left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Ali Kemal Özcan (Dr.) arrow GÜNE/TARİHE RAPOR
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
GÜNE/TARİHE RAPOR Yazdır E-posta
Yazar Dr. Ali Kemal ÖZCAN   
Thursday, 01 January 2009

Güne/Tarihe Rapor

“Mustafa” ve “Abdullah”

Okuyucuya: Aşağıdaki metin bir makale değildir. İki-buçuk yıla yayılan yoğun pratik çabaların Türkiye Ulusu’na sunulan araştırma-deklerasyon niteliğinde bir raporudur. Böyle bir göz ve gönül dikkati ile okunmasını umar, dilerim.   Saygılarımla

Image 

      Başlık yanıltmasın. Niyetim Mustafa Kemal ve Öcalan’ı karşılaştırmak değil. Bunun gereği-yararı yok, bilimsel veya güncel bir çözücülüğü olmaz. Ayrıca pek benzer tarafları da yoktur. Sadece bir “kader” ortaklıkları var. İnsanlık tarihindeki her karizmatik liderin hazin “son”u olan bir ortaklıkları...

      Meselem Türkiye’nin, dolayısıyla Ortadoğu’nun önümüzdeki onyıllarını, belki de yüzyıllarını belirlemeye aday bu ortaklıkla alakalıdır.

      Karizma üzerine temel klasik kaynak Max Weber’dir. Weber karizmayı, “Pure” (temiz, saf) ve “Routinized” (rutinleştirilmiş) kavramlarıyla iki aşamaya ayırır. Birincisini kitlelerin motivasyonunda geliştirici, güç-verici olarak olumlarken ikincisini, palazlanmakta olan yeni iktidar sınıfının (bureaucratic saff) maddi ve manevi çıkarlarını kurumlaştırmasının “yüksek verimli” bir aracı olarak teorize eder. Ancak Weber, liderin karizmasının “rutin” kullanımını kendi maddi-manevi iktidar olanaklarının hizmetine koşturan “bürokratik apparatus”un günümüz digital iletişim imkânlarından habersiz yazdı bunları.

    

.hide{display:none}

      Bunu burada açmak da değil amacım elbet. (İlgilenecekler, Gazi Üniversitesi, İİBF İktisat Bölümü Yayın Organı, Ekonomik Yaklaşım dergisi 2007 Kasım sayısındaki makalemizi inceleyebilirler).

       Ama tarihin en ruhsuz tablosunun bu olduğunu anlamak için bir sosyal bilimci veya tarihçi olmak gerekmediğini anlatmaya çalışıyorum burada. Bellibaşlı peygamberler dahil bütün büyük liderler, şişirilen “rutin” karizmaları eliyle adeta yaşarken katledilmişlerdir. Dahası ve asıl barbar  olanı, fiziken öldükten ―veya öldürüldükten― sonraki kullanıma hazırlamak üzere henüz yaşarken öldürülmeleridir.

      Bir özgün yakın tarih “Mustafa” örneğinin özetiyle konuya gireyim: Büyük Çin’in Mao’sunun 60’lı yılların sonlarında “parti bürokrasisini bitireceğim” şiarı ile Kızıl Müfreze’lerine yüzlercesini öldürtmesi, ÇKP’nin 1973 Ağustos kongresinde bu bürokrasinin kesin zaferiyle sonuçlanmasını engelleyemez. Mao’nun uğruna bu kadar insan öldürttüğü hemen tüm karşı çıktıkları bu kongrede karar altına alınır ve bir sonraki kongrede (1975) Deng Xiaoping’in tepeye tırmandırılmasının taşları döşenir. Tabi daha kötü kelime bulamayıp “asıl barbar  olanı” dediğim, bütün bunların “Yaşasın Başkan Mao / Bıji Serok Mao” sloganları eşliğinde yapılmış olması oluyor.

      Tarihin bu “rutin” ihaneti her Karizma’nın hayatında gözünü budaktan sakınmamıştır! Her iktidara hazırlanan yeni bürokrasi Karizma’yı posasını çıkarana kadar kullanırken, karizma sahibi liderin “asli”nı yağdan kıl çeker gibi saklamasını becermiştir. Ve yaklaşmakta olan iktidar imkânlarının havliyle gözükara olmakta sınır tanımamıştır.

      ***

      “Mustafa”da Dündar ―epey ürkerek de olsa― bunun “Atatürk” versiyonunu biraz anlatmaya çalışır. CHP’nin, herşeyi kaybetmek üzereyken elinde nurtopu gibi bir devlet/iktidar  bulan Cumhuriyet elitinin, “Mustafa”ya yaptıklarını anlatır.  Yararlanıyoruz, öğreniyoruz. Ben de, yaklaşık 10 yılı aşkındır “Abdullah”a yapılanları kendi imkânlarımla anlatmaya çalışıyorum.

      Dündar, “Atatürkleştirilen ‘Mustafa’ derdest bir yalnızlık içinde adeta bir intiharî ölüme gitti” demeye getirir özetle. Ben ise, “Abdullah”ın öldürülmeye götürülmekte olduğunu, ve ötesi, bu öldürülmenin, Mustafa’nın “intihar”ından çok daha ―kaldıramayacağımız kadar― tehlikeli kaçınılmazlıklarını anlatmaya çalışmaktayım.

      Bu denemede de, bu öldürülmeye yürütülmenin PKK eliyle nasıl gerçekleşmekte olduğunu anlatıyorum. “Vatan ve Millet”i bir-bütün sevdiğini düşünen herkesi ve aslolarak da PKK’de “Önderlik”e bağlı olduklarına inananları uyarmak için anlatıyorum. Çünkü bütün teorik ve pratik veriler, “Abdulah”ın ölüme götürülerek OrtakVatan’ın bölünüp parçalanmasını hedefleyen Amerikan projesi, fiilî PKK’nin Öcalan’ın İmralı derinleşmelerinin kitlelere ulaşmasını engellemesi üzerinden yürümekte olduğunu gösteriyor.

      Ve bu yürürlüktelik; Apo karizmasının “rutin” kullanımı eşliğinde Öcalan’ın İmralı “yaşam”ının Onuncu Yıl’ına yaklaşırken zıvanadan çıkmaya tırmanıyor. “Biraz daha belediye” hedefine katacak kolay etnik-kimliksel tepki oyları heyecanıyla yüklenilen gerginlik “mücadele”si de, bir geridönmezliğe gidişi hızlandırıyor. “Olana/ölene çare yok” denir. Olmadan/ölmeden yapılacaklar anlamlıdır...

      Tabi “PKK eliyle” derken, bunu pis emelleri için kullanabilecek olanlar heyecanlanmasın. Devletin (asker-sivil) “kabuk” deyimiyle ifadelendirmeye çalıştığım “el”lerini unuttuğumu kimse sanmasın. Daha önceki “çığlık” yazılarımdan imzamı çekmedim. Hatta bunlardan ikisini özüne dokunmadan tekrar yayınladık. Yazılalı üç yıl olmasına rağmen güncellemeye gerek görmeden.. Öyle görünüyor ki, 2005-2008 değişmezlikleri bizden yazdıklarımızı tekrarlamayı daha da isteyecek.

      Şunu da ekleyeyim: Öcalan karşıtı iktidar “kütle”sinin örgüte fiilî hakimiyetini sıralayacağım verilerle deşifre ederken, PKK ile önderliğini karşıkarşıya getireceğimi söyleyerek kendilerini biraz daha gizleyeceklerini sanacak “yavuz”lar fazla umutlanmamalıdır. Bu kuşkuyu samimiyetle taşıyanlar ise müsterih olsunlar; sunacağım verileri kendilerini aldatma kâbusuna ve onun ikizi “mevsimlik” pragmatizme karşı değerlendirsinler.

      Çabamız, fiilen karşı-karşıya gelmiş/getirilmiş PKK ve Önderliğini, geridönülmez bir kayma noktasına geçmeden, bir canlı-birliktelik  tarihselliğine çevirme sürecine katkı sunacaktır. Bunun bilincini ve ruhunu taşıyanlar bundan kuşku etmez. 

Öldürtmeye engel olmak henüz mümkün 

      Demekteyim ki; CHP’nin Dolmabahçe “Saray”ında Mustafa’ya yaptığını PKK İmralı “tabutluk”unda Abdullah’a yapıyor: birisi Dolmabahçe’nin zifiri-manevi yanlızlığında ölüme gönderildi, diğeri İmralı’nın zifiri-fiziki yanlızlığında zamana yayılmış ölüme yürütülüyor. Kasıp kavuran fark, birisi öldü/oldu; diğeri henüz ölmedi/olmadı. Öldürtmeye/oldurtmaya engel olmak henüz mümkündür.

      Uyarıyorum. Çağırıyorum kaybetmek istemeyenleri. Öcalan’ın zamana yayılı ölüme yürütülüşü PKK üzerinden yürürlüktedir: devletin (1999-2005) Öcalan’a verdiği sansı PKK vermedi. Vermiyor.

      Bunda abartısız, dolandırmasız, bilimsel olma kaygısıyla, veriler/olgular sıralayacağım. PKK’de (legal-illegal) palazlanmakta olan yeni iktidar adayı “kütle”, “yavuz hırsız” kullanımda mahirdir çünkü. Bu sebeple biraz uzatır gibi olacak ama, aslında birkaç kitaplık bir konuyu bir makalenin sınırlarına çekme “zor”um var. 

      I―En Temel ve Genel Olanlar  

Şurdan girelim: Erdoğan’a “Kerdoğan” diyen benzeri dizden-aşağı kaba “gerginlik siyaseti”ne gaz vermede endişe edilmezken, Öcalan’ın 5 bin yıllık insanlık tarihine uzanarak çözdüğü Erdoğan’ın elindeki “Dört Tek” (devlet-bayrak-vatan-millet) alınmıyor. Özellikle baştaki devlet.

      PKK’nin, Öcalan’ın devlet çözümlemesinin Türkiye’deki sorunun çözümüne denk düşen bir politikası yok. Bunun ajitasyon-propaganda çalışmalarında yansıması yok. Ona göre dili, felsefesi, eğitimi, örgütlenmesi yok. Yapma girişimlerinin önüne de “etten duvar” örülmüş. Bunun  da dolaysız sonucu olarak, devletin emniyet ve askeri istihbaratlarının “taktik yapıyor, asıl Büyük Kürdistan amacını öteliyor” (Fikret Bila, Hangi PKK) şeklindeki ortak raporu değişmiyor ve 2005’ten itibaren Öcalan üzerinden bir çözüm beklentisi rafa kaldırıldı. 2005’e kadarki İmralı diyalog girişimleri ve sonrasındaki fiziki yönelimlerin tırmanışı, Öcalan’ın Görüşme Notları’na yoğunca yansıyor. Anlıyoruz ki; PKK, İmralı çizgisine fiilen yaklaşmaması ile, bölücü iktidar merkezine, Öcalan’ın tecridi üzerinden “tek”ler demagojisiyle kitleleri manipüle etmede sağlam bir zemin sunuyor.

      Acaba, PKK iktidarının bu dört “tek”i bölücü güçlerin elinden almak aklına mı, işine mi gelmiyor, anlamaya çalışalım. 

      a) Devlet

       Öcalan’ın İmralı’da hem kendi hem PKK hem sosyalizm hem de insanlık tarihi adına temel özeleştirisi ve çalışması, aşağıdaki cümlelerle giriştiği devlet etrafında oldu. İlk büyük savunmasını (“Uygarlık Manifestosu”, iki cilt, 2001) özetlerken:

    İnsanlar ve topluma karşı devlet (klasik olarak sınıfsal yönetim aracı) aracına asla bulaşmayacağım. Klasik devlete ve toplumsal yönetim tarzına kendi anlayış ve pratiğimde yer vermeyeceğim. Karşı bir güçle bunu yıkarak yerine yenisini kurmak bir aldatmacadır. Buna karşılık, toplumun, genel koordinasyonu ve teknik düzenlemesine dayanarak, hiç silahı ve fiziki gücü kullanmayan sivil ekiplerle  yönetilmesini esas alacağım. (S.R. Devletinden Demokratik Uygarlığa, 2001, Cilt II, s.276. 

Bir Halkı Savunmak’a (Mayıs 2003) başlarken: 

    Eğer bir suçum varsa, iktidar ve savaş kültüründen benim de bu mikrobu biraz kapmamdır. Özgürlük için devlet iktidarı ve bunun için de savaş adeta müminler için bir Kuran emri gibi anlaşılınca bu oyuna dahil olacaktım. Hemen hemen tüm ezilenler adına yola çıkanların kurtulamadıkları bir hastalıktır bu. Bu temelde sadece hakim sisteme karşı değil, adına her şeyimi ortaya koyduğum Özgürlük mücadelesine karşı da suçluyum. Bunun özeleştirisini sadece teoride değil, yalnızlığımın soylu pratiğinde de sonuna kadar götüreceğim. (Bir Halkı Savunmak, s.17.

