|
"Fatma Aliye Hanım, şeriat, bor madenleri, sömürgeciler ve AKP hükümeti… Kafalar yine toz duman".
“Beşer şaşar”. Şaştı mı da bir pusula arar. Çeşitli kültür ve inanışların “biz bulduk” veya “doğrusu bizimkidir” mealinden iddiaları olsa da insanlığın üzerinde fikir birliğine vardığı bir “doğru yol pusulası” olmadığı açıktır. O halde? O halde, bilimsel yöntemin özünü oluşturan eleştiri ve şüphecilik devreye girer. Çünkü beşer şaştığı yerin neresi olduğunu ancak şaşabileceğinin bilincine varmakla ve eleştiri ile anlar. İnsanlık için bu kadar önemli olan eleştiri ve şüphe işine bulaşana muhalif denir. Ancak bu muhaliflik lafta kolay, işte zordur. Zira yapısı gereği muhalif kişi düşünmek, incelemek ve edindiği bilgileri önemlerine göre değerlendirmek zorundadır. Yani muhalif, yanlışı gören ve alternatifi koyandır. Salt “istemezük” içerikli muhalefet hem anlamsızdır hem de zorlamadır. Zorlama muhalif kimlik de patlak lastiğe benzer, eninde sonunda yolda kalırsın, pek bir yere götürmez. “Ne alaka?” demeyin. Güncel politik sorunların çözümünde muhalif duruşun önemi ne kadar açıksa, mevcut muhalefet biçimlerinin yarattığı sorunlar da o kadar büyüktür. Çünkü sözde muhalif hareketler karşı oldukları şeye büyük destek verirler. Üstelik örnekleri de çok. Hem de özellikle günümüzde. Anti türban ve anti AKP muhalefeti en bilinenleri. Bir de anti özelleştirme muhalefeti var. Bir de …… aslında saymakla bitmez.
Netleşmek için e-posta trafiğinin artık sıradan hale gelmiş iki örneğini inceleyip arkasındaki mantığa ve bu mantığın uzantılarına bakalım. Bir mail geldi, hayretler içinde kaldım. ısmi lazım değil bir ‘68’li ağabey yollamış üstelik de. Belli ki niyet iyi. Yine belli ki mailin yazarı da kendisi değil. Ona gelen bir maili biraz düzenleyip yollamış. Ama içerik inanılmaz. Türkiye’nin ilk kadın romancısı olan Fatma Aliye hanımın resminin yeni 50 liralıkların üzerinde olmasının nasıl da gerici bir tercih ve tehdit olduğundan bahsediliyor. Tespitler özetle şöyle; “Bu kadını ancak Yeni Şafak okurları tanır (yani gericiler ve AKP yandaşları). Paraya resmedilme sebebi önemli bir edebiyatçı olması değil ıslamcılığı ve Atatürk Devrimlerine karşı olmasıdır. Batıdan çeviriler yapmasına rağmen, bir Osmanlı paşasının (Ahmet Cevdet Paşa’nın) kızı olmasının da etkisiyle Atatürk devrimlerini içselleştirememiştir”. Buraya kadarkiler –sözde– tespit ama bir de iddialar var ki tam anlamıyla inanılmaz. Bakın ne diyor; “Atatürk'ü paraların -hiç olmazsa- bir yüzünden çıkardılar. Hem de onun yerine ıslamcı bir kadını koydular. Paralar basıldığında göreceksiniz, Fatma Aliye Hanımın başörtüsünün altından, hem önden ve hem de yanlardan saçları görünüyor. Bu durum, Fatma Aliye'yi oraya taşıyanlar için can sıkıcı olsa gerek. Küçük bir rötuşla o başörtüsünü türbana çevirebilirlerdi elbette. Anlaşılan buna cesaret edemediler”. Şimdi sıkı durun. Fatma Aliye Hanımın yeni 50 TL’lik banknotların üzerindeki resminin başı açık(!). insan bir an için bunun bir espri olduğunu düşünebilir ama değil. Pek muhterem muhalifimiz, zorlama muhalif kimliğinin etkisi ile hayal görüyor. Dahası “Atatürk’ün paraların hiç olmazsa bir yüzünden çıkarılması” ne demek? Zaten sadece bir yüzündeydi! Laf olsun torba dolsun mantığı ile gericilikle mücadele edilmez ancak geri kalınır! Acaba bu maili yazan ve okuduğunda e-posta adresini bildiği herkese yollayan kişiler bir gün gelip Atatürk’ün resminin paralardan tamamen kaldırılacağını mı düşünüyorlar? Eğer öyle ise korkmaya gerek yok, zira İsmet İnönü dönemi paralarında (25.04.1942 - 10.10.1953 tarihleri arasında) Atatürk’ün ne resmi ne de ismi bulunmaz! İnanmayanlar için bir örneğini buraya koyalım, merak edenler diğerlerini merkez bankasının internet sitesinde görebilirler. 
