Coşkun MUSLUK Türkiye solundaki bozulma Yeni bir solumuz var. Toplum üzerindeki tek zor aracının devlet zoru olduğunu zanneden, piyasanın etkisini ihmal eden ve analizlerinde "ceberrut devlet"in tahakkümünü tek belirleyen olarak alan bir soldan bahsediyorum. Devleti salt sermayedar sınıfın bir aracı olarak gören ham yaklaşımları benimsemiş olduğu için sermayenin bir "genel çıkarının" olduğunu düşünen, dolayısıyla sermayedarların çatışan çıkarlarını göremeyen (Simon Clarke, "State, Class Struggle and the Reproduction of Capital", Simon Clarke (der.), The State Debate (London: Macmillan, 1991) içerisinde, s. 186), devletin "göreli özerkliği" gibi tartışmaları bir kenara ittiği için mevcut devlet aygıtıyla emperyalizm arasında doğabilecek muhtemel çelişkileri irdeleyebilmekten uzak, güç ve zor araçlarını fiziksel güce indirgeyen ve devletin fiziksel gücün kullanımı üzerinde tekel sahibi olduğu yanılgısına düşen (Ibid., s. 186) bir solumuz var. Bir başka yerde (Coşkun Musluk, "Küreselleşme Çağında Modern Kapitalist Devletin Teorileştirilmesi: Marksist Bir Yaklaşım", Mavi Defter, 14 Haziran 2008) daha detaylı olarak yaptığım devlet tartışmasını daha fazla uzatmak istemiyorum. Yine de, sınıf mücadelesinde bir arena olarak değerlendirilebilecek olan devleti (Clarke, op. cit., s. 195) oldukça üstünkörü bir biçimde değerlendiren solumuzun içine düştüğü yanılgılardan hicap duyduğumu söylemeliyim.
|
Soldaki bozucular Türkiye soluna haksızlık etmemek gerekiyor. Marksist literatürde bile oldukça muğlak kalan devlet mefhumu, Türkiye solunda 1970'lerin ortasından itibaren ciddi olarak tartışmaya açıldı. 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi sonrası modern kurumlara ve gerçek anlamda sosyal/sendikal haklara kavuşan Türkiye, planlı bir kalkınma ile sanayileşiyor ve işçi sınıfının ve gençliğin ses getiren örgütlü eylemlerine tanıklık ediyordu. Sovyetler Birliği, uzaya insan çıkarıyordu; bir büyük yükseliş var. Burjuvazi için ciddi tehdit içerdiğinden kuşku duyamayacağımız bu yükseliş, 12 Mart ile biçilmeye çalışıldıysa da Türkiye solunun daha da bilenmesine ve pratik eylemliliğe daha bir kaymasına yol açtı. Eylemliliğinin ve eylemlerinin şiddetini arttıran Türkiye solu, teoriden koptu. 12 Eylül ile ezilen Türkiye solu, 1980 sonrası başarısızlığının nedenlerini sorguluyordu. Birikim'in ve diğerlerinin asıl etkisi bundan sonradır. Homojen bir yapı teşkil etmemesine ve herkesin yazabildiği bir dergi olmasına rağmen Birikim'in adını vermem, ilk paragrafta temel varsayımlarını aktardığım yeni solumuzun ortaya çıkışında büyük etkiye sahip olmasındandır. Sovyetler Birliği'nin ve Türkiye solunun gücünün doruğunda olduğu bir zamanda yayın hayatına başlayan dergide, Stalin ve Stalinizm başta olmak üzere, Sovyetler Birliği eleştirileri çıkıyordu. Daha üçüncü yılında "Stalinizm Özel Sayısı" basıyor ve ortada bir "Sovyetler Birliği Sorunu" olduğu fikrinden hareketle Sovyet sosyalizmi tartışması