Hakkı olarak “Marx’ı/Marxizmi aştım” dediği derinleşmelerinin merkezinde ―eleştirip aşmada olduğu kadar özeleştiride de dolandırmasız olarak― İmralı’daki devlet çözümlemesi var. Özgür İnsan Savunması’na (Nisan 2004) başlarken:  

    Atina üzeri Avrupa'ya çıkış yapmaya çalıştığım 9 Ekim 1998 ve sonrası, özünde modernist [kapitalist ulus-devlet] paradigmanın bakış açısının şahsımda yaşanan iflasıydı. Çok sığ ve kuşkulu zihniyet yapımı tüm dönüştürme çabalarıma rağmen ülke içi başarılı bir özgürlük gücüne tam ulaştıramamamın ve bu yönde önümdeki engellerin bir anlamda beni zorunlu olarak uygarlığın yetkin temsil gücü olan Avrupa'ya çıkış yapmaya zorladığı açıktır. Bu gerçeklik bir anlamda da kendi özgücüne güvensizliğin itirafıdır. Yaşanan tarih, zamansallık ve mekan olarak derin bir çıkmazı ifade ediyordu. Yaklaşık yirmi yıllık (1979-99) Ortadoğu'daki çabalarım çok önemli gelişmelere yol açmasına rağmen, tıpkı Ortadoğu toplumunun kendisi gibi, içinde yuvarlandığı kördüğümü kalıcı çözüme taşımaya yetmedi. Önümde beliren iki yoldan diğeri olan 'dağdaki savaş'a yönelmem bir olanaktı. Fakat hem çok gecikmiş olmam hem de silahlı güçlerin kutsal olması şurada kalsın, dejenere olmasının arzulananın zıddı sonuçlara yol açtığını görmem, bu alanda kısa ve kolay bir çözüm umudumu adeta köreltiyordu... Dağa yönelmem, belki teknik taktik anlamda düzeltmelere yol açabilirdi. Ama bunun nihai, stratejik bir çözüme yol açabileceği kuşkulu görünüyordu. Daha çok entelektüel gücüme güveniyor ve tarihi rolümü böyle oynamam gerektiğine dair sürekli bir his ve ilham kaynağı taşıyordum. Kürt ve Ortadoğu toplumu olgusunda gerekli olanın çok kan dökerek sorunları çözme yerine, köklü entelektüel çıkışlara ihtiyaç olduğuna dair kanımı da hiç yitirmedim. Bocalama bu iki eğilim arasındaydı. Kan ölçüleriyle, entelektüel çığır ölçüleri bende adeta boğuşuyordu. (Özgür İnsan Savunması, digital versiyon, s.3) 

Bu “boğuşma”, devletin 5 bin yılını çözmeye ve onu bilinçte/ruhta aşmaya götürüyor: 

    a- Hatanın temelinde devlet ve siyaset ile kaynaklandıkları çağdaş kapitalist sistem ve ona alternatif olarak çıkan 'reel sosyalizme' yaklaşım rol oynar...

    b- İdeolojik dönüşümüm ve gelişmem en açık sonuçlarını şüphesiz çağdaş siyaset, devlet ve kaynaklandıkları uygarlık çözümlemesinde gösterdi. Çocukluktan beri yükselmeyi hep devlet katında arayan bir yolculuğa çıktığımızı samimiyetle itiraf etmeliyim. Devrimle devlet yıkma faraziyelerimiz bile, yine kendi devletimizi kurmaktan öteye gidemiyordu. Tuzak buradaydı. 'Devletçi ideolojiler' benim açımdan artık çözümlendikleri kadarıyla tamamen bir kurtuluş aracı olamazlardı. Kapitalist, sosyalist, ulusal üniter ve federalist demokratik sınıf devletleri hiyerarşik toplumun din, cins, etnisite, çevre ve sınıf sorunlarını çözmek şurada kalsın, bu sorunların bizzat kaynağı durumundadırlar. (Özgür İnsan Savunması, digital versiyon, s.4,5) 

Dokuz yılın handikapı buradadır. PKK’de bu “boğuşma” yok: örgütün kitle iletişim araçlarına ―ve doğal olarak pratiğine― bu yansımıyor.

      Yayınlara yansıyan tersi...

      Bazen utangaçca, bazen pervasızca, ama tersi: PKK yayınlarının (legal-illegal) bu özgünlükteki bir taranması zengin bir alan araştırması konusudur. Öcalan’a karşı direnişin boyutlarının analizinde daha rakamsal/bilimsel sonuçlara ulaşmak üzere, son-sınıf sosyoloji öğrencilerine öneririm. Biz burada bir makalenin sınırlarına çekme zorluğuyla yazacağız. Numunelik aktaracağız, çünkü bütün savunmaların ve bütün görüşme notlarının omurgası bu derinleşme-yoğunlaşmadır. Bir makalenin sınırlarına çekebilmek üzere,  birkaç son-günler örneğiyle özetleyeceğiz. 

      1) Öcalan yukarıdakileri bu kadar derinlikte, bu kadar genişlikte, bu kadar sıklıkta ve 10 yıla yakın uzunlukta söyleyedururken, PKK’nin eti-kemiği ile dönen Gündem gazetesinde, geçtiğimiz günlerde, “PKK ve Otuzuncu yıl”ın yazarı PKK’yi “bağımsız devlet” ve “ulusal kurtuluş”tan çıkarmazken hala tereddütsüz, pervasızdır.  

    Bağımsız bir devlet aracılığıyla toplumların eşitlik, özgürlük ve demokratik taleplerini kendine has terminaloji(sic), kültür ve duruşla geliştireceğini söyleyen PKK, çok kısa bir süre içerisinde önemli oranda bir kitleyi etkiledi ve kendi mücadelesine kattı.

Özgür İnsan Savunması’nda 34 kez “ulusal” 8 kez “ulusal kurtuluş” tamlamasını, Bir Halkı Savunmak’ta 169’a 69, Kapitalist Modernitenin Aşılma Sorunları ve Demokratikleşme adlı elimize geçen son savunmasında 82’ye 21 kez kullanır Öcalan. Tamamı ya eleştirel ya atıf. Tek olumlama yok. Özellikle kapitalist modernitenin üç temel mezhebinden biri (diğerleri sosyal demokrasi ve reel sosyalizm) dediği “ulusal kurtuluş”un abartmasız yüzde doksanından fazlasını tarihe gömmek üzere kullanır. Ve örgütüne,  

    PKK kadro yapısından beklenen, bu politik çizgiyi özümsemek ve kitleselleştirmektir (B.H.S., digital versiyon, s.344)  

diyerek, sadece hareketin günlük gazetelerinde yazarlık yapanlara değil, kitlelere “özümsetme”yi salık verir. Çünkü, 5 bin yıllık insanlık-tarihi damıtılmasından; “ulusal kurtuluş, kapitalizmin bir mezhebi olarak devletsel kurtuluş ―veya kuruluş― mücadelesidir, kendi devletini kurma veya kurtarma mücadelesidir” demeye ulaşırken Öcalan, “Kürtler’in hayali (II)”nin yazarı, “hayal”inden vazgeçmeyip taleplerinde isim değişikliği yapmalarını “politikada [yani taktikte!] ustalaşma” diye yazar. Yazmakla kalmaz, yazdıklarının dogruluğunu  “görmeyen birilerinin” de olmadığını ilan etmekte pervasızdır. 

    Teoride Kürtler’in kendi kaderini tayin hakkının, bağımsızlık da olabileceğini savunan buruk beyinler, Kürtler, “bağımsızlıktan vazgeçtiklerini” açıkladıklarında, Kürt cephesinde Türk sosyalizminin zafer kazandığını sandıklarında, yanıldılar. Kürt hareketini temsil eden güçlerin, taleplerinde isim değişikliği yapmalarını, “politika yapmada ustalaşma”ya bağlıyorum.

    ...Sonuçta söylemek istediğim şu; bağımsızlık bir halkın, diğer halklarla buluşması için vazgeçilmeyecek “şart“ oluyor. Bu aynı zamanda. Kürtler’in de kendileriyle hesaplaşmalarının zemini olacaktır…Ama dört parçadaki Kürtler’in birlik olmalarının tek yolu da bağımsızlık oluyor. Bunun sadece bir “hayal“ değil, dünyaya sığabilecek kadar real olduğunu görmeyen birilerinin olmadığına ise hiç inanmadım. (S.Fırat, Y.Ö. Politika, 16

    Aralık 2008)  

Ve hergün “Serok Apo”sunu selamlayan gazetesi bunu düzeltme gereği görmez, düzelteni de yayınlamaz. Varsın Öcalan “ben taktik yapmıyorum” diye dokuz senedir, 

    Ben kendimi kullandırtmam. Bana korkuyor diyorlar, taktik yapıyor diyorlar. Hayır. Ben korkmuyorum, taktik de yapmıyorum. Ben demokratik özgürlük stratejisini hayata geçiriyorum. (G.Notları, 19 Aralık 2008) 

diye dil döksün, nefes tüketsin; ve bunun için İmralı’da dirhem-dirhem öldürülsün... 

   Sormaya başlayalım:  

  • Kürtlerin taleplerinde isim değişikliği yapmaları, “politika [taktik] yapmada ustalaşma” mıdır?
  • PKK’yi “bağımsız bir devlet aracılığıyla” “ulusal kurtuluş mücadelesini daha geniş bir açıya” çekerek mi Öcalan İmralı tabutluğunda “düşünce patlaması” yaşıyor?
  • Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nın sadece “bağımsızlık” anlamına getiren dogmatik yorumunun özeleştirisini yapan Öcalan “buruk beyinli” midir?
  • Bağımsız devlet bir halkın, diğer halklarla buluşması için vazgeçilmeyecek “şart” mı oluyor?
  • Dokuz senede günlük gazete yazarlarınca özümsenen çizgi bu mu?
  • Savunmaların ve görüşme notlarının 3 bini aşan sayfalarından bu “çizgi” mi çıktı dokuz yıldır?
  • Yazarlar Öcalan’ın Savunmalar çizgisinden, PKK önder/kurucu kadroları da bu ulusal “çizgi”den mi habersizdir?
 

      2) Yine geçtiğimiz günlerde (26.11.2008), bu kez bir isimsiz yazar; 13 kez ulusal, 55 kez PKK, 0 (sıfır) kez Öcalan ve kamuflaj için de 3 kez önder Apo diyen 9 sayfalık “PKK Kürtlere ne kazandırdı?yazısında, 

şeklinde araya usülce bir “demokratik” koyarak “tabii”lerken tereddütsüz, pervasızdır. Serpiştirdiği 3 “önder Apo”dan 1’ini ise, tamamen Öcalan’ın sosyalizmin sosyal örgütlenme literatürüne kattığı temel önerme olan demokratik konfederalizm kavramını, “kurdistan-post.com”un Yaşar Kaya’sına evirip-yuvarlayıp demagoje ederek Öcalan’a karşı kullanmaya ayırırken, gene pervasızdır:

 

    Aslında bütün parçalar arasında Kürdistan demokratik konfederalizmi fiili olarak oluşturulmuştur. Bugün ekonomik, sosyal ve kültürel olarak birbirini destekleyecek güce kavuşturulmuştur. Önder Apo'nun ideolojik ve teorik önderliğinde PKK'nin öncülük ettiği Kürt özgürlük hareketinin Kürdistan'da yarattığı en büyük değişimlerden, kazançlardan biri de budur.(a.g.site.) 

Tam da üçlü “komite”nin (ABD-Türkiye-Irak/Barzani) Öcalan’dan tümden kopamayan bir PKK’ye karşı anlaşma detaylarının ortaya çıktığı günlerde...  

      3) Öcalan, Kürdistan Ulusal Kongresi’nin (KNK) adındaki “ulusal” için,Ayrıca ulusal ifade ediş milliyetçiliği ve devletçi çözümü çağrıştırmaktadır. Ulusal yerine Halk'ın konulması gerçekliğe daha uygun düşmektedir” dedikten sonra kavrama özel “ihtiyat” önerir.   

    Son yüzyılda özellikle gerek 'ulusal kurtuluş', gerek 'sosyalist kurtuluş' adına yürütülen ayaklanma ve savaşları da halk eylemliliği olarak kutsamak gerçekçi değildir. Son tahlilde 'reel sosyalizmin' ve 'ulus devletlerin' aşılması gerçeği, bu iddiaların fazla bilimsel olmadığını yeterince ortaya koymaktadır. Toptancı olan bunlar ve benzeri kavramlara daha ihtiyatlı ve gerçekçi yaklaşmak son derece önemlidir. Bir nevi din, hanedan kavramlarına benzemektedirler. (Özgür İnsan Savunması, digital versiyon, s.53) 

Özellikle KNK’nin adını vererek bunları demesinden 5 yıl 7 ay sonra KCK (PKK) yönetimi, ismine dokundurtmayan KNK’nin “Ulusal çıkarlar herşeyin üstünde tutulmalıdır” maddesiyle başlayan ve 11 satırlı 9 maddesinde 15 kez “ulusal” diyen “Ulusal Strateji Belgesi”ni imzaladı (Y.Ö. Politika, 15 Aralık 2008) Yürütme Konseyi Başkanlığı’na Öcalan’ın önerisiyle Murat Karayılan’ın getirildiği KCK’nin Yürütme Konseyi üyeleri arasında, en eski yol arkadaşları Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Ali H. Kaytan da var. Herşeyin üstünte tutulacak olan “ulusal çıkarlar”ın kimin çıkarları olacağını bu saydığım isimlerin bilmemesi düşünülebilir mi, bunun savunmalardaki anlatımı yetmemiş olabilir mi?..

      25 Agustos 2008 günü kamuoyuna sunulan “belge”yi PKK’nin üç buçuk ayı aşan bir süre bekledikten sonra (14 Aralık 2008, http://www.gundem-online.com/haber.asp?haberid=65350) imzalamasının özgün nedeni nedir, bilemiyoruz. Ama bu onayın  pratik/fiilî anlamı, iktidar PKK’sinin felsefe PKK’sini ne kadar sarmaşık gibi sardığını göstermesi bakımından sarsıcıdır: İmralı’daki karizma için devlete, “eti senin kemiği bizim” derken, Öcalan’ın kendisine de “görüşlerin senin karizman bizim” demeye getiriyor mevcut fiilî PKK. Hatta işlerin daha kolaylaşması için, M.Kemal karşıtı Kemalistlerin elindekinin benzeri, “Atatürk sağ olsaydı” ile başlayan  açık-çek karizma kullanım imkânı için, Öcalan’ın fiziki ölümünü hızlandırmak üzere ulusalcı/devletçi çizgiyi “Serok Apo, Başkan Apo, Rêber Apo, Önder Apo” söyleminin korumasında dolu-dizgin öne çıkarıyor.