Bir diğer mail daha da şaşırtıcı idi. Başlığı “A R T I K U Y A N I N !!!!!!!!!!!!!!!!!!!” olan bu ilginç mail ülkemizin hangi değerlerinin özelleştirilerek Türkiye düşmanı yabancılara satıldığını anlatıyordu. O kadar çok kurum ve kuruluş adı vardı ki listede anlatamam. Devasa büyüklükteki harflerle yazılmış “9 TRİLYON DOLAR” ifadesinin ne anlama geldiği ilk başta anlaşılamasa da ilerleyen satırlarda “bor” madenleri ile ilgili olduğu anlaşılıyordu. Şu ifadeler çok çarpıcı; “Borla çalışan araba üretildi, Türkiye kıskaçta. Arabayı bor madeniyle çalıştıracak patentli 600 proje olduğu ortaya çıktı. TÜRKİYE, dünyada bor rezervinin yüzde 70`ine sahip ve uluslararası teröristler Türkiye uyanmadan bu kaynağı ele geçirmeyi planlıyor”. Bir an için Türkiye’nin bor yataklarının gerçekten yabancı güçlerin hedefi olduğunu kabul etsek bile bu yazılanlarda ciddi bir acayiplik var. Bor elementi dünyada saf halde bulunmaz. Türkiye’deki madenler de bunun bir istisnası değil. Bor içeren madenlerin tamamında bor elementi en üst yükseltgenme basamağında bulunur. Yani bir anlamda dibine kadar yanmıştır. Bu nedenle bizdeki bor madenleri ile çalışacak bir araba söz konusu olamaz(!). Dahası bor saflaştırıldıktan sonra da yakıt olarak kullanımı çok zor olan bir elementtir. Çünkü 2076°C’da erir. Toz halde motor yakıtı olarak kullanılması düşünülse de bu yöntem teoride demir tozu için de geçerlidir ve ciddi mühendislik problemleri taşır. Borun sadece diboran ve pentaboran gibi bazı hidrürleri yakıt olarak kullanılabilir. Ancak bu malzemeler hem zehirli hem de çok kararsızdırlar. Havada kendiliğinden tutuştukları için kullanımları zordur. Ayrıca doğal kaynakları da yoktur. Yani yanarken ortaya çıkardıklarından daha fazla enerji tüketilerek üretilmeleri gerekir. Ayrıca bu konuda en çok çalışma yapmış olan ABD hava kuvvetleri bile, bu yakıtları kullanan uçak tasarımlardan 1959 yılında tümüyle vazgeçmiş ve program sonlandırılmıştır. Bu durumda Türkiye’deki bor madenlerine gizli petrol muamelesi yapmak ne kadar doğrudur? Aynı acayiplikler özelleştirme süreci ile ilgili eleştiriler için de sayılabilir. Sanki Türkiye’nin üretici güçleri AKP iktidarı öncesi tamamen yerli kontrol altında ve kendi halkının çıkarı için üretim yapan kurumlarmış gibi gösterilse de asıl gerçek yerli sermayenin Cumhuriyetin ilk yıllarından beri hemen tamamen acenteci bir üretim biçimi sergilediğidir. Yabancı sermaye gruplarının çıkarları izin vermeden önce, teknik olarak yapabildiğimiz halde, ticari olarak bir türlü yapamadığımız yerli otomobiller buna iyi bir örnektir. Buraya kadar bahsettiklerimiz basitçe yapılan eleştirilerin bilgi eksikliği taşımasına bağlanabilir. Ancak durum bu kadar basit değildir. Türkiye muhalif hareketinde bu örneklerle sınırlı kalmayacak ve yapısal bazı sorunlar var. Bunları sıralayacak olursak; öncelikle bilimsel yetersizlik çok belirgin bir özelliktir. Bu durum haklı talep ve eleştirileri bile sıkıntıya sokacak şekilde karşı tarafa koz vermektedir. Çok daha önemli bir sorun bizde muhalefetin hedefe yönelik değil kişiye yönelik