başlatıyordu (bkz.: Birikim, Sayı 30/31, Ağustos-Eylül 1977 ve Sayı 32, Ekim 1977). Ömer Laçiner, Murat Belge ve Asaf Savaş Akat gibi isimlerle simgeleşen Birikim dergisi çevresinden önemli bir kesim, 1980'lerin sonundan itibaren yeni bir cumhuriyet fikrinin öne çıkarıldığı tartışmalarda "İkinci Cumhuriyet" tezlerinin savunucusu oldular. Sovyetler Birliği alerjisine sahip bu kesim, bu kez KİT'leri ve "ceberrut devlet"i hedef alıyordu. Türkiye'de, Batı'da bulunan türden toplumsal sınıfların olmadığını, bürokratik bir zümrenin tüm kapitalist (ekonomik liberal) ve demokratik (politik liberal) gelişimin önünü kestiğini ileri sürmekle birlikte, Kemal Tahir ve İdris Küçükömer'i guru belleyen bu kesim, daha o günden "sivil toplum" dinamiğine dayanacak bir demokratik yeniden yapılanmayı tartışıyordu. Aradan geçen zamanda, hem Sovyetler Birliği hem de KİT'ler, tarih oldular. Ne dünyaya vaadedilen "özgürlük" ne de Türkiye'ye müjdelenen "demokrasi" gelebildi, ancak artık hem dünyada hem de Türkiye'de bir ölü solumuz var. Ölüm, zannedildiği gibi Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla değil, yaklaşık kırk yıllık bir bozulma'yla geldi. Artık rehberi Birikim ve Radikal İki olan, politik süreci ve çelişkileri iyi okuyamayan ve herhangi bir devrim stratejisinden yoksun bir yılgın solumuz var; abartarak ve üzülerek tasvir ediyorum. Yalçın Küçük'ü ciddiye almak veya bir "ölümcül hastalık" Bu yazıyı, Sungur Savran'ın Mavi Defter'de yayımlanan son yazısını (Sungur Savran, "Yalçın Küçük ve Veli Küçük ya da Siyonistlerin gerçek dostları kimlerdir?", Mavi Defter, 1 Şubat 2009) okuduktan sonra yazmaya karar verdim. Savran, Yalçın Küçük'ün konuk olduğu bir TV programından ("32. Gün", Kanal D, 29 Ocak 2009) yola çıkarak kaleme aldığı yazısında Doğu Perinçek ile birlikte "sosyal kontrgerillacı" olarak nitelediği Küçük'ün Türkiye solu ve özellikle sosyalistleri tarafından ciddiye alınmasını "ölümcül bir hastalık" olarak nitelendiriyor. Soldaki bu "ölümcül hastalığa" karşı savaş açılması gerektiğini bildirerek teşhisi koysa da nedenleri üzerine eğilmiyor. Oysa, Türkiye solunda özellikle Yalçın Küçük'ün bu denli ciddiye alınmasının bir sebebi var: Yalçın Küçük, bu hegemonyasını, kırk yıldır bozulan, ümitsiz ve yılgın Türkiye solunun soramadığı soruları sorarak, göremediği çelişkileri görerek ve cesaret edemediklerini yaparak kurdu. Türkiye solundaki bozulma üzerine yukarıda yazılanlar, bu gerçeği betimlemek için yazıldı. Dolayısıyla, Türkiye solunun yakalandığı "ölümcül hastalığın" sorumlusu, Küçük'ün çalışkanlığı ve etkileyiciliği değil, Türkiye solundaki bozulma'nın mimarlarıdır. Bu "ölümcül hastalığa" tutulan Türkiye solunu suçlamak, insafsızlık ve haksızlık olur. Nasıl suçlayalım; Ergenekon davasının iddianamesi ve ek klasörlerinde, Dev-Sol ve PKK gibi, Türkiye solunun ve Türkiye Kürtlerinin içinden çıkmış silahlı örgütler bile birer "derin devlet örgütü" olarak kayda geçirilirken, Türkiye