       Dikkat çekicidir; Kürt meselesine ilgisi ile de bilinen Ruşen Çakır geçenlerde, “Yeni PKK'yı anlamak 1/2/3” diye Vatan gazetesine bir seri yazdı. Serinin son ve “Öcalan yakalandı PKK’nın önü açıldı” başlıklı bölümünde (Vatan, 4 Kasım 2008),  “Öcalan’ın yakalanması örgüte arayıp da bulamadığı bir fırsat sundu” deyip Erdoğan’a tavsiyelerde bulundu. Çakır’ın PKK üzerine yıllara yayılan akademik çalışması, bilimsel emeği ne kadar var bilemiyoruz ama, acaba daha “sıcak” bilgileri mi var?

   Değilse eğer soralım:

  • “Ulusal Belge”yi hazırlayan/onaylayan KNK yöneticileri enazından Özgür İnsan Savunması’ndaki bu kendileri ile ilgili bölümü okumamışlar mı?
  • Bunları inceleyen devletin karar mercilerinin “taktik yapıyor” kanatinden çıkmayıp Öcalan üzerinden bir “çözüm”ü ciddiye almayacağını ve zamana yayılı öldürme programında aslolarak bu fiili gerçeğe dayanarak değişiklik yapmayacağını PKK yöneticileri bilmiyor mu?
  • Veya, “Ulusal çizgide bu belgeye göre hareket edeceğiz ve imzamıza bağlı kalacağız” diyerek bu klasik/sıradan bir ulusal kurtuluş hareketi “belge”sini imzalayan KCK (yani PKK) yöneticilerine de, Öcalan’ın köklü İmralı çözümlemeleri pek “pratik” gelmiyor mu?
 

Öyle görünüyor ki, fiilî PKK zaten “Öcalan’ın zamana yayılı öldürülmesi” fikrini daha “mantıklı” buluyor. Çünkü başka  türlü bir yönelimde gelişmeleri kontrol edemeyeceklerini bilecek kadar iktidar tecrübesi kazanmış durumdalar. Dikkat çekme çabamız, derdimiz Öcalan’ın ilk yol arkadaşlarının bu gerçeklikler arasında neyi nasıl yaşadıkları etrafındadır...

      Kararlar arasında KNK’nin Öcalan’a mektup yazmasının da olduğunu öğreniyoruz. Umarız karar sembolik olmayıp gerçekten ulaştırılmak üzeredir ve amaçlar kelimelerin boğuntusuna getirilmeyip mektuba, o imzalanan dokuz maddelik “ulusal belge” de eklenerek kendisinin görüşü alınması düşünülür.

      Özetle, bu terminoloji, bu biçim, bu öz, Öcalan’ın İmralı’daki “Uygarlık Manifestosu”na, “düşünce patlaması”na rağmen PKK’nin kitle iletişim araçlarına sosyolojik bir çalışmaya konu olacak yoğunlukta hakîmdir. PKK’nin Öcalan’a bağlı olması beklenen sosyalist önder kadrolarının bu milliyetçi/devletçi/iktidarcı fiilî PKK ile ne kadar mücadele ettikleri ve ne kadar uzlaştıkları arasındaki sınır da giderek muğlaklaşıyor. Öyle anlaşılıyor ki, “resmi” yazar G. Aslan buna güvenerek ve bu Ulusal Belge’ye dayanarak PKK’nin “geri dönüşü” ifadelemesindeki metanetinde kendisinden bu kadar emin. 

    PKK, istese de istemese de koşulların onu ''Birleşik Kürdistan' için harekete geçmeye zorladığını görüyor. Kongre kararlarındaki satır aralarından da anlaşıldığı kadarıyla tarihin kendisine böylesi bir 'misyon' biçtiğini kabul ediyor. Ayrıca bunun varlık nedeni olduğuna inanıyor... PKK, ulusalcı ve ulusal birlikçi çıkışıyla süreci karşılamaya çalışıyor... Geçen hafta tamamlandığı açıklanan PKK 10. Kongresi ... bu anlamda 'radikal' değişime işaret ediyor. Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi koşullar PKK'yi 'tarihin başlangıcına geri dönmeye' zorluyor... Bu konuda geçmişteki yaklaşımlarından ötürü özeleştirisel tavır alıyor. (G. Aslan, http://www.rojaciwan.com/koseyazisi-1577.html) 

Sormaya devam edelim:

  • Öyle mi, yukarıdaki “tespit”ler doğru mudur Öcalan’a bağlı bir PKK’ye göre?
  • Hem bir günlük gazetede yazar olmaya, hem “PKK’nin otuzuncu yılı”nı, “onuncu kongre”sini yazmaya ehil bu yazarların, Öcalan’ın adeta atomlarını parçalarcasına insanlığın 5-10 bin yılını didiklediğinden haberi yok mu dersiniz?
  • Öcalan “dünyadaki mevcut düşünsel gelişmelere de bağlı olarak” Kürtlerin “ulusal kurtuluş mücadelesini daha geniş bir açıya” mı çekti İmralı’da?
  • İstese de istemese de koşullar” PKK’yi “ulusalcı” çizgiye mi çekti?
  • PKK “ayrıca bunun varlık nedeni olduğuna inanıyor” mu?
  • Onuncu “kongre belgelerinin satır aralarından da” bunlar mı sızıyor?
  • Öcalan’a bağlı kongre katılımcılarına göre de bu böyle midir?
 

Eğer bunlar veya bunlardan sadece biri doğru ise, o zaman kongre ve benzeri belgelere yansıyan Öcalan’a, felsefesine, “uygarlık manifestosu”na, “düşünce patlaması”na bağlılık satırları, PKK önder kadrolarının günlük pratikle alakası olmayan “resmi görüş”ü olur. Ya da buğün için değil, gelecek yüzyılların nesillerine inceleme belgeleri bırakmak üzere kayda alınmış oluyor.

      Değilse eğer, “gözden kaçan” hatalar ise mesela, düzeltilir. Düzeltemeye zaman bulunamıyorsa ―gene mesela diyelim― hiç olmazsa “yayınlarımızda fikir özgürlüğü var” savunmasıyla bizim düzeltmemizin “hazır bulmuşken” fırsatıyla, hemen yayınlanması gerekirdi. Bunu düzelten “Onuncu Kongre” yazısını üç kanaldan, dağa-ovaya-yaylaya gönderdik. Bu sitede yayınlanmasından yaklaşık bir ay önce... Bu da olmuyorsa, tabiîdir ki “gerçek başkadır” sonucuna varmak daha doğru olsa gerek.

      Diğer yandan, “düzeltilir” demek yanıltıcı olur. Çünkü fiilî PKK’deki 10 yıllık bunca Öcalan karşıtı “ulusalcılık”ın düzeltilmesi/tekzibi mümkün görünmüyor.

      Oluru; zarardan dönme “kâr”ına geçmek üzere durmak, durdurmaktır. 

      Onuncu kongresini geçenlerde yapan PKK’nin kongre söylemlerinde Öcalan’ın İmralı terminolojisinden  kavramların bolluğunu görünce, ben de bir özeleştiriden umutlanmış ve adı geçen makaleyi (Onuncu Kongre: yansıyanlar ve tehlike) yazmıştım. Orada, “kaşıkla toplanan kepçe ile dağıtılıyor” demiştim. Bunu halk deyimi olarak yazdım, ancak yetersiz anlatımdı biraz. Doğruya daha yakını: “iğne ile kazılan kuyular kepçe ile dolduruluyor” olmasıdır. Çorba kepçesi değil, hafriyat kepçesi...

      Durdurulmalıdır deriz! Tehlike küçümsenir cinsten değil. Zaman geçirmeden.. Durdurulamıyorsa destek aranır, güç istenir. Mesela bizim gibilerle ilişkilenip güç-destek istenir. Bizim gibilerle ilişkilenmenin “bir yasadışılığı, meşruiyet dışılığı yok. Dolayısıyla gizliliği de yok. Ben dağa [mesela] bağıra-bağıra geldim, bir ayda iki kez geldiğimi de makalemin birinde yazdım. Çünkü biz savaş/çatışma örgütlemek-geliştirmek, bölmek-parçalamak için değil, savaş ve çatışmayı kökten bitirmek, barıştırıp birleştirmek için geliyoruz. Ve bu açık diyaloglaşmamıza engel olacakları da, kötüye kullanacakları da rezil ederiz.”  (“Cemil Bayık Şahsında Ankara Gurubu’na” mektubumuzdan, 30.10.2005.) Barış Meclisi gibi bir yığın zaman harcanan “patinaj” işlerde bir sürü katmayan “katılımcı” kişi ve çevrelerle ilişkleniliyor ama katacaklarla ilişki denemesi yok.

      Aslında ikirciksiz istenirse kolayca durdurulabilir. Kırsalda da, kentselde de zıpkın gibi entellektüel birikimli Apocu bayanlar baylar var. 5-10 arası kişilik bir komite, bütün kitle iletişim araçlarını taramadan geçirir, hangi kelimelerin, hangi cümlelerin ne maksatla yazıldığını çıkarır. Ve en fazla bir ayda, örgütte en yaman kendisini sakladığından dünya-ahiret kuşku duymayan bütün örtünmüş Osman-Botan çizgisi kişiliklerini “karantina” ederler. Sonrası gelir..

      Özellikle bayanlardan komite diyeceğim. Çünkü, mesela ―tesadüf değildir― “PKK özgür insan iradesidir” başlığıyla yayınlanan PAJK’ın 30. yıl mesajında bir tane “ulusal” kelimesi yok (26.04.08, http://www.gundem-online.com/haber.asp?haberid =64606). Bayan kadrolar arasında Öcalan’ı okuyan-yaşayanların daha çok olduğu da kesindir, sebepsiz değildir. (Her-ne-kadar, Vatan’ın M.Kırıkkanat’ının bile “Ataerkil bir otorite hiyerarşisinden, dava kurucusunun “ulusal şef” pozisyonunda “ilahlaştığı” yeni, ama kadınla erkeğin eşit söz ve silah  sahibi olduğu bir hiyerarşiye geçilmiş. Türkiye Cumhuriyeti’nin düzenine olduğunca, derebeylik düzenine karşı bir hareket değil de nedir bu anlamda PKK?” [Vatan, 24.10.2008] diyerek görmekten kaçamadığı yerde, adını PKK’nin sosyologa çıkardığı Beşikçi, “olgu”larla yatıp-kalkarken  “Abdullah Öcalan ise, devlet kurumuna karşı olduğunu sık sık dile getiriyor ama, somut devlete, Kürtlere her gün her an baskı yapan devlete karşı olduğuna dair bir sözü yok” [italik AKÖ] diyecek kadar devletin inkârcılığına taş çıkartırcasına sosyolojik olguya ihanet etse de [kurdistan-post.com, 11.11.2008], bu sosyolojik gerçek “özellikle bayan kadrolar arasında”nın sebebidir)

      Ayrıca “değerlere bağlılık”ın, çilingir gibi kullanılan “sayın” veya “önderlik” parolaları olmadığını, ama en az fiziksel ölçüler kadar elle tutulur bağlılık ölçülerinin olduğunu, yine Bayık şahsında Ankara Grubu’na yazdığımız mektupta Karayılan’ın aşağıdaki parağrafına atıfla, 

    ...Yasal ve meşru bütün kurumlar Önderliği açık açık sahiplenmelidir. Şu anda Türkiye’de Önderlik yasal bir kişiliktir. Demokratik bir Türkiye’yi savunmakta, Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Toplumu öngörmektedir. Bunu savunmaktan hiç kimse ne korkmalı ne de çekinmelidir. Legalite adı altında Önderlikle bir tutulursak zorlanırız gibi yaklaşımlar artık aşıldı. Şimdiye kadar böyle söyleniyordu ama bundan sonra bu kabul edilemez. (2005 başları) 

edebiyatı da katarak şöylece sadeleştirmiştik:    

     Tabii ki burada hayati hassasiyet arzeden konu şudur: rant bürokrasisini vuralım derken, yaratılanların toplamı olarak Hareket’e vurmamak.. Bu çok zor mudur, veya çok kolay mıdır? Hem çok kolaydır hem çok zordur. Çünkü “aygıt” torbalaşıp/kabuklaşıp Hareket’in üstünü örtmüştür. “İktidar PKK’si felsefe PKK’sini sarmaşık gibi sarmıştır.” Yumruk atarken altındakine değmeyecek, bıçak atarken altındakini çizmeyecek. Bunun zorluğu-kolaylığını, seçilecek sözün ve tarzın ustalığı belirler. Ama öyle cambazî bir “usta”lıktan da sözetmiyoruz. Çünkü bu tarzda onlar çok gelişmişler, yarışamayız. Hem öz hem yöntem önerimiz sadedir, açıktır ve dolayısıyla en ğüçlüsü, en sonuçalıcısıdır.

     Bunu, Mahzuni Şerif’in “gökte yıldız, yerde ışık görünmez / güneş doğup gündüz, gündüz olunca”sıyla açayım. “Aygıt”ı isim listeleri çıkararak veya ― onların yöntemiyle ― herbirine bir yafta yapıştırarak yapamayacağımıza göre, ya ne yapalım?  Yapacağımız şudur: Öcalan’ın İmralı Savunmaları’nın hem özünü hem biçimini, hem sözünü hem özünü, yani hem dilini hem felsefesini herkesin üstüne sürelim. Güneş doğunca bütün “yıldız”lar, “ampul”lar işlevsiz kalmaz mı? Kalacaktır.