olarak yapılmasından kaynaklanır. Bu nedenle bazen stratejik olarak savunulması gereken uygulamalara bile karşı olunur. Dahası kavganın kendisini hedefin önüne koyan bir kafa karışıklığı yaratır ki en kötüsü de bu. İlgili e-postalara geri dönelim. Meseleye nereden bakmalı? Öncelikle şunu anlamak zorundayız ki Fatma Aliye Hanım (1862 - 1936) zamanının şartlarında 5 roman yazmış ve çeşitli çeviriler yapmış bir kadın yazar olarak sadece Yeni Şafak okurları için değil hepimiz için önemlidir. Kendi insanlarımızı, ortaçağ’dan kalma toplumsal ilişkilerden, Fransız devrimi sonrası modern toplumsal yapıya 30 yılda geçemediği için eleştirmek bize ne kazandırır? Yaptığı ilk çeviriye adını bile yazamayan ve ancak “bir hanım” diye not düşen bir kişinin, birden bire güzellik yarışmalarını takdir ile karşılamasını beklemek ne kadar insaflıdır? Aslında bu durum insaf meselesinden öte bir sorundur. Yakın zamanda AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat’ın yaptığı “cumhuriyet devrimleri toplumumuzda bir travma etkisi yaratmıştır” şeklindeki açıklamayı hatırlayalım. Ne kadar büyük tepkiler almıştı. Üstelik de özellikle sol kesimden! Bir an durup düşünelim, kendisine devrimci diyen bir kişi nasıl olur da toplumların yaşam biçimlerini tarihte eşi benzeri görülmemiş ölçüde değiştiren bir devrimler çağının, toplumca mutluluk içerisinde karşılandığını savlayabilir? Üstelik de bu devrimlerin itici gücü tabandan gelmemişken. Sayın Fırat’ın devrimlerin sonucu ile ilgili olarak bizlerle aynı görüşleri paylaşmadığı kesin olsa da yaptığı tespitte ne gibi bir yanlış vardır? Hala bu konuda ikna olmamış olanların basit gibi görünen şapka devrimi sonrasında yaşanan üzücü olayları incelemeleri yerinde olur. Herkesten önce devrimcilerin, devrimlerin toplumsal kökleri ve topluma etkileri konusunda gerçekçi olması gerekmez mi? Belki bu gerçekçilik sağlanabilirse Fatma Aliye Hanımdan korkmamıza ve onu, kıramadığı kendi kültürel ve toplumsal bağları nedeniyle, hem de 1980 sonrasına ait olan türban tartışmaları ile yargılamamıza gerek kalmaz. Üstelik de böylece, türban tartışmalarına üreticilerinin bile vermediği bir desteği vererek kendi insanımızdan biraz daha fazla kopmanın da önüne geçmiş oluruz. Dahası ilgili e-postaya konu olan şey “para”dır. Parasal politikalarla ilgili sanki her şey güzelmiş gibi üzerideki resmi eleştirmek resmen topu taca atmaktır. Ülkemiz solu, hedefin uzağında konuşlandırılmış bu tartışma üslubunu sürdürdükçe demokratik orta oyununun değişmez muhalefet garnitürü olmaktan öteye geçemez. Varlığımız ile “bu ülkede demokrasi var” iddialarına dayanak olup anti demokratik etkinliklere yol vermenin neresi muhalifliktir? Şimdi ben AKP’lilerin yerinde olsam, yeni 10 TL’lik banknotların üzerindeki Cahit Arf resmine atıfta bulunarak “bilim insanlarını paraya resmetmiş böyle modern bir hükümete nasıl vicdansızca eleştiri yöneltildiğini” ballandıra ballandıra anlatırım! Görüldüğü gibi boş eleştiriye boş cevap hazırdır. Yitip giden ülkemiz ve günlerimiz de cabası! Bor meselesi için de aynı şeyler geçerli. Eleştirilen