solcularının ve Kürtlerinin bu davayı bir hukuk olayı olarak değil siyasi bir dava olarak gören kesime yönelmesi ve bunlardan etkilenmesi gayet doğaldır. Bu bir "ölümcül hastalık" ise, örnek olsun, PKK bu hastalığın dibine vurmuştur: Küçük'ün Musul'da Türkiye Kürtlerinin desteğiyle verilecek bir "örtülü savaş" önerisine karşılık, Öcalan, "Lozan'ı tamamlamak"tan bahsetmektedir (3 Aralık 2008 tarihli görüşme notu, çeşitli internet siteleri). Öcalan, bu eğiliminde yalnız değildir: PKK'nin üst düzey organlarından KCK Yürütme Konseyi üyelerinden birine ait olduğu bilinen Selahattin Erdem müstear ismiyle çıkan "Güncelleme" başlıklı yazıda da (Selahattin Erdem, "Güncelleme", 8 Şubat 2009: http://www.rojaciwan.com/koseyazisi-1823.html) yine Lozan'ın güncellenmesi gerektiği savunulmaktadır. Yine bir diğer üst düzey yönetici olan Mustafa Karasu'nun yazılarında da (ör.: Mustafa Karasu'nun çeşitli internet sitelerinden okunabilecek "Ergenekon'un Yerini Fethullahçılar Alıyor" (14 Ocak 2009) ve "Syces-Picot Güncelleşiyor mu?" (9 Şubat 2009) isimli yazılarında) aynı eğilimi görmek mümkündür. Demek, soldaki "ölümcül hastalık"tan Kürtlerimiz de muzdariptir; Savran, "Ölmek üzereler," diyebilir. Savran'ın yazısındaki iki somut yanlış Savran'ın yazısında kimi somut hatalar da var. Yazının başlığından başlamak gerekiyor. Küçük için yapılan "Siyonizm'in gerçek dostu" nitelemesini ciddiye almak zor: Örnek olsun, İsrail Başbakanı David Ben-Gurion'un 1958'de Türkiye'ye "bir uçak kazası nedeniyle zorunlu olarak indikten" sonra imzaladığı anlaşmalar sonrası yaptığı, "Türkiye ile aramızda metres ilişkisi var," veya "Türkler ile İsrailliler, tamamlayan kavimlerdir," yollu açıklamaları Türkiye'ye duyuran, kitaplarında ele alan birisidir. Özel olarak Sabetayizm ve genel olarak Türkiye'deki İbrani kökenliler üzerine savlarının hareket noktası, Türkiye'de rantiye kişilerin köşebaşlarını tuttuğu ve kendilerinden olmayan yetenekli ve kabiliyetli kişilerin önünün kesildiği, hatta bu rantiye sınıfın pro-Siyonist nitelik de taşıdığı varsayımıdır. Bu savlarında ne kadar haklı olduğu ayrı bir tartışmanın konusudur, ancak "Siyonizm'in gerçek dostu" olarak nitelendirmek ölçüsüzlüktür. Uğur Mumcu'nun öldürülmesinden iki hafta kadar önce yayımlanan ve MOSSAD ile Barzani arasındaki ilişkiyi ele aldığı yazısında (Uğur Mumcu, "MOSSAD ve Barzani", Cumhuriyet, 7 Ocak 1993) tanıttığı önemli kitabı (Ian Black ve Benny Morris, Israel's Secret Wars: A History of Israel's Intelligence Services (London-Sydney: Grove Press, 1992) her yerde gösteren, yine Yalçın Küçük'tür. Sık sık tekrarladığı, "İsrail, Türkiye'de, İsrail'de olduğundan daha güçlüdür," tezine somut göstergeler de sunabilmektedir. Son katıldığı TV programında ("Nuriye Atabey ile Gündeme Dair", ART, 4 Şubat 2009); "Bu iki devlet, önemli kararlar alırken birbirlerine danışırlar," dedikten sonra, Tzipi Livni'nin "Türkiye ile ilişkimiz stratejik" dediği açıklamanın haberini (Yasemin Çongar ve Nedim Şener, "İsrail: Türkiye ile ilişkimiz stratejik", Milliyet, 20 Nisan 2007); "İsrail ve Türkiye, bir tek devlettir," dedikten sonra da, İsrail'in Ortadoğu'da doğrudan temas kuramadığı kimi ülkelerdeki Türk temsilciliklerinde ofis açmak için istekte bulunmasını (Uğur Ergan, "İsrail'den ilginç teklif", Hürriyet, 7 Eylül 2005) örnek göstermiştir. Aynı programın sonuna doğru verdiği "kısa Amerikan tarihi" de ufuk açıcıdır: 1) II. Dünya Savaşı sonunda ABD Başkanı Roosevelt öldü. Yerine Truman geçti. Truman zamanında İsrail resmen kuruldu. 2) 1963 Haziran'ında İsrail Başbakanı Ben-Gurion görevinden ayrıldı. Aynı yıl, ABD Başkanı Kennedy öldürüldü. Yerine yardımcısı Johnson geçti. Johnson, 1967 yılındaki Arap-İsrail savaşında tüm gücüyle İsrail'i destekledi ve Sovyetler Birliği'ni bloke etti. 1967, İsrail'in de facto kuruluşudur. 3) 1973'te ABD'nin Yunan asıllı Başkan Yardımcısı Agnew istifa etmeye zorlandı. Ardından Başkan Nixon istifa etmek zorunda kaldı ve yerine Ford geçti. Asıl iktidarı ele alan Yahudi olan Henry Kissinger'dı. İsrail, 1973'te Arapları yeniden bozguna uğrattı. 4) Kennedy'nin Yahudilerce öldürüldüğü rivayet edilir. Nixon'ı düşüren Watergate skandalını ilk ortaya çıkaran kişi Yahudi'dir. Truman, Johnson ve Ford, birer en yüksek dereceli masondur ve Illimunati'den sayılırlar; Illimunatiler, Siyonisttir ("Nuriye Atabey ile Gündeme Dair", ART, 4 Şubat 2009). Türkiye'de bunları dillendirebilen kaç kişinin olduğunu sormamız gerekiyor. Tek başına bu soru bile, Küçük için "Siyonizm'in gerçek dostu" demenin mantıksızlığını ortaya koyacaktır. Savran'ın ikinci somut hatası, Yalçın Küçük'ün Kürt sorununa dair görüşlerinin değiştiğini ileri sürmesidir. Bu konuda yazılmış ve benim bundan önceki yazımda da atıfta bulunduğum oldukça açıklayıcı bir yazı mevcut (Barış Zeren, "İşte Yalçın Küçük-PKK ilişkisinin tarihçesi", Odatv, 13 Ocak 2009: http://www.odatv.com/index.php?id=14513). Bu yazıda anlatılanlara ilave edeceklerim var. Birincisi, Küçük dün söylediklerini bugün inkâr etmemektedir. Bekaa'ya gittiğinde çektirdiği resimleri, bizzat kendisi, en son çıkan kitaplarına koymaktadır. Ortada herhangi bir "yaman çelişki" yoktur. Hakkında yedi aydan fazla bir zamandır sürdürülen, "PKK'nın akıl hocası", "Teröristbaşının yakın dostu" türünden, 12 Eylül'ün yetiştirdiği beyinlere hitap eden haberlere rağmen hiçbir reddiyede bulunmamıştır. Bırakınız herhangi bir reddi veya inkârı, "terörist" sözcüğünü bile telaffuz etmeden konumunu savunabilmiştir; başlı başlına bir büyük iştir. Savran'ın yanlış anladığı konulardan biri de kara operasyonu meselesidir. Küçük, İsrail'i örnek göstererek, "Biz de kara operasyonu yapalım!" demiyor. Kara operasyonuyla desteklenmeksizin hava harekatının hiçbir sonuç getirmeyeceğine dair askerî/teknik açıklama yapıyor. Küçük'ün Kürt politikası Küçük'ün her fırsatta dile getirdiği çözümü ise başkadır: "Gayet açık olarak söyleyeyim: O tür tedbirlerle [TCK'nin 221. Maddesi'nin esnetilmesi vb. tedbirler, CM] dağdaki Kürt -aynı sözcükleri kullanıyorum- ‘teröristleri indirmek' mümkün değildir. Kabul edin, kabul etmeyin; Abdullah Öcalan'ı içine almayan bir tedbir, hiçbir sonuç vermez. Burada da yanlış anlaşılmak istemem: Abdullah Öcalan'a af değil, ama onu belki normal bir hapishaneye almayı veya müebbet hapsini daha, birkaç yıl daha indirmeyi içine almayan hiçbir tedbir -bunları çok açıklıkla söylüyorum- bir sonuç vermez. Bu hükümetin de bu tür adımlar atmaya ne niyeti var ne gücü var. Bunlar [bu adımlar, CM] atılmadığı müddetçe, bu tedbirlerle oyun oynanır; başka hiçbir şey yapılmaz." ("Öcalan'sız Bir Tedbir Hiçbir Sonuç Vermez", Vatan, 22 December 2007) Buna benzer açıklamalarına, Savran'ın ele aldığı programda da rastlamak mümkünse de, Savran'ın gözden kaçırdığı anlaşılıyor: "Türkiye'nin Kürt politikasının yıllar yılı yanlış olduğunu savunan birisiyim. (...) Benim işim, Türkiye Kürtlerini Türkiye'de tutmaktır. Ben, başka bir insanım. Ne demek ‘Ben, başka bir insanım'? Türkiye'nin resmî Kürt politikasını yanlış bulan bir insanım. (...) Ben, Türkiye'de savaşın en şiddetli olduğu bir zamanda, ‘kardeşim' dedim. Ben, Kürtlerimize sevgiyle yaklaştım." ("32. Gün", Kanal D, 29 Ocak 2009) Küçük, bizlerce kolaylıkla "faşist" olarak damgalanabilecek çevrelerin televizyon kanallarında bile bu politikasını savunabilmekte ve meşrulaştırabilmektedir: "Evet, bir görevim vardı: İçimden gelen bir görev. (...) Benim misyonum şudur: Ben ne bir Kürt'ü vereceğim ne bir karış toprak vereceğim. Ben, hep Kürtlere sevgiyle yaklaştım. Kürtler olmazsa biz olamayız. Onlara hep kardeşlik getirdim, hep kardeşlik sundum. Ankara DGM'nin bir hakimi Turgut Okyar'dır, birisi de Orhan Karadeniz'dir; ikisine de geldiğim zaman ellerim kelepçeli şunu söyledim: ‘Değerli yargıçlar, bir gün bu ülkedeki Kürtlerimiz bizden ayrılmak istemezlerse, nihayi olarak ayrılmak istemezlerse, sizin yüzünüzden değil, bu ülkede bir Yalçın Küçük olduğu için ayrılmayacaklar,' dedim. ‘Görevli miydiniz?' Evet. Benim içimdeki aydın, solcu ve Türkiye göreviydi. (...) Biz, başka bir ekolüz. Biz, başka bir doktriniz. Biz, Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran ile birlikte Kürtlerin haklarını savunduk. Kimse diyemezken, 1970 yılında, ‘Bu ülkede Kürt vardır,' diye karar aldık. Anayasa Mahkemesi, partimizi kapattı." ("Nuriye Atabey ile Gündeme Dair", ART, 4 Şubat 2009) Tüm bunlar varken, Küçük'ün geçmişini inkâr ettiğini dillendirmek bir büyük haksızlık oluyor. Yalçın Küçük: Bir ilginç aydın Yalçın Küçük, görülebildiği gibi, Perinçek ile aynı kefeye konulamayacak kadar farklı biridir. Küçük'ün sadece kendi yazdıkları onlarca ciltlik bir külliyat oluşturduğu, yazılı ve görsel basında da her gün yeni sansasyonel açıklamalarda bulunduğu için hakkında ne kadar yazılırsa yazılsın kafi olmayacaktır. Ortaya koyduğu eserlerinde ve dile getirdiği düşüncelerinde zihinleri daha çok