     Bu niye yapılmıyor, bunu kim niye yapmıyor? Bunun zorluğu ne, bunun zararı kime Hareket açısından?  Tabi ki “yıldız”lar “ampul”lar bunu yapmaz. Peki bizim yapmamıza kim izin vermiyor? Bunlar bu kadar güçlü mu? Gazete hâlâ yazılarımızı ― yayınlamıyor değil ― değerlendirmeye almıyor. Sizin “geç kalınmıştır” dediğiniz çalışmaya girişmemiz gerekçesiyle başlatılan yasak devam ediyor. Tv’yi de gördünüz: “gelirsin ama konuşamazsın” deniyor. (Ankara Grubu’na Mektubumuzdan, 15 Şubat 2006) 

Evet; 10 yıllık İmralı “düşnüce patlaması”nın sorusu:

      “Bu [savunmaların sözünü/özünü herkesin üstüne sürmek] niye yapılmıyor, bunu kim niye yapmıyor?”

      Cevap: “Birinin işine, ötekinin gücüne gelmiyor.” Yani; 5 bin yıllık devlet/iktidar kişiliğinin PKK’de formunu bulan hali olan ve özellikle K.Yılmaz’ın öldürülmesinden sonra daha dikkatli örtünen “sayıncı-önderlikçi” fiilî PKK “kütle”si bunu yapmaz. İnanmıyor çünkü.. “Pratik” bulmuyor, “gerçekçi” bulmuyor. Yani işine gelmiyor. Çünkü Öcalan’ın çözümünün onların manevi ve maddi çıkarlarının canına okuyacağını biliyor. Ötekisinin (Öcalan’a bağlı eski kadro yapısı) ise gücü yetmiyor.  

    1995'ler sonrası tüm çabalara rağmen PKK gerçek özünden kopmuştu. KADEK ve KONGRA GEL deneyimleri teorik, stratejik ve taktik değişimlerle birlikte yeniden yapılanma anlamına geliyordu. Eski kadro yapısı bunun da altından kalkamadı. (A.Öcalan, B.H.S., digital versiyon, s.187) 

Tabi güç getirememesi gücün yetmemesiyle kalmıyor. Güç getiremedikçe uzlaşıyor. Uzlaşma da zaman içinde ruhsal olarak bütünleşmeye kadar gidiyor. Güç getirememenin mahkûm ettiği kendini aldatma ile yanılsamalı bir pragmatizmin birleşmesinden uzlaşma/bütünleşme “denge”sine ulaşılıyor. Güç getirememe ile uzlaşma arasındaki “sınır” giderek muğlaklaşıyor derken buraya dikkat çekiyoruz.

      “Türkiye kaybederse, hepimiz kaybederiz” diyor Öcalan. Bizce de “kaybeden Türkiye” halkasına şu “zincir”den ulaşılacaktır: Öcalan çizgisi kaybederse, PKK önder/kurucu kadroları kaybeder; bu kadrolar kaybederse, geriye bir “fiilî PKK” kalmaz, PKK kaybeder; PKK kaybederse, Türkiye kaybeder. Ve oradan “Türkiye kaybederse hepimiz kaybederiz”dir.

      Burada “aranan kan” ise şudur: İmralı çizgsinde taktik yoktura inananların “kendini kendine itiraf etme” cesaretine yüklenecek bir özeleştiri ile bazı işlere sıfırdan başlar gibi tutku ve heyecanla başlamak. Türk milliyetçiliğinin deyişiyle “titreyip kendine dön”mek. Ve “etten duvar”ı yıkıp çizginin kitlelere ulaşmasının önünü açmak. Sadece Kürt’lere değil, bütün OrtakVatan halkına...

      Yukarıda bayan yapısını örnek verip, mesajlarında “ulusal” kelimesi yok demiştik. Önemlidir. (Savunmaları okuyan/yaşayan kullanmaz.) Bayık da, mesela PKK’nin 30 yılını anlattığı uzun röportajında hiç kullanmıyor. Gene Karayılan ve Bayık son yayınlanan söyleşilerinde ağızlarına almıyorlar (Karayılan, çözüm için çift taraflı ateşkes önerdi;  Bayık: “PKK Sosyalizm'e itibar kazandırdı”, 1 Aralık 2008). Ama manzaraya bakın ki, sitelerinde/gazetelerinde, isimlerinin yanıbaşında “İstese de istemese de koşullar PKK’yi ‘ulusalcı’ çizgiye çekti” diyen yazarı; “bağımsızlık bir halkın, diğer halklarla buluşması için vazgeçilmeyecek ‘şart’ oluyor” diye ilan eden PKK’nin Avrupa’daki 15 yıllık ‘sosyolog-yazarı’ni düzeltemiyorlar. Ne düşünelim? Haberleri mi yok diyelim? Hani aradan kaçmış bir “münferit” ifade olsa inanmayı deneriz. Ama durum bu değil. O zaman: ya güç getirilemiyor, ya uzlaşılıyor, ya da ikisi. Hepsi birbirinden tehlikeli.

      Öcalan “devlet”i “tek”leştireli dokuz yıl oldu. Çünkü devlet “mikrop”tur diyor, ona bulaştığım için “adına her şeyimi ortaya koyduğum Özgürlük mücadelesine karşı da suçluyum” diyor.  Dolayısıyla bırakın iki devleti, mevcut devlet bile fazladır, demokratikleştirerek daha da “tek”leştirelim diyor. Bayık da, “10. kongresini gerçekleştiren PKK artık savaşla devlet yıkma, savaşla devlet kurma amacından tamamen uzaklaşmıştır vurgusunu son röportajının başına koyuyor. Ama ne nasıl oluyorsa, Erdoğan’ın imamsal “hatip”liğininin bu başat “tek”i alınamıyor elinden.

      Verilere devam edelim. 

      b) Bayrak

      Sadece savunmalarda ve görüşme notlarında değil, henüz Suriye’de iken, bir canlı TV konuşmasında Öcalan, “Bir tatbikat esnasında bile Türkiye bayrağının tahribedilmesine engel oldum. Ona saygılıyım. Ancak kirletilmiştir. Biz onu Van Gölü’nün sodalı sularında yıkayıp Türk halkına teslim edeceğiz” dediği bilinir, kayıtlardadır. Ayrıca ―elimde yok tam sayfasını veremiyorum― görüşme notlarından derleme Barış Umudu’nun ilk 10’lu veya 20’li sayfalarının birinde “T.C. bayrağı bizim de bayrğımızdır, onun kan-kırmızısına ortağız” der.

      Peki, hadi 99’a kadar neyse, 9 yıldır PKK’nin yasal-yasadışı çalışmalarında bu bayrağın “bizim” de bayrağımız olduğuna dair bir gösterge var mı? Buna ilişkin bir teorik çalışma veya analitik bir sunum yapacak kişi/zaman bulunamadı diyelim! Ya buna yönelik bir “pratik”i gözleyen var mı? O da yok. Legal partilerin belli toplantılarında kerhen konduğu gözden kaçmayan göstermeler dışında  bir değişiklik yok İmralı “Uygarlık Manifestosu”ndan bu yana. O zaman, Öcalan’ın  “teorik, stratejik ve taktik değişimlerle birlikte yeniden yapılanma anlamına geliyordu” ve “PKK kadro yapısından beklenen, bu politik çizgiyi özümsemek ve kitleselleştirmektir” dediği “çizgi”den ne haber? Kaldı ki, bunun için Öcalan’ın özel vurgularını beklemek o kadar zarurî mi?

      Bayraklar tanrı yapısı/yaratımı değildir. Sadace iktidar sınıfları bunu yönettiklerine, alttakilere karşı kullanırken ―en etkin vuruş için― tanrısallaştırırlar, tabulaştırırlar. Buna karşı, alttakiler için yola çıkanlar, ona daha anlaşılır anlamlar verme yolu bulmalı, yoksa yaratmalıdır.

      Ay-Yıldız’ı saran kırmızının, eğer emperyalistlere karşı kaybedilen canları, dökülen kanları temsil ettiği söyleniyor ise; o kanda ne kadar Kürt kanı olduğunu yakın tarih iyi biliyor. O zaman bu güzel bayrağı faşizan emelleri için kullanan ırkçı-milliyetçilere, din-iman tüccarlarına bırakmak hangi aklın ürünüdür? Bu bayrağın Kürde karşı 80 yıl inkâr-tenkil siyasetinde kullanılması bu bayrağı bu güçlere bırakmayı gerektirir mi? 

      Bu da yapılmıyor, ikinci “tek” de İmam’ın hatipliğinin kullanımına amade..

      Devam edelim. 

    c) Vatan

      Bu üçüncü “tek” de, Öcalan’ın bütün savunmaları boyunca, Türk-Kürt ilişkilerinin hem tarihsel hem sosyolojik arkaplanı doldurularak “ortak vatan” kavramı etrafında en çok yer tutan argümandır. “Ortak”laştırarak “tek”leştirdi. Özellikle Öcalan’ın “ben kendimi Kürt milliyetçiliğine kulandırtmam” demesindeki usanmayan tekrarı, aman vermeyen direnişi bu “OrtakVatan” “tek”i ile alakalıdır. Direniş Kürt halkını, tekleşmiş vatanı bölecek yeni bir görmemiş/gözükara Kürt iktidar sınıfinın yeni bir “ev-içi” zulmüne terketmemek etrafındadır. Yani vatan anlamında da Cumhuriyet Kürtleri, Erdoğan ve benzerlerinden bin defa “tek”çi olmalıdır der Öcalan, “sosyalizme itibar kazandıran” dokuz yıllık İmralı çözümlemelerinde.

      Bunun doğal, anlaşılır, mantıkî, bilimsel sonucu olarak, “bölücülük” suçu ve/ya tehlikesinde, dilde belirgin, belirgin oldugu kadar düzeltici bir üslubun/tarzın egemen olması gerekir PKK’nin fiilîyatında. Halbuki, devletçi-iktidarcı olmayan bir PKK’nin mecut Türkiye’nin bir bölünmesinden aslolarak Kürtlerin ne kadar kaybedeceklerini, böyle bir parçalanmanın en altında Kürt halkının nasıl kalacağını bilimsel/olgusal verileriyle beslemesi, “Kürt Halk Önderi”nin bu konuda döne-dolaşa söylediklerini açıp-yayıp “kitlelere özümsetme”si gerekir. Oysa “taktik önderlik”in pratiğinde “bölücüler” derken otomatikmen kendilerinin kastedildiğini yansıtan “savunma” terminilojisi, dolayısıyla “aslında” bölücü olduklarını “ikrar” eden dili devam ediyor. (“En iyi savunma saldırıdır”ı gerilla taktiklerinde iyi bilen PKK taktik önderliği, bölücülükle ilgili böyle bir “taktik”ten habersiz oluyor.) Çünkü örgütsel fiilîyata Amerika-İsrail üzerinden Barzani-Talabani devleti türü bir fiilî devlet/iktidar umudunu çantalarında tutan “kalpten” bölücüler hakîmdir. Bu hakimiyet, Osman-Botan çıkışının fiyaskoyla sonuçlanması ve özellikle Kani Yılmaz ve Hikmet fidan’ın öldürülmesinden sonra kendisini daha kuvvetli bir zımnî-zemine alarak “etten duvar” etti. Ve devletteki bölücülerle al-gülüm ver-gülüm gerginlik siyasetinde beraber çalışmaya bu “zemin”de devem edegidiyorlar. Bunu bilen az Apocu yok.. 

    d) Millet

      Dördüncü “tek”teki benzer ketümlüğün fiilî duruma hakîmiyeti diğerlerinden farksız. Ancak biraz daha sırıtmalar, kıyıya vurmalar var.

      Öcalan, sosyalizme itibar getiren kapıyı “devlet ve milliyetçilik” etrafindaki derinleşmelerle aralarken, “millet” meselesinde de konunun akademik literatürüne katkı yapacak kadar bir “temizlik” yaptı. Bu da bir sosyolojik alan araştırması hakkedecek boyutlardadır. Bunun Anadolu sorununa yansımasını ―M. Kemal’ın Cumhuriyet’in ismine “Türk” önerisini reddini de hatırlatıp― “Türkiye milleti” biçiminde kavramlaştırarak önerdiği “ulus reformu” teorisi çocukların anlayacağı kadar pratiktir.  

    Herkesi zorla Türk saymak yerine, Türkiyeli ya da Türkiye ulusu vatandaşı... Amerika’da da böyledir... Türkiyeli ulus kimliği üst ulus kimliğidir. Hepimizi bağlayan bir Türkiyeli ulus kimliği ancak böyle yaratılabilir. (G. Notları, 4 Mayıs 2005) 

Mesela hiç kimse, Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’in iki resmi dilli Belçika’sında 2 ulus, “dünyanın merkezi” Birleşik Devletler’de 52 ulus, yüksek-güvenlikli bankaların vatanı üç resmi dilli İsviçre’de 3 ulus var demezken, tek resmi dilli Almanya ve Avusturya’ya “tek/aynı ulus” da diyemiyor. Yani en az bunlar kadar “masum” bir “Türkiye ulusu” diyor Öcalan.

      Hatta M. Karasu da, “Kürt Halk Önderi tartışılmasını istedi”ğinden  aldığı destekle cesaretini toplayıp, 120 ye yakın yazısından birinde konuyu “Demokratik Uluslaşma” başlığına alarak teğetledi.  

    Kürt halk Önderi Kürt demokratik uluslaşması, demokratik Türkiye ulusu ve çoklu Türkiye kavramlarını kullandı. Kürt halkının demokratik uluslaşmayı tartışmasını istedi. (http://www.yeniozgurpolitika.com/?bolum=yazi&yid=534) 04 Haziran 2006. 

Ama bakıyorsunuz, Öcalan’a bağlılıkta “sayın”lama yarışındakiler “Şu anda kardeş değiliz, çünkü siz 'tek millet diyorsunuz'” diyorlar. Asıl vahimi, DTP eşbaşkanı Emine Ayna’nın bu tür sözleri arasında bazı olumlu şeyler de söylediği konuşmasından, PKK’nin gençlik sitesinin manşete çıkardığı cümle bu oluyor.