sadece madenlerin satılması. İyi ama devlet işletse de mevcut düzen sürdükçe ederinin çok altından ABD’ye ve AB’ye satacak. “Yok canııımmm” diyorsanız eğer, örnek bulması kolay. Dünya fındığının da %70’ini biz üretmiyor muyuz? Fiyatını bile belirleyemediğimiz fındığın, üreticisi de sahibi de biz değil miyiz? Demek ki iş satmayıp elde tutmakla bitmiyor. Asıl olanın sürecin geneline hâkim olmak olduğunu anlamak ve buna uygun formüller geliştirmek zorunda olduğumuzu umarım bir gün anlayacağız. Bor, teknik olarak etkin ve kolay kullanılır bir enerji taşıyıcısı olarak değerlendirilme potansiyeli taşır. Özellikle sıvı ve gaz halde iken taşınması ve kullanılması çok zor olan hidrojenin taşınmasında, kullanılmasında ve depolanmasında önemli uygulama alanları bulacağı düşünülmektedir. Yani teknolojisi henüz hazır değildir. Bu haliyle Türkiye, sanki çimento kullanımından önceki bir tarihte, çimento üretiminde önemli minerallere sahip olan bir ülke kadar şanslıdır. Potansiyelimizin önemi su götürmez olmakla beraber bu kaynağın fırsatlarından, büyük ölçüde onu potansiyelden kinetiğe dönüştürenlerin yararlanacağını da bilmek gerekir. Teknolojiyi geliştirip patentini alanlar, bizdeki doğal kaynağa, Afrika’daki maden yataklarına baktıkları gibi bakacaklardır. Bizler ise belki de oradaki Tutsi ve Hutu’lar olacağız, sadece adlarımız değişecek, Türk ve Kürt! (Ruanda’da Avrupalıların tetiklediği olaylarda öldürülenlerin sayısı bildiği kadarıyla 2 milyonun üzerindedir. Sadece 1994’te 100 gün içinde 800.000’den fazla insan öldürülmüştür. Kendisine bu konudaki fikrini soran gazeteciye ABD başkanı Bill Clinton’un verdiği cevap meşhurdur “CNN’de haber olmadan bizim için bir önemi yok”). Bor konusunda yapılacak çok şey var. Burada temel mesele teknolojinin üretilmesidir. Teknolojiyi burada üretmeden varılacak yer yok. Aksi halde yarın yurtdışından mamul maddeyi alırken yine aynı şeyleri konuşuyor olacağız “abi bizde üretim yok, üretiiiiiimm”. Zannedersem coğrafi yakınlığımızdan dolayı gelişen bir Arap özentisi, bizim de petrol gibi bir “armut piş ağzıma düş” şeklindeki hazır kaynağın hayallerini kurmamıza yol açsa da, bu kaynağın Araplara bile fayda etmediğini görecek kadar akıllanma zamanımız gelmedi mi? Sonuç... Artık eleştirileri doğru hedefe koyma zamanı geldi. Aslında bu kolay bir iş değil. Çünkü henüz üretici bir güç olmanın önemini bile görememiş bir eleştiri düzeyindeyken nasıl olup da kapitalist üretim biçimlerini eleştirecek ve alternatiflerini tartışacağız? Ancak yapmamız gerek bu. Sosyal konularda kendi gerçekliğimizin analizini yapmak ve pozitivist ve elitist tavırlardan vazgeçmek hayati öneme sahiptir. Her konuyu bilimsel boyutta incelemeli ve hedef saptırıp gündem bozan zorlama eleştirilerden uzak durmalıyız. Teknik konularda da aynı bilimsellik içinde olup eleştirilerimizi farklı gelecek planlarının tercihine yönelik tartışmalara yönlendirmeliyiz. Tabi bunun için de önce geleceğe yönelik planlara ihtiyacımız olduğu açık! Eğer günü tartışmaya devam edersek muhalifliğimizin lastiği hep patlak kalacak. |