düşünmeye ve şaşırmaya zorlayan pek çok yeni bilgi vardır. Ele almadığı ve hakkında yazıp çizmediği veya söz söylemediği konu pek az olsa gerek. Görüşlerinin tümüne katılamasam ve hatta bazen kızsam da, hem bu çok yönlülüğü hem de halkın karşısına bu kadar çok çıkışıyla "kamusal aydın" nitelemesini hak eden biridir. Küçük, Lenin'in, "Aydın, tek başına bir partidir," düsturuna uygun hareket eden biridir. Kendine has bir programı vardır ve uygulamaktadır. Bir zamanlar "Milli Demokratik Devrim" peşinde koşan Doğan Avcıoğlu'nu, "İktidarı alırsın, ama tutamazsın," yollu uyaran ve "Sosyalist Devrim" çizgisini savunan Küçük, kırk yıl sonra yakın dostu Avcıoğlu'nun bıraktığı mirası devralmış görünüyor. Avcıoğlu'nun deneyiminden dersler de çıkarmış olmalı ki, sosyalizm ve Kürt vurgularını eksik bırakmıyor. Veli Küçük ve Hurşit Tolon gibi isimlerle ilgili açıklamaları kulağa hoş gelmese de, bir iç tutarlılığı vardır: Siyasi bir dava olarak gördüğü Ergenekon davasına karşı çıkarken davaya karşı çıkan toplumsal kesimlere moral verme, davayı destekleyen kesimlerin ise içlerine korku salma yöntemini benimsemiştir. Çeşit çeşit atkı ve kalpaklarıyla başta gençler olmak üzere hitap ettiği kitleye heyecan vermeyi, gerek el çırpması gerek masaya vurmasıyla da daha fazla dikkat çekmeyi ve kendisini izleyenlere neşe ve moral vermeyi amaçlamaktadır; yaptıklarında bir bilinç var. Programının ipuçlarını 22 Temmuz 2007 seçiminden hemen sonra kaleme aldığı "22 Temmuz Tezleri"nde vermiştir. Son kısmını almakta fayda var: "Otuzuncu Tez : 1923 Cumhuriyeti'ni tamir ile kurtarma kapısı kapanmıştır. Devrimci bir şekilde İkinci Cumhuriyet'i kurmak tek yoldur. Heyecanlı, zahmetli, iniş-çıkışı olan, uzun bir yoldur. Bir uzun yolun başındayız. Otuzbir: Yol, Çaredir." (Yalçın Küçük, "22 Temmuz Tezleri", 22 Temmuz 2007: http://www.kalemlervekiliclar.com/22-temmuz-tezleri-yalcin-kucuk-t-3837.html) Bu yazı, bir Küçükizm savunusu yapmak için kaleme alınmadı; ancak Türkiye solundaki Küçükist yönelimin nedensiz olmadığı, dahası Türkiye solundaki bozulma'nın getirdiği, süreci sorgulayabilme ve doğru okuyabilme yetisinin yitirilmesinden kaynaklanan bir yönelim olduğu, bu yazının anlatmak istediklerinden birkaçıydı. Yanlış tanınan, anlaşılmayan ve hatta hiç hak etmediği suçlamalara maruz kalan bir aydının, kendisi bunları pek umursamasa da, itibarının iadesini de amaçladım. Savran'ın önemi ve gerçekleşmiş öngörüleri Bu amaçların ötesinde, böylesine uzun bir cevap/değerlendirme yazısını kaleme almamın en etkili sebeplerinden biri de, buna vesile olan ve oldukça talihsiz bir yazı olduğuna inandığım yazının Sungur Savran'a ait olmasıdır. Savran'ın Türkiye solunun düşün önderleri arasındaki yeri ve önemini tartışmaya gerek yok. Bu yazı özelindeki önemiyse, yukarıda tarif ettiğim bozulma'yı -"sol liberalizm" yahut "liberal sol" deniyor- ilk fark eden ve irdeleyenlerden biri olmasıdır. Savran'ın son yazısı, sadece Küçük hakkındaki