(http://www.rojaciwan.com/haber-42616.html, 30.11.08)

     “Teğetledi” diyorum çünkü, Karasu’nun yazıları iki ayrı günlük gazetede (Gündem, Politika) birden yayınlanırken, bu yazı ―neredeyse üç yıla yayılan makalelerden tek deneme olması bir yana― Türkiye’deki günlükte (Gündem) aradan çıkarılmış. Bu da sanırım, Öcalan’ın önündeki “etten duvar”ın  “topraklarında” daha kurşun-geçmez olduğuna işaret oluyor. (Karasu, “ben O’nun [Öcalan’ın] hatalarının da militanıyım” diyecek kadar Öcalan’a en çok bağlığıyla bilinen PKK’nin en eski isimlerinden olup, şu an Yürütme Konseyi üyesidir.)

      Öte yandan, Öcalan’ın yüzlerce sayfasına yaydığı, neredeyse tüm görüşme notlarında “ben kendimi milliyetçiliğe kullandırtmam” temelli ifadelerle söylemeden geçmediği ve  

    Ulus-devlet halkları devletleştirme ile uyuşturmadır. Milliyetçiliği geliştirdi. Biri ezen milliyetçilik, diğeri ezilen milliyetçilik, sonuçta dünyayı korkunç milliyetçilik savaşlarına götürdü. (G. Notları, 27 Nisan 2005)

 

benzeri yoğun cümlelerle yoğunca Kürt milliyetçiliğine dikkat çektiği çağırışlarına paralel bir yazı yazan (“Pozitif Milliyetçilik”, Radikal 2, 25 Aralık 2007) Aysel Tuğluk ise,  yukarıda “ulusalcı” PKK “tespit”lerini aktardığım çifte yazar G. Aslan’dan öğreniyoruz ki, “saç-baş yoldurt”muş (http://www.rojaciwan.com/koseyazisi-1575.html). (Ayrıca kendisi bana, bir DTP çalışanının yanında, sözkonusu yazıdan dolayı “nerdeyse hain ilan edilecektim” diye yakınmıştı).

          Bu ve benzer olgular, makalelerin değil kitapların, seminerlerin, konferansların gündemlerine alınmayı gerektirecek kadar hem fazla hem de acildir. Birini ―hem en sırrıtan hem de en hassas, dolayısıyla en etkin birini ― daha ekleyip bazı “bizat” verilere geçelim.  

      e) Mustafa Kemal

      Hem savunmalarında ve hem de avukat görüşmelerinde, ama özellikle görüşmelerde ―çünkü irticalendir, beynine/ruhuna geldiği gibi ağzına geliyor― Öcalan’ın en çok tekrar ettiği iki “fenomen”den biri milliyetçilik/devlet diğeri M. Kemal  oluyor.

      (Bugünün digital teknoloji imkânlarında bunu rakamlara dökmek kolaydan da öte. Bundan çok sınırlı bir yararlanma ile şu ana kadarki verileri sunduk. Konu ciddidir; biz Türkiye ulusunun OrtakVatan sevenlerine/inananlarına da çoktan öte, hayatîdir. Sosyal bilimcilere, felsefecilere, sanatçı ve edebiyatçılara araştırma-inceleme önerimdir. Hatta uyarımdır. Çünkü ulusu da vatanı da kaybetmek üzereyiz. Onun için üç yıldır habire “atı alan üsküdar’ı geçti”lemeden, “iş-işten geçmiş olmadan”, “testi kırılmadan” diye bağırıyoruz. Vereceğim olgusal “resim”i herkes tetkik edip teyid edebilir.) 

      Birncisini, onun için, elimizden geldiğince seçip-özetleyerek ele aldık. Buraya kadar, devlet-millet-vatan-bayrak dörtlüsünün Anadolu versiyonunu, bunların bölücü güçler tarafından kitlelerin manüpüle edilip halka karşı nasıl kullanıldığını Dündar’ın “Mustafa”sından esinlenerek anlatmaya çalıştık.

      Bu ikincisi ile alakalı, “Vicdanlara Tekrar” sunumuyla üç yılı aşkın zaman önce kaleme aldığımız “Öcalan ‘Kemalizm’i” başlıklı makalemizi tekrarlarken dikkat noktalarını vurguladık. Burada, herkesin beynini yüreğine, yüreğini eline, elini de vicdanına uzatacak canalıcılıktaki olguyu sunup soracağız.

      Mustafa Kemal fenomeni, bu “dört namlulu silah”ın toplamından daha fazla kullanılıyor ve o kadar da iş yapıyor. Çünkü, hiç bir peygamberin tesadüfen peygamber olmadığı gerçeği kadar M.Kemal’in de, Türkiye ulusunda bu kadar yer etmesi tesadüf olmayan bir bilimsel gerçekliktir. “Mustafa” eğer, Osmalı’dan kalan devletin Kurtuluş Mücadelesi’nin başındaki isim olması gerçeğinin yanında, tüm Türkiye ulusuna da tarihsel kazandırdıkları olmasa idi, bu milletin hafızasında bu kadar yer eder miydi? Yeni-eski alaşımı “ergen” devlet elitinin, O’nu tecrit edip yalnızlık içinde ölüme götürürken karizmasını da betonlaşmış Kemalizm ederek halkın başına “çuvallama”sı, bu tarihsel gerçeği ne kadar değiştirir?

      İşte bunun derin bilincine ―“dogmatik gerçeklerinden kopma” derin özeleştirileriyle varan― Öcalan, dursuz-duraksız “Mustafa” diyor.

    ...İngiliz emperyalizminin oyunları var o dönemlerde. M kemal bir şeyleri kurtarmaya çalışıyor. M kemal en az Lenin ayarında ideolojik bir kişilik. Lenin reel sosyalizmi , M kemal Ulusal kurtuluşu örgütledi. Doğru anlamak gerekir. M Kemal özgürlükçüydü ama gücü o kadar, karşısında koskoca bir imparatorluk mirası vardı. Lenin'e bakıyor tehlikeli buluyor çekiniyor, kendine yaklaştırmak istiyor. Bu nedenle 150 yıllık Fransız devriminden etkileniyor, sonuçlar çıkarıyor, olduğu gibi Türkiye’ye uyarlamaya çalışıyor. Bu önemli, onun için kazandı... O, 19. yüzyıl bilimiyle hareket ederken ben 21. yüzyıl bilimiyle hareket ediyorum.... Ben bunları söylerken Kemalistim demiyorum. Ama M Kemal'in doğruları var. Kim ne derse desin. (G.Notları, 26.05.2004)

Benzer yüzlerce demelerden bir tanesi bu. Günümüze geldikçe de artan bir yoğunlukla “günceleşmiş bir M.Kemal’e ihtiyaç var” etrafında demeye devam ediyor.

      Diyor ama, demesiyle kalıyor. Çünkü örgütü demiyor. Diyemiyor.

      Niye demeyip diyemediğini buraya kadar tartıştıklarım biraz söyledi. Şimdi bunun daha “acı” bir verisini sunup soralım:

      Öcalan’ın ilk yol arkadaşlarından Cemil Bayık, Ali Haydar Kaytan, Mustafa Karasu ve Duran Kalkan, partinin kitle iletişim araçlarında günlük-haftalık yazılar yazmaktadırlar ve hâla PKK’nin başlarındadırlar. Bayık kürtçe yazıyor (adeta sanki okunmasın diye), bu konuda yazdığı bir şey yok. Zaten istese de Kürtçe yazamaz, bizim Kurmanci’nin bilimsel konuları ―bu olmayacak anlamına gelmez ama abartılmamalı― yazacak hali yok. İsveç Kürtçesiyle yazılması zorlanırsa da anlayanı ancak “Avrupa Kürdistanı”ndaki dil sporcuları arasında olacak. Kaytan, Karasu ve Kalkan’ın da gündemlerinde yok. Sanki Öcalan her hafta M.Kemal demiyor, her görüşmede bağırmıyor.. Bu konuda derli toplu bir degerlendirmeleri, kitlelerini buna hazırlayıcı, eğitici bir paragrafları yok: “M.Kemal önderliğinin sosyolojik anlamı nedir; tarihsel anlamı veya halklar açısından bir önemi var mıdır; varsa nedir; önderimiz ne kadar ‘Kemalist’tir ne kadar değildir; ―ki bu konuda terbiye-adap sınırları tanınmadan saldırılıyor― nedir onu bu kadar konuşturan; bu kadar aralıksız vurgulatan hangi kaygıdır, hangi bilgidir, hangi ruhtur” benzeri sorulara cevap arayan bir çaba-çalışma yok. Şaşırtıcı olmaktan da ötedir durum...

      Diğer PKK medyası yazar-konuşurlarını, ilgilenecek araştırmacı-eylemcilere bırakıp geçeyim şimdilik. Zaten hocalar yazmazsa cemaat da yazmayı “günah” eder, “şeytan işi” sayar. Olan bu.

      Şunu da eklersem sorulacaklar daha yerini bulur kanısındayım. Cemil Bayık’la görüşmemizin (Ağustoz 2005) başında, kendisine bir soru sorup cevabımı almıştım: “Siz önderinizin İmralı ‘duruş’unun herhangi bir yerinde taktik yaptığına inanıyor musunuz?” Cevap dolandırmasızdı: “Hayır, önderliğimizin her söylediğinin altında bilimsel bir temel vardır”. Samimiyetle söylediğine inanmış, cevabımı almış, konuşmaya başlamıştık.

   Yeniden soralım:

  • Bu aralıksız vurgu “İmralı koşulları” taktikiği mi, yoksa bilimselliği var mı?
  • Varsa bilimsel temeller, PKK niye Öcalan’ın dediğini demiyor?
  • “Demiyor”dan öte, neden açmıyor, neden eğitmiyor, neden “özümset”miyor?
  • Hatta taktik “taraf”ı varsa, bu taktiği PKK niye biraz yapmıyor?
  • Veya hata ise, neden biraz bu “hatanın da militanı” olunmuyor?

Dahası;

  • PKK savaştığı tarafın, savaşılanla barışılacağına göre, yani barışacağı tarafın Öcalan’a saygısını istiyor mu?
  • İstiyorsa, enazından Öcalan’ın Mustafa Kemal’e gösterdiği saygıyı göstermek niye aklına gelmiyor?
  • Karşı tarafın bu hassasiyetine saygı, kendi hassasiyetine saygının zemini olacağını bilmiyor mu?

Diğer yandan;

  • Bu saygıyı örgütü göstermiyorsa, Öcalan’ın bu konuda bütün söyledikleri ya korkudan ya taktikten, yani inanmadan söylediği, ya da örgütünün onun düşüncesine katılmadığı sonucuna varmak fazlaca bir zekâ gerektirir mi?
  • Bunun dolaysız sonucu olarak, devlet içindeki M.Kemal’in asıl tarihsel/önderliksel yanını biraz anlayan gücün 2005’ten sonra İmralı girişimlerini askıya aldıklarını anlamak o kadar zor mudur?
 

Dokuz-on yılın soruları devam eder gider. Herkes içinden çoğaltıp-çeşitlendirip götürebilir.

      Sonuca yönelelim.

      Öcalan’ın üzerindeki “iç-ambargo” örgütün kitleselleşip fiilen “ulusal kurtuluşçu”laştığı 1990 başlarına kadar gider. Bunun tohumları da 1985-86’ya uzanır. 90’ların ortalarına doğru bu süreç gelişmesini sürdürür ve sonlarına doğru zirvesine tırmanarak Öcalan’ın İmralı’ya teslimi ile sonuçlanır. Kendisinin İtalya’da bunu dehşetle görmesi, “artık PKK’den istifa diyorum” deyişi ile dışa vurdu. Ama işin tam boyutunu İmralı’da çözdüğünü savunmalarından anlıyoruz. 1996’da master tezi çalışmam vesilesiyle kendisiyle yaptığım henüz yayınlanmayan ikinci diyalogda,  

Yaşadığım, gözlemlediğim kadarıyla önderliğinize bu kadar büyük bir bağlılık, hatta ‘müritçe’ diye tabir edilen bağlılıkların içerisinde, örgüt-örgütlenme adı altında ― adeta şöyle bir deyim kullanmak mümkün― Apoculuğun resmi özgürlüğü ancak filli yasağı söz konusu olduğunu sanıyorum.  

şeklindeki “resmi-fiilî” soruma cevabı, 

O beni fazla ilgilendirmez. Resmi Apoculuk, fillî Apoculuk herkesin kendine göre çıkardığı bir sonuç. Ama altından çıkamıyorlar. Resmi-fillî ayrımı yaşayanlar kendileri mahvoluyorlar. ... Yapabilirler. Benim adıma daha neler neler yapılacak. Beni durdursalar ne mutlu! Beni böyle önleyebilene ‘bravo’ derim.

 

iken; yaklaşık 4 yıl sonra, ilk büyük (“uygarlık manifestosu”) savunmasında,  

    Kendim dışarıdayken 1998 sonlarında 6. Kongre sürecine yakın şu konuşmaları yaptığımı çok iyi hatırlıyorum: ‘On sefer kazanılabilecek bir meşru savunma savaşını bu hale getiren lağım farelerinin ve yarasaların zihniyetine karşı ben ne yapayım?’ Örgüte karşı yenilmiştim. Çete eğilimi yapıda o kadar duyarsız, sonuç almaktan uzak bir durum yaratmıştı ki, yenilgi asit gibi içimi ertiyordu. Bir İtalyan gazetesine gayri ihtiyari ‘artık örgütten istifa ediyorum’ diyecek noktaya gelmiştim.  (S.R. Devletinden Demokratik Uygarlığa, 2001, Cilt II: s.97)  

diyecekti.

      Dedi de bitti mi bu? Hayır, “format” değiştirerek gelişti “iç-tecrit”. Bu savunmadan gene yaklaşık 4 yıl sonra, durum bu kez daha bir “dehşetle” dışa vurdu. Avukatların,

    2003 yılında bazı hassasiyetlerden dolayı görüşlerinizin orada düzenlenip yayınlanacağına dair bir talimatın olduğunu, o zaman bürodan sorumlu arkadaş söyledi. ... Şimdi o talimatı inkar ediyor.

biçimindeki bildirimine,

    ... Kim bana ambargo uygulayabilir? Siz beni enayi mi sanıyorsunuz? Benim adıma oradan buradan para toplayın, her şeyi benim adıma yapın. Dağda, Avrupa’da rahat rahat yaşayın. Koltuk derdine düşün. Milletvekili seçilin, belediye başkanı olun. Benim adıma bin takla atın. İşinize gelmedi mi, benim görüşlerimi yayınlamayın. O arkadaşınız bunları iletsin. Siz avukatlarımsınız, bunu uygulayacaksınız. Halk önderinin görüşleri halka yayılır. Siz halk önderi diyorsunuz, o zaman görüşlerimi engelleyemezsiniz. Siz de o muhalif denilen avukatlar mıdır nedir, onları getirin. Yoksa sizi de rezil ederim. Görüşlerimi beğenmiyorlarsa beni başkanlıktan atsınlar. Eleştirin, ama halk önderiysem görüşlerim halka net olarak gidecek.  (Notlar, 04.08.2004) 

diye “isyan” etti. (Bu “isyan” çok daha sert söylemlerle 2004-5 boyunca ve yoğunca sürer avukat görüşmelerinde.)

      Etti de bitti mi bu durum?  Gene hayır. Bu defa, daha bir “masumca önlem” uygulamaya girdi. Adeta “sen misin bunları diyen” dercesine görüşme notları diyalog biçiminden haber diline konarak Notlar “yeni format”a alındı. En önemlisi, İmralı tecridinin habersizleştirme “imkânı” üstüne eklenen tam bir bilgi kirlenmesinin gücü ile Öcalan da buna “ikna” edildi. Bundan sonraki Öcalan “notlar”ına baktığınızda, örgüte yönelik bu mealdeki kelimeleşmelerin usulca satırlardan çekildiğini, bunun yerini daha çok devleti uyarıcı “yapmayın-etmeyin, kötüye gidiyoruz-gidecek” türünden bir söylemin aldığını görürsünüz. Giderek Öcalan’ın normal aklî melekelerini zorlayan ve kendi-kendisini boşa çıkarıcı çelişik ifadelemeler eşliğinde Erdoğan ve AKP’ye “boşluğa çağrılar”ı öne çıkıyor. Hatta daha önce altını-üstünü, önünü-arkasını yüzlerce sayfa tarihsel/bilimsel bilgilerle besleyerek federasyon veya özerklik benzeri kavramların Türkiye’deki Kürt kültürel ve demografik gerçekleriyle aslında bağdaşmadığını, “bu anlamda Kürt sorunu siyasi değil demokratiktir” (F. Bila, Hangi PKK?, s.126) diyen Öcalan’dan, bir yalın demokratikleşme programına “Demokratik Özerklik” gibi devletleşme “patika”sını çağrıştırıcı başlık yapıştırma gereği duyan bir Öcalan’a evrilme de beliriverdi. Öyle ki, çoğu zaman Notlar’daki kimi ifade ve söylemin ne kadarının kendisinin ağzından olduğunu ne kadarının ekleme-çıkarma ve “yolmalar”dan kaldığını anlamak zorlaşır hale geldi.

      Buna karşılık, isimler eşliğindeki aşikâr öneri ve talimatlarla dolu Notlar yıllarında değil ama, tersine bu “yuvarlanan” notlar döneminde “örgüte talimat verme” gerekçesiyle yoğunlaşan hücre cezaları, zamana yayılı zehirlenme girişimleri ve fiziki yönelimler öne çıkmaya başladı.  

      Bir 4 yıl daha sonra, “iç-tecrit/ambargo” ile ilgili ifadelere rastlamama sürerken, görüşlerinin halka ulaşmasını, sadece Kürt halkına değil Türk halkına da ulaşmasının hayatiyetine ―gene “boşluğa seslenme” cinsinden― vurgusu beliriyor: 

    ...Başından beri benim tutumumun ne olduğu iyi konulmalı, Türkiye halkına ulaştırılabilmeli. Çok geriye gitmeye de gerek yok. 1999'dan itibaren, son on yılda İmralı'da duruşumuz bile Türk halkına ulaştırılırsa, Türk halkı kim daha yurtsever, kim daha demokratik siyaset için mücadele etmiştir, bunu anlayacaktır... Türk halkı beni tanısa bu iş biter... (18.07.2008) 

(Bu “tanınma/tanıtma” ile ilgili, Türkiye cephesinde Sarp Kuray’la giriştiğimiz ve kısa sürede basında ilgi bulan ―ve C. Bayık’ın “gecikmiş bir çalışma” dediği― çabalarımızı aşağıda “özel” veriler bölümünde aktaracağız.)

      Son gelen Notlar’dan birinde ise, içeriği ölümünü çağrıştırmasından daha dikkat çekici bir “vasiyet” etti. Kürtlerin kimseye bağımlı olmamalarını, kendilerini  yönetebilir hale getirmelerini:  

    Kürt halkı benden çok daha acınacak haldedir. Benim bütün amacım Kürt halkına demokrasiyi özümsetmektir, onları yönetmek değil, kendi kendilerini yönetecek duruma gelmelerini sağlamaktır. Halkımıza da vasiyetimdir. Kimseye tabi olmasınlar, kendi özgür iradeleriyle hareket etsinler, karar versinler, bu ben olsam bile. (21.11.2008) 

      Bunun teorik derinleşmesi konfederalizm/komünalizm iken, ilk pratikleştirme alanı da DTP “hareket”i olacaktı. Hayli de umutluydu. “DTH gelişirse devlet çözüm zeminine girer” diye ciddi beklentiye girdi o zaman:  

    Sonuna kadar demokrasiyi dayatmalıyız. Doğru olan budur. Devletle bir anlaşmam yok, bir diyalog yok. Ama devlet ölçüp biçiyor. Demokratik toplum hareketi gelişirse devlet çözüm zeminine girer. (G.Notları, 11.08.2004)  

DTH[P]’nin “gelişme”si konusunda ise; bütün yazılıp kouşulanlara yığdırılan Öcalan terim ve kavramlarının eşliğinde, legal vücuttaki elitler arası çarpışma ile geçip bugünkülerin düze çıkmasıyla sonuçlandığı günlerde, çalışmalar içinde olduğunu öğrendiğim bir bayana Dersim merkezinde sorduğum soru  ve cevabı ―ve sonrasında geldiği “yer”i― manzarayı açıklamak açısından sanırım birkaç makale kadar iş yapar:  

Nasıl gidiyor çalışmalar, yeni parti gerçekten Demokratik Toplum oluyor mu?  

Arkadaş biraz tedirgin/tereddüt duraklamasında iken, “eski tas eski hamam mı” şeklinde bir konuşturucu “uç” vereyim dediydim:  

– Yalnız tas ve hamam biraz daha eski. 

diye oturtmuştu cevabı. Bu arkadaş birkaç ay sonra (seçimler arafesinde) DTP eşbaşkan vekili oldu... Bürokratik aparatusun (aygıt) inşaatının temeli, “zaafiyetlerin uzlaşması” çimentosuyla atılır. Zaafiyetlerin örgütleşmesidir bürokrasi. Gücünü üyelerinin zaafiyetlerinden alması gerçeği, sosyoloji ve psikolojinin ortak incelemesini gerektiren temel tarihsel vakıalardan biridir.

      Bu “eski tas-hamam” deyimini kardeşi Mehmet de bir görüşmede “gelişme”yi aktarırken kullandı (Notlar, 27.04.2005). Ve fakat, bu duruma karşı Öcalan kesin “talimat” vererek,  

    Bu böyle devam ederse bu kaldırılamaz. Bu şekilde devam edilemez. Böyle devam edilirse demokratik hakkımı kullanırım. Eskisi yetmediği için yenisini kuruyoruz. Bu bir anlayış, zihniyet. Böyle olamaz. Ben kabul etmem, halk da bunu kabul etmez. (27.04.2005)  

dediyse de, tas ve hamam iyice eskimeye bırakılıp tam “baş”a dönüldü. Tarihin vicdanı yoktu çünkü. Bundan sonra, Öcalan’ın örgütün pratik önderliğine yönelik eleştirilerini ―aslında umudunu― kesip savunmalarına yüklendiğini gözlüyoruz.

      En son Not’da da, görüşmenin başında, savunmalarının halka ulaştırılmasını adeta “ben ölüyorum, bari bu ‘son’ savunmam insanlığın birikimlerine eklensin” dercesine, “can”ının önüne koydu:

     

    Savunmalarımın AİHM'e ulaşması beni rahatlattı. Benim için bu sağlığımdan daha önemliydi. Önemli olan savunmalarımın toplumda anlam genişliği yaratmasıdır. (Notlar, 10.12.2008) 

Savunmalarının Türikiye toplumunda “anlam genişliği yaratması” için birşeyler yapmanın zamanı geçmemeliydi... Bazı “özel” verileri, yaklaşık iki buçuk yıla yayılan çabalarımızı, çırpınışımızı, direnişimizi, bir-kaç örneğe “yoğun”laştırarak aktaralım. Böylece halka/tarihe sunduğumuz bu raporumuzu bitirelim. 

    II―Bazı Özel Olanlar 

O günlerde (2005 başları) bu satırların söyleyeni, “Öcalan’a Mektup”u iki kez  postaladıktan sonra bohçasını toplayıp OrtakVatan’a gitti. Demokratik Toplum girişimi, başarmalıydı, hareketleşmeliydi. Türkiye halkına, Türkiye ulusuna ulaşmalıydı Öcalan’ın bu ortakvatan/sentezmillet projesi. 

      a) İlk iş olarak, Öcalan’ın avukatlarının çalıştığı Asrın Hukuk Bürosu’na gittim. O sıra, DTP’leşecek “hareket” çalışmalarını gene Öcalan avukatlarından Aysel Tuğluk’la birlikte yürüten Doğan Erbaş ile görüşmem istendi. Sadece kendimi kamera karşısına alarak, üç buçuk saate yakın kayıtlı bir sunum yaptım. Doğal olsun, sansürsüz olsun kayıtlı olsun dedik, eleştiri öneri ve görev istemi. “Çözüp Öcalan’a iletebilirsiniz” dedik ve söylediklerimden hem devlete hem PKK’ye karşı getireceği sorumlulukların arkasında olduğumuzu vurgulamak, “belge”lemek istedik. Bunun için “kayıt altına” alma gereği görmüş ve kasetlerin kopyasını almadan Öcalan’ın avukatı Erbaş’a teslim etmiştim. Bir seneye yakın zaman sonra kasetleri Erbaş bize iade etti. Kasetler sağlam duruyor.

      b) Kasım-Aralık 2004’te Avrupa’dan iki kez taahhütlü posta ile (internetten takibedilebilen cinsten) Öcalan’a 22 sayfalık bir mektup gönderdim. Mektup iki seferinde de Türkiye’ye geçtikten sonra “sır” oldu. Mektup, Karizma’ya yaklaşım konusunda “manifesto” olmayı umut ederek başlıyordu çünkü;  

    Bu, bir hazırdan-bilir ‘aydın’ın, masa-odaya kurulup sağa sola ders veren bir ‘bilgin’in veya bir sabah kahvaltısından feragata asla yanaşmayan bir ‘entellektüel’in herhangi bir girişimi değildir. Yani herhangi bir bilgi haininin mektubu değildir. Bu; bir bilim ve ruh çalışanının – en az peygamberler kadar yaptığı işin kutsallığına inanan bir sosyal bilimcinin – Anadolu’yu doğusuyla-batısıyla en zifiri odağına oturtmuş kaos aralığında, beş bin yıldan bu yana alta düşenler adına bir ‘irade’ye gözkoyma işinde bu kez yenilmemecesine kilitlenmiş bir bilim ve terbiye aşığının ‘ses’ vermesidir. Ne tür bir ‘yankı’ vereceğiniz, çelişkiselliğinizin dinamizmine ve önderliksel gelişmenizin kendini ivmeli aşma gücüne bağlı olacağını düşünmekteyim. Ve, vereceğiniz ‘yankı’nın,  Uygarlık Beşiği ve Kavimler Kapısı’nın, bu dünyanın gerçek coğrafik-atmosferik ortak cennet vatanının, feleği şaşmış insanlarının geleceğini etkileyeceğine adım gibi inanmaktayım. Kuantum fiziğine göre, maddenin düşünce ve iradeye gelişmiş hali hangi ihtimale iyi çalışırsa o ihtimal kazanır. Yani ‘çalışan kazanır’ deyişi ‘her iş oluruna varır’dan daha insan sosyalitesi gerçeğine yakın görünüyor.

        Bu mektubu, aynı zamanda, ‘önderliğe yaklaşım’ konusunda üzerinde çalışılacak bir taslak olarak da sunuyorum. Yani; karizmatik önderlerin bizzat örgütlerince fiilen tasfiye edilmesi makus talihine bir ‘kapı’ aralamasının manifestosu olmasını umuyorum. 

ve “yıldız-gezegen” ötelerine çağrılar ve sorularla sonlanıyordu: 

        Sonuçlandırmaya gelirsek: bu sesleniş; yaptığı işin kutsallığına bir peygamber ciddiyeti ve şahsi hesapsızlığıyla yaklaştığından kuşku duymayan bir bilim ve terbiye tutkununun, atom-altı parçacıklarının altından sonsuzluğun hiç ulaşılmaz yıldız-gezegen sistemlerinin ötesine kısa bir seslenişidir. Belki bu, ‘madde kendini neden düşünme ihtiyacı duymaktadır’ sorusuna bir cevap arama işinde de bir ‘ses’ olur. Beşbin yıldır altta kalmışların canı çıkmaya devam ediyor, anlıyor muyuz?.. Ücüncü binyıl başları, onlar adına bir başarıya ilk defa imza atmamalı mıdır? Anadolu Türklüğünün ve Kürtlüğünün ilişki, çelişki ve sentezleri buna yeter bir tarihsel potansiyel, önderliksel felsefenizin insanı ‘duyma’ dili buna yeter bir güncel potansiyel sunmamakta mıdır? Tarihin şu günlerde Anadolu ve Mezopotamya’ya yüklenmiş hali, bu çeşit bir çıkışa yeteri fırsat vermemekte midir?

          Bir sivil Kemal-Öcalan sentezinin çıkışının zamanının geçmesine, tarihi yaşayan bir ruh ve bilinç müsade eder mi? Her şeyden bir hayır çıkarılabilir önderliği, bu kör-sağır-kısır döngüden bir hayır çıkarmaya muktedir değil midir? 

Saygılarımla, Mayıs 2005

Ali Kemal Özcan

Mektup kaybolmayacak, işini yapacak.

      Mektubu okuyan Mehmet Metiner’in bile (“bile” demekte haklıyım sanırım) “entellektüel cesaretin önünde saygıyla eğiliyorum” diyen ilk “tepki”si duruyor bizde.

      Mektubu gönderdiğimi büro avukatlarına söyleyip ulaşıp-ulaşmadıklarını öğrenmelerini istedik, alıp-almadığını bilmediklerini söylediler. Mektubu okuttuğumuz avukatlara “sorup öğrenebilir misiniz” tekrarlarımıza rağmen, her seferinde giden 3-4 avukattan 5 ayı aşkın süre kimse söylemedi. Nihayet kardeşi Mehmet, bir görüşmenin sonunda sordu: 

    (Dersimli bir akademisyen sana on altı [yirmi iki] sayfalık mektup göndermiş, aldın mı?)  

    Hayır, verilmedi. Yasal hakkını kullanabilir. Araştırabilir. (27 Nisan 2005) 

“Yasal hakkımı kullanmak” üzere Asrın Hukuk Bürosu avukatlarına “ne yapabiliriz”e gittim. Avukatlar “tekrar Türkiye’den iadeli taahhütlü gönderin, alındısının kopyasını bize verin, 15 günde ulaşmazsa, vekâletinizi bize verin dava ederiz” dedi. Galatasaray postahanesinden postaladık. 15 gün geçtikten sonra, alındısının kopyasıyla birlikte, Öcalan’ın dört avukatına noter tasdikli vekâletnamemi verdim.. 2005 Mayıs’ıydı, 2008’in son günlerindeyiz. Mektup da yok, “dava” da. (Daha sonra bu mektubun bir kopyasını C. Bayık’a elden teslim ettim.) Geç de olsa mektupların gittiğini biliyoruz, ama dört-koldan gönderilen bizimki ulaşamıyor... “Çünkü”sü var çünkü. 

      c) O sıralar, dönemin görüşme notlarına bakıldığında anlaşılacağı gibi, Öcalan’ın hem felsefik hem programatik çerçevesini çizdiği ve çok önem atfettiği Demokratik Toplum Girişimi çalışmaları başladı. Avukat Doğan Erbaş’ın çağrısıyla iki gün süren Ankara’daki ilk toplantısına katıldım. Toplantıda bir-buçuk konuşma denebilecek biri orta uzunlukta, diğeri kısa iki konuşma yaptım. Öcalan’ın duvarda yazılı “kendini bil, [içindeki] iktidarı yık” sözüne atfederek başladığım konuşmamda özetle, Öcalan ile organik bağlantıyı çağrıştıracak veya direkt yönlendirme anlamına gelebilecek bir parti kurmamız yasal olarak mümkün olmamasının ötesinde, böyle bir şeyin gereği ve faydasının olmadığını, ancak; kendisinin görüşlerinden, felsefesinden etkilendiğimizi, hele İmralı gibi “derin” devletin “en derin” yerince kontrol edilen bir yerden çıkan ve yasal olarak Türkiye’de kitap biçiminde yayınlanan savunmalarından etkilenerek çabalarımıza yön vermemizin önünde yasal bir engel olmadığını söyledim. Yanımda oturan iki avukata da sorarak dediklerimin “hukukî”liğinin onayını alıp toplantıya sundum. İkinci kısa konuşmamda bu “mülayim” eğilimimin devamı anlamında oldu. Gençlik ve Kadın çalışma çevrelerini temsilen katılan katılımcılardan “eğilim”imize destek de gelmişti aynı toplantıda.

      Bu toplantıda alınan karar gereği 30-40 kişilik bir “kurucular koordinasyonu” oluşturulacak ve müteakip çalışmaları bu kurul yürütecekti. Bu kurula önerilecek adayları bir bakıma Öcalan’ın yetkilendirdiği iki avukatı (Erbaş, Tuğluk) hazırlayıp bir sonraki toplantıya sunacaktı. (D. Erbaş’tan öğrendiğim kadarıyla bizim ismimiz de sunulacak bu listenin içinde idi, hatta yanlışlıkla iki kez yazılmıştı not defterine!)

      Listeden nasıl çıkarıldığıma, tekrar nasıl girebileceğime ilişkin Doğan Erbaş, ve Aysel Tuğluk ile birkaç kez, Hatip Dicle ve Tuncer Bakırhan ile ikişer kez görüşmem sonuca dokunamadı.

      Daha sonraki toplantıları ve bugüne gelen epey “daha eskiyen tas-hamam” sonuçları basından takibedebildim ancak.

      Demokratik Toplum girişiminin, partinin tabela ve elit grup değiştirmesiyle daha eskimiş “tas-hamam”a çıkmasının, Öcalan’ın İmralı çizgisine adeta son kılıç darbesi olduğu, giderek daha gün yüzüne geliyor.   

      d) D.T. Girişimi çalışmaları esnasında Av. Doğan Erbaş, görüşmelerin birinde Öcalan’ın “Sarp’ın tam zamanıdır” dediği Sarp Kuray ile tanıştırdı bizi. Tanışmamız, dostlugumuz bizi birlikte çalışmaya, ilk olarak da bazı sağ çevrelere yönelik Öcalan tecridinin büyüyen tehlikelerine dikkat çeken bir dizi ziyarete götürdü. Çabalarımızın kısa sürede basında yansımaları oldu. http://www.tempodergisi.com.tr/toplum_politika/08687/, 09.08.2005) Ancak ―C.Bayık’ın “gecikmiş bir çalışma” dediği― bu çabalarımızdan dolayı dönemin Ö.Gündem ve Ö.Politika gazetelerinde, yüzüme söylenerek yazılarıma yasak getirildi. “Karar”ı yüzüme okuyan kişi (Kurtuluş Tayiz) şimdi, M. Karasu’nun “Fetullahçıların sağ kolu” ilan ettiği Taraf gazetesinde iken, o zamanın yöneticilerinden bir-iki muhatap olup yazılarımın devamını sağlamaya çalıştığımız İrfan Uçar, Pınar Selek, Cafer Solgun isimleri de cıvarda görünmemekteler.  

      e) Bir Ankara’ya yolculuk otobüsünde tesadüfen tanışığım bir DTP çalışanının ısrarlı önerisi ve Cihan isimli aday belirleme komisyonu başkanı ile ertesi gün ayarladığı görüşmemiz (başvuruda son gün olduğunu o gün öğrenmiştim) sonucu Tunceli’den aday adayı oldum. Aday adayları listesi çeşitli basın-yayın organlarında yayınlandı. Yazarları arasında İbrahim Güçlü, Mahmut Kılınç, İsmail Beşikçi, Murat Cıwan gibi Öcalan “hasım”larının bulunduğu Barzani-Talabani devleti propagandisti “Netkurd” isimli internet sitesi de (http://www.netkurd.com/nuce.asp?id=7262) haberi verdi. Bu sitede, eski-yeni genel başkan zinciri isimlerinin de bulunduğu 250 aday adayının arasında, habere yapılan 18 okuyucu “yorum”unun yarısına yakını galiz terbiyesizlikle dolu ifadelerle bizi hedefledi. PKK’nin resmi gençlik sitesi olarak bilinen “rojaciwan.com” isimli sitede ise, “aman ha güvenilmez, yanar-döner” biçiminde “yorum”lanan tek isim olduk. Oysa, hem makalelerimde hem akademik çalışmalarımda, hem “pratik”imde ―takibedenler bilir, edeceklere açıktır―19 yıla yaklaşan bir vazgeçmez tutarlılıkla bir şeye “yanan”, ama bir yerden dönmeyen biriyim. Değiştim değişirim, ama bu çalışmamın da konusu olan o yerden dönmem. Çünkü ruhumu satmayacağıma sözüm var, çünkü vicdansız ve onursuz bir yaşama ne beynim ne ruhum, ne analitik ne duygusal zekam müsade etmez; çünkü “en az peygamberler kadar yaptığı işin kutsallığına inan”maktan kuşku etmeyen bir bilim ve felsefe çalışanıyım..  

      f) 22 Temmuz seçimlerine doğru giderken, Şubat’tan Haziran’a kadar Öcalan, avukat  görüşmelerinde  5 aydan daha az bir süre içerisinde ―hepsi olumlu olmak üzere―tam 10 kez M.Ağar’ın adını anarak yaklaşılması mesajını verdi: 

    *(02.02.2007) DYP bahsedeceğim bu tezler içinde liberal demokrasinin öncülüğünü yapan kesimdir. Ağar, zamanında bizimle on beş yıl savaştı, beni hedef alan girişimlerde de adı geçmiştir. Fakat artık onlar da gerçekleri görmeye başlamış olabilirler

    *(16.02.2007) Türkiye'deki siyasetçiler siyasetten anlamıyorlar. Bir tek Mehmet Ağar biraz samimi görünüyor.

    *(02.03.2007) Öcalan, DYP ve lideri Ağar'ın da gerçekleri gördüğünü ancak cesur hareket etmediğini ifade etti.

    *(09.03.2007) Bunları Türkiye'de elbette gören bazı kesimler var. Mehmet Ağar biraz görüyor. Önerdiği Benelüks modeli bence de uygundur.

    *(02.04.2007) ...bunlara kızıl elma ittifakı demiştim. Ağar kendini bundan biraz uzaklaştırdı. *(06.04.2007) Öcalan, Kenan Evren, Mehmet Ağar ve Eski Mit Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş'in önerilerinin bile diyalog için önemli olduğunu söyledi...Mehmet Ağar'ın da neo-ittihatçılardan uzak durmaya çalıştığına işaret etti. “İkincisi, 'düz ovada-bayırda siyaset yapılsın' diyen Ağar; üçüncüsü, tehlikeleri dile getiren eski MİT Müşteşarı Öneş'in sesi. ... Mehmet Ağar'ın Benelüks modeli yetersiz de olsa diyalog için iyidir. MİT Müsteşarının çizdiği çerçeve diyalog için iyidir” diye belirtti.

    *(04.05.2007)Yine eski MİT’çi Cevat Öneş bu düşünceleri daha da detaylı bir şekilde ifade etmişti. Bu düşüncelerin çoğuna ben de katılıyorum. Yine Mehmet Ağar’ın da açıklamaları ortada. Onun da gerçekçi bir noktaya geldiği görülüyor. Hatta Benelüx modelinden söz ediyordu.

    *(01.06.2007)Ağar gibi, gelinen noktadaki tıkanıklığı kısmen gördüler.

    *(15.06.2007)Ağar gerçek bir çözümden yana olsa onlarla da görüşülür.

    *(22.06.2007)Ağar biraz ılımlı konuşuyor, ne yapar bilmiyorum. 

Aynı aylarda, Sarp Kuray’ın beni tanıştırdığı bir eski milletvekili üzerinden 5-6 kez Ağar’la görüştüm. Bütün görüşmelerimizde samimiyetinden kuşku duymadığım bu milletvekili de vardı ve görüşmelerimden PKK bilgilendiriliyordu. Evindeki ilk görüşmemizde Ağar, yaklaşık kelimeleriyle, “çok şeyler oldu, o zaman öyleydi, ben 5 yıl Öcalan’ı öldürtmek için uğraştım, şimdi onun yaşaması için uğraşırım, çünkü bana göre dış bağlantısı olmayan tek Kürt lider, yerel olan Öcalan’dır, bu mesele onun üzerinden olmaksızın çözülmez” demişti. Benim de yaklaşımım bu idi, budur. Görüşmelerimiz bu zeminde devam etti. Hatta “dağ-ova siyaseti” sözünün, “asılları dururken sahtelerine gerek yok, Öcalan’ın birlik-bütünlük içindeki Demokratik Cumhuriyet çözümünü felsefesiyle kavrayan/yaşayan yerli Kürtleri meclise taşıyalım” biçimindeki kelimelerimizden esinlenerek seçilen ifadeler olduğunu, beraberimizdeki eski milletvekili de bilir, söyler.

      Yine aynı ay ve haftalarda, Ağar üzerinden Ankara’da iki devlet organıyla  birer görüşme yaptım. Biri, görüşmemizin raporunu Emre Taner’e sunacaklarını ifade eden iki MİT yetkilisiydi. Yaklaşık 2 saat 50 dakika süren görüşmemizin tamamına yakını, kısa sorularla araya girmeler dışında, benim konuşmam ile geçti diyebilirim. Ancak bir yetkiliden, Ali Haydar Kaytan’ın bir yazısına refere ederek, “‘Biz önderliğimizin görüşlerini partimize aktarmadık’ diyor, sizce neden?” sorusu gelince, kısa bir şaşkınlıktan sonra cevapladım. Cevabım bu yazıda tartıştıklarım oldu.. Diğer görüşme, Emniyet Güvenlik Dairesi başkanı ve basın sözcüsü idi. Tedirgin başladıkları iki saate yakın görüşmemizin sonunda rahatlamış ve daire başkanı, “hocam, görüşleriniz bizim camiamıza pek alışık gelmez, sizin üniversitelerden konuşmanız gerekir” deyip nezaketle uğurladı bizi.

