal üstyapı ile milliyetçi-muhafazakâr kimlikli bir altyapıya sahip bir ülkeye doğru, gittikçe geri dönüşü zor bir yola girilirken, "Daha fazla daha fazla!" ve "Genişletilsin genişletilsin!" yollu sevinç çığlıkları atanların korosuna katılmak mı; kabul etmiyorum.

 

Bir başka yol: Üçüncü Cumhuriyet

Kabul edenler, kabul edebilirler. Bu yolun, "Marksist hareket için sınıf mücadelesinin yükseltilebileceği bir gedik açacağı" hayaliyle yaşayabilirler. Böylesi bir tutum takınıp liberal solcularla polemiğe girmeyi anlamlandırabilmek de zor: Ergenekon soruşturmasından beklenti içine girilmiş olunması, ortak nokta olarak göze çarpıyor. AKP iktidarı eliyle yürütülen projeler çerçevesinde sürdürülen bir operasyona destek olup beklenti içine girdikten sonra AKP karşısında "üçüncü bir taraf" inşa edileceği ileri sürülüyor. Bu "üçüncü tarafın" işçi sınıfıyla birlikte inşa edileceği düşünülüyor olsa gerek, ancak "işçi sınıfı" sınıf bilincini ne ölçüde haiz olduğunu her seçimde gösteriyor. Graham Fuller'ın "yeni Türkiye Cumhuriyeti" ve diğerleri, bir dönemin kapandığını haber veriyorlar; mutlular, "İkinci Cumhuriyet" deniliyordu, artık pek az deniliyor. İlân edilmesi gerekmiyor ve bizim için seçim sonuçlarının bir diğer gösterdiği, bunu kabul etmeyenlerin hâlâ çok oluşudur; sosyalistlerin başını kaldırıp yüzünü dönmesi gerekenler, bunlardır. Yeni rejimin polis ekipleri, hafta başında, aynı günlerde, batı illerinde Kemalistlere, doğu illerindeyse Kürtlere baskın düzenledi; yeni rejim, karşıtlarını biliyor. Bu kesimlerin önüne, Üçüncü Cumhuriyet, bir yeni sosyalist cumhuriyet perspektifiyle çıkıp kaygı duyduklarının, karşı çıktıklarının önüne, ancak böylesi bir projeyle geçilebileceğini anlatmak da sosyalistlerin ödevi oluyor.

18 Nisan 2009

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: BİLGİLENDİRME-5 ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right