yanlış değerlendirmelerden ibaret bir yazı olsaydı veya bir bozulmuş solcu, daha kibar bir deyişle, bir "sol liberal" yazar tarafından kaleme alınmış olsaydı, üzerinde durmak anlamlı olmazdı. Ne var ki Savran, daha 1986'da bu bozulma'yı teşhis edebilmiş ve nedenlerini irdeleyerek düşünsel çerçevesinin dökümünü yapmıştır (bkz.: Sungur Savran, "Sol Liberalizm: Maddeci Bir Eleştiriye Doğru", 11. Tez Kitap Dizisi (Sayı 2: Şubat 1986): ss. 10-40). Yakın zamanda da Radikal İki'de söz konusu kesimle bir tartışmaya girişmiştir. "Sol liberalizm" üzerine değerlendirmelerinden en çarpıcısı ise bugün pek bilindiğini sanmadığım ancak oldukça ilginç bir çalışmada yer alıyor. Sözünü ettiğim çalışma, ağırlıklı olarak soldan olmak üzere, Türkiye'deki "İkinci Cumhuriyet" tartışmaları üzerinde farklı fikirlere sahip kişilerle yapılmış mülakatlardan oluşuyor (Metin Sever ve Cem Dizdar (der.), 2. Cumhuriyet Tartışmaları (Ankara: Başak Yayınları, 1993)). Mülakatlardan biri, Sungur Savran ile gerçekleştirilmiş (Sungur Savran, "2. Cumhuriyet'i demokrasiye yönelik bir açılım olarak görmek büyük hatadır", Sever ve Dizdar (der.), op. cit. içerisinde, ss. 257-281). Başlığından da anlaşılacağı üzere "İkinci Cumhuriyet" projesinin "demokratik" olamayacağının dile getirildiği bir mülakat oluyor. Hemen hemen tümüyle hemfikir olduğum mülakattaki değerlendirmelerde en çok dikkatimi çeken ise Savran'ın geleceğe dönük öngörülerinde büyük ölçüde haklı çıkmış olduğu. İktisadi liberalizmin devleti dünya politikasında daha saldırgan ve militarist bir yönelime sokabileceği uyarısında bulunan Savran, muhtemel yeni rejim için "Türkiye'nin dış politikasına açıkça karşı çıkanları belirli dönemlerde ciddi şekilde ezecektir, ezmeye çalışacaktır," öngörüsünde bulunuyor (Ibid., s. 265). Bugün bizzat Ergenekon soruşturmasının önde gelen savunucuları, bu soruşturmanın emperyal merkezler tarafından, yürütülmüyorsa bile, desteklendiğini ve devlet içindeki Batı ve NATO'nun dışında ittifak arayışları içerisine giren kesimlerin tasfiyesinin amaçlandığını yazıyorlar (ör.: İhsan Dağı, "Rus yanlısı darbe ve Ergenekon", Zaman, 13 Ocak 2009; Yasemin Çongar, "Ordunun Ergenekon'u tasfiye çabası", Taraf, 14 Ocak 2009; Mehmet Altan, "NATO'nun dönüşü", Star, 15 Ocak 2009). Bunun en bariz örneği, MGK Genel Sekreterliği'nde bulunurken İran ve Rusya ile ittifak kurulabileceğini savunan Org. Tuncer Kılınç'ın gözaltına alınışı oldu. Savran, ayrıca, bir liberal-muhafazakar ittifak projesi olan İkinci Cumhuriyet'in Kürt sorununa getireceği çözümün nasıl bir çözüm olacağını da doğru teşhis ederek, "Bu, Kürtleri özgürleştirme politikası değildir. Kürtlerin özgürlükleri kendi mücadeleleri ile olur," uyarısında bulunuyor (Savran, op. cit., s. 269). Bugün Barzani ve Talabani ile güçlendirilmeye çalışılan ilişkilerle tüm Kürtlerin himaye altına alınmaya ve diğer yandan PKK önderliğindeki Türkiye Kürtlerinin politik hattının adım adım tasfiye edilmeye çalışıldığı