      Ağar’la görüşmelerimizin devam ettiği günlerde, Barış Meclisi işlerini yürüten Seydi Fırat’tan bir görüşme talebi telefonu aldım. Ertesi gün gittim: “Duyduğumuza göre M.Ağarla çalışıyormuşsunuz” diye başlayınca, üslubundaki saygısızlığı daha da terbiye ötesine çekmesine fırsat vermemek için sözünü kesip ayağa kalkarken, özetle, “Ağar’la görüşmelerim var, bu biliniyor, ama onunla çalıştığımı size kim söylemişse alçaktır, yaşananlar dedikoduya zaman ayırmayacak kadar ciddidir” deyip ayrıldım.  Bunu daha sonra Sabri Ok ile Ankara’daki görüşmemizde, kendisine aktardım. Hatta Ok’a, Ağar’la görüşmelerini sağlayabileceğimi de önerdim, ancak “şimdilik” diye isteksizliğini belirtince, böyle bir girişimde bulunmadım.

      Eğer bir barıştan, sağlanması/hazırlanması düşünülen bir “barış”tan söz ediliyorsa, kimle barışılacak? Dostla barışılmaz. Türk solu ile, Türk halkı ile barışılmaz. Kavgalı ile barışılır. Hasan ile Hüseyin kavga ediyor, sen Ali ile Veli’yi barıştırmaya çalış. Gülerler adama. Ciddiye almaz kimse. (Unutmam; ―söyleyenin de unuttuğunu sanmam, çünkü Musa Anter’e sıkılan kurşunların şarjörünü paylaşmıştır― tesadüfen İzmir uçağında karşılaştığım Orhan Miroğlu ve Ayhan Bilgen ile kısa sohbetimiz esnasında Miroğlu’nun, “siz PKK’nin barışı istediğinden emin misiniz” sorusunu cevaplarken duraklamıştım.) Barışın askeri Genel Kurmay, sivili MHP’dir. PKK Başkanlık Konseyi’nin 2000 Şubat’ında yazdığı “Sayın Devlet Bahçeli” ile başlayıp “Merhum Alparslan Türkeş” diye devam eden ve “şahsınızın ve partinizin Türkiye’yi 21. yüzyıla güçlü biçimde hazırlama çalışmalarında başarılar diliyor, saygılarımızı sunuyoruz” ifadeleriyle biten mektubu arşivlerdedir (bu sitede özeti yayınlandı), ve doğru olan da budur kuşkusuz. Barışın dili vardır. Kaldi ki, eğer gerçekten gerçekleştirilecek bir barışta ise niyet, barışın dili herkesten önce barışılacak kavgalıya yöneltilmezse “ya sev ya terket”e ne yüzle karşı çıkılır? Gündem gazetesinin o zamanki Tayiz ve Solgun’u, yazılarımızın “faşistlerle görüşüyorsunuz” sebebiyle durdurulduğunu iletmişlerdi.

      Bilindiği gibi, aslında devletin epey şans verdiği Ağar, seçimlere doğru Erkan Mumcu operasyonu ile tasfiye edildi.

    22 Temmuz seçimlerinden sonra, Öcalan, Ağar’ın tasfiye edilişini aşağıdaki ifadelerle söyleyip konuyu kapattı. 

    Ağar'ı bile tasfiye ettiklerine göre, beni muhatap almalarını beklemek saflık olur. Ağar Türkiye'de gerçekten liberal demokrasiyi istiyordu, kendini buna hazırlamıştı. Ben daha önce de bunu ifade etmiştim. Ağar devletin en tepesinde güvenlik ve idari hizmetlerde bulundu. Devlete en çok hizmet eden biriydi. Devlet Ağar'ı istemedi ve tasfiye etti. (Notlar, 07.09.2007) 

Ama Öcalan, Ağar’ın tasfiyesinde temel faktörün, D.T. girişiminin defterinin kapatılması bütünü içinde, bu görüşmelere karşı PKK’nin sağır-dilsizi oynaması olduğunu ya bilmemekte ya da bilip söyleyememekte. (Kardeşi Mehmet Öcalan biliyordu görüşmelerimizi, aktarmış olabilir.)

 

      g) Aliza Marcus'un 2007’de yayınlanan ve Özellikle Öcalan’ı, eski PKK yöneticileri veya partiden kaçanlar ile yaptığı röportajların “veri”leri üzerinden hedefleyen “Kan ve İnanaç” (Blood and Belief ) adlı kitabı hemen Türkçeye çevrildi.

      Bizim, Öcalan ve PKK üzerine biri 1999’da master, diğeri 2006’da (aslında 2005’te) doktora çalışmamızı temel alan iki kitabımız yayınlandı. Berlin Kürt Enstitüsü tarafından yayınlanan Humanisation Movement (İnsanlaşma Hareketi) adlı kitap için ertesi sene, Friends of Öcalan (Öcalan Dostları) isimli yayın çevresi tarafından  benden habersiz çevirisi bitmiş olduktan sonra, bana telefon edilip Almanca çeviriye önsöz istendi. Yazıp gönderdim. 5-6 aylık bekleyişten sonra, bir bacağını dağa veren Alman çevirmen Çiya, “yayını örgüt tarafından durduruldu” dedi.

      Müteakip aylarda (2001 Mart sonları), bu konuyu da açtığım Rıza Altun’la Fransa’daki görüşmemizden Altun’un, “5 Nisan’dan itibaren daha uygun yerde ve koşullarda görüşme imkânımız olacak, bu tarihten hemen sonra aynı kanalı arayın, birkaç gün beraber olalım” sözüyle ayrılmıştık. O günler geldiğinde aradığım Cafer (Rıza Erdoğan) isimli sorumlu, “doğrudur arkadaş öyle demiş ama şimdi uygun değil” diyerek süreci kapatmış, Almanca çevirinin yayınında da bu güne kadar yeni bir durum olmamıştır. Aynı kitap, daha sonra (2005) Türkiye’de PKK/Öcalan yayınları yapan Aram yayınları tarafından, uzun bir “değerlendirme” sürecinden sonra Türkçeye çevirisine gerek görülmediği “eğilim”ine  çarptırıldı!

      2005’te piyasaya giren Turkey’s Kurds; A Theoretical Analysis of the PKK and Abdullah Ocalan isimli kitabımız ise, şu ana kadar yayınlanan tek (evet tek; diğerleri ya gazetecilik, ya da polemik/teşhir çalışmalarıdır. Ali Nihat Özcan’ın Türkiye’de “doktora tezi” diye yayınlanan çalışması da eski bir askerin akademik çalışma kriterleriyle fazla alakası olmayan bir istihbarat bilgileri calışmasıdır.) akademik çalışma olmasına rağmen; İngiltere’nin en büyük bir-kaç yayınevinden biri olan Routledge tarafından yayınlanmasına rağmen; yayınevinin akademik editörlerinin “yazarın çalışmasının bazı bölümleri akademik bilimselliğin son sınırlarına dayanıyor” raporuyla yayınlanmasına rağmen; iki yıldır uluslararası yayınlarda kakkında sayısını tam bilemediğim bir çok akademik yorum (review) yayınlanmasına rağmen;  dünyanın en büyük internet ansiklopedisi olduğu söylenen Wîkîpediya’nın Abdullah Öcalan ile ilgili sayfasının “ileri/detaylı okuma” (further reading) bölümünde verilen tek kaynak olmasına rağmen; Türkiye’nin ODTÜ ve benzeri İngilizce eğitim yapan üniversitelerinin kütüphanelerinde öğrencilere “ders/kaynak” kitabı olarak bulunmasına rağmen; bu güne kadar PKK ve ilişkili kurum veya kişilerden kimse “hele gel, sen ne yazdın be hemşehrim bizim hakkımızda” diyen henüz çıkmadı...   

Genel Sonuç 

      Ortalama bir dikkat ile görüleceği gibi yazdıklarımızın veri-olgu bütününde bir teorik ve fiilî PKK ayırımına, bir olması gereken ve olmakta olan PKK, bir Öcalan felsefesi PKK’si ve bir milliyetçi-devletçi-iktidarcı-ulusalcı-Barzani/Talabanici bürokratik kütle PKK’si ayırımına işaret etme var. Bunun ne kadar sosyolojik gerçek, ne kadar bizim subjektif gerçeğimiz olduğunu tarihe/halka/okuyucuya bırakacağız.

      Ancak bu yazının sonuna geldiğimiz bugünler itibariyle de olmak üzere, veriler aralıksız bu ayrıma işaret etmeye devam ediyor: son gelen Notlar’da (19 Aralık 2008) gene Öcalan,   

    Biz 1999 yılına kadar Ulusal Kurtuluş Stratejisini, 1999’dan bu yana da Demokratik Özgürlük Stratejisini izliyoruz. Anlaşılması gereken bu. Şimdi Demokratik Özgürlük Stratejisi için çalışıyoruz.

dedikten sonra,

    Hürriyet Gazetesi, gazetelerinde 'Türkiye Türklerindir' diyor. Bunu bilinçli olarak yazıyorlar. Hürriyet Gazetesi, İsrail kurulmadan bir yıl önce kuruluyor. Türkiye kamuoyunu hazırlamak için kuruluyor. 1947'de de Barzani-İsrail ilişkisi hazırlanıyor. Bu iki koldan kamuoyu hazırlanarak bugüne kadar gelindi. 

diye uyarmaya ara vermezken; “Apo’nun gazeteleri”nin ve “politikada ustalaşmış” yazarlarının gündemini Ulusal Strateji Belgesi'nin PKK/KCK/KNK’ce kabulünün  ve bu stratejinin ilk uygulama “kararlılık”ları olarak DTP―Barzani-Talabani “anlaşma” haberlerinin heyecanı süslüyor.  

Ve gene bir ilginç ayrıntı ile: yukarıda aktardığım  Notlar’ın Hürriyet ve Barzani uyarısı bölümü Y.Ö.Politika gazetesindeki “haber”den kesilmişken, “ben taktik yapmıyorum” etrafındaki satırları da, Öcalan’ın akli melekelerini “zor”layan dediğimiz “Başbakan’a da, Adalet Bakanına da çağrıda bulunuyorum” biçiminde dediklerini anlamından eden “Çağrıda Bulunuyorum” başlığının altına çekilmiş.

      Tabi aklî melekelerinin nereden zorlandığının anlaşılması için de Öcalan aslında çok şey söylüyor. Ama anlamak isteyene...  

    ...Talabani ve Barzani'nin PKK'nin tasfiye edilmesini istediğini mi sanıyorsunuz? Aslında PKK'nin başı bugün Talabani'dir, Barzani'dir. Talabani benden daha pratik PKK lideridir. Ben burada kimseyi suçlamak istemiyorum. Objektif olarak durum böyledir. (Notlar, 12.01.2008) 

Amerika-İsrail-AKP-Barzani-Nakşi-Talabani eksenindeki o kadar bilimsel/tarihsel yoğunlaşmaların hemen arkasına yapıştırılmış bu rica-istirhamlı “boşluğa çağrılar”ı PKK’nin bu “objektif” halinin Öcalan’ı koyduğu “halsizlik”tir.

      Söylüyoruz, söyleyeceğiz “haldan bilene”: görün, duyun, yaşayın!

Sonuca ilerleyelim:

      Yine ortalama bir dikkatle Öcalan’ın aşağıdaki sözlerini birçok makaleme aktardığım görülür. Ne demek istediğimi bir daha aktararak söylemeliyim:  

    Demokratik mücadelede iddialı olduklarını söyleyen binlerce aktivist ve milyonlarca özgürlüğe kalkmış halk gücümüz vardır. Silahlara başvurmadan da çözülebilecek sorunlara her tür cevabı verebilecek bir kitle ve militanlık gücüdür. Sözde önderlik konumunda olanların, başta gelen sorumluların bu imkanı kullanmamaları, tarih karşısında kendilerini büyük sorumluluk altında bırakacaktır. Her tür sivil toplum ve demokratik örgütlenme ve milyonların hak talepleri ile yürünerek ülkeye özgürlük, halka demokrasi getirilebilir. Bunun için gerekli olan biraz zamandır (Bir Halkı Savunmak, 438) 

Bununla dikkati, hem demokratik/yasal siyasetin belirleyiciliğine, hem Öcalan’ın “devrim dönemi bitti evrimsel değişim esastır” ve “bir devleti yıkıp yerine başka bir devlet kurarak özgürlük getirmek hikaye” ile özetlediği Halk Devrimleri Tarihi özeleştirisine, hem “Amerika barışan değil çatışan bir PKK ister” ve Barzani-Talabani’nin “zayıflatılmış ve kendisine teslim edilmiş bir PKK onun hayal edemeyeceği bir servettir, bunu KDP de ister" (Notlar, 28.12.2007) benzeri aşırı tekrarlı politik-pratik hayatî uyarılarına çekmek istiyorum.

      Öcalan bunu, yani “binlerce aktivist ve milyonlarca özgürlüğe kalkmış halk gücü”nün “silahlara başvurmadan da çözülebilecek sorunlara her tür cevabı verebilecek bir kitle ve militanlık gücü” olduğunu  ve “sözde önderlik konumunda olanların, başta gelen sorumluların bu imkanı kullanmamaları, tarih karşısında kendilerini büyük sorumluluk altında bırakacaktır” diyeli 4 yıl 8 ay oldu. Ve gene tam 4 virgül 8 yıl oldu (!) “bunun için gerekli olan biraz zamandır”ın arkasına “gerisi demokrasiyi içine sindirmiş, amacına inanmış, halkıyla et ve tırnak gibi bağ kurabilmiş bir demokratik siyasal önderliktir”i koyalı... 

   Sorular devam eder:

  • Yeterli zaman olmadı mı henüz?
  • Onbinlerce taş atan çocuk-kadının bulunduğu yerde kaç-binlerce oturacak insan bulunur?