bir sır değildir. Burjuvazinin çözümü olarak kendisini gösteriyor. Ergenekon soruşturması da bir yanıyla bu çözüme hizmet ediyor: PKK, derin devletin kurdurduğu bir örgüt olarak kayda geçiriliyor; Öcalan'ın görüşme notlarından öğrendiğimiz kadarıyla Genelkurmay Başkanlığı'nda bulunduğu dönemde kendisine temsilci gönderen Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun adı muhbir medyada "Bir Numara" olarak telaffuz ediliyor; İmralı Cezaevi'nin güvenlik sistemini kuran ve Öcalan'ın sorgusuyla ilgilendiği bilinen Org. Hurşit Tolon tahliye edilmeden önce tutuklu yargılanıyordu; yine Öcalan'ı sorguladığı bilinen Albay Hasan Atilla Uğur da tutuklu yargılananlardan. Sanki Öcalan'a dokunan yanıyor! Yalçın Küçük'ün tutuklanmasını da aynı çerçevede değerlendirebiliriz. Tuncay Güney'in görüntüleri sonradan ortaya çıkan polis mülakatında isim isim verdiği "Ergenekon'un çekirdek kadrosunun" içerisinde 1995 ve 1997 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevinde bulunmuş merhum Ora. Güven Erkaya da bulunuyor. En ilginç nokta ise Ora. Erkaya'nın MGK toplantılarında Öcalan'dan bahsederken "Sayın Öcalan" diye bahsetmesi nedeniyle gündeme gelmiş biri olması; yine Öcalan ve yine "Ergenekon" var. Savran'ın "demokrasi" yanılgısı Çatışmaların ve yasadışı olayların daha fazla olduğu bir dönemde Genelkurmay Başkanlığı'nda bulunmuş Org. Doğan Güreş'in adı hiç geçmezken, nispeten daha sakin bir dönemde görev yapmış olan Org. Kıvrıkoğlu'nun "Bir Numara" olarak muştulanması, Ergenekon soruşturmasıyla amaçlananın devlet içerisindeki yasadışı oluşumların tasfiyesi olduğu yollu savların inandırıcılığına büyük darbe indiriyor. Hâl böyleyken, yaklaşık 15 yıl önce bizzat Savran tarafından öngörülenler, Ergenekon soruşturması yoluyla birer birer gerçekleşirken, Savran hâlâ nasıl bu davadan "gerçek ve örgütlü kontrgerillacıların cezalandırılabileceğini" düşünebiliyor? Böylesi gerçek dışı beklentiler içine girenler sol liberaller olunca anlamak mümkün, ama sol liberalleri ve İkinci Cumhuriyet yalanlarını çok önceden mahkum etmiş birinin bugün bu projelerin bir parçası olan bir soruşturmaya dair böylesi beklentiler içine girebilmesini anlamlandırabilmek zor. Sonsöz Türkiye solu içerisinde, sol liberal bozulma ve İkinci Cumhuriyet kandırmacasıyla en uzun süredir mücadele eden fikir önderlerinden biri olan Sungur Savran'ın bile, hem de 15 yıl kadar önce bizzat kendisinin öngördüğü kimi tehlikelerin gerçekleştiği bir zamanda, emperyal merkezlerden yönlendirildiği anlaşılan bir operasyondan "demokratik" birtakım beklentiler içine girdiğini düşünecek olursak; kendi içinden çıkmış silahlı örgütlerinin Ergenekon davasıyla "derin devletin kurdurduğu" birer örgüt olarak kayda geçirildiğini görerek tavır alan veya er ya da geç alacak olan Türkiye solunun ve Kürtlerinin, Yalçın Küçük gibi davayı siyasi bir operasyon olarak görerek buna karşı duran figürlere yönelmelerine şaşırmamak gerekiyor. 14 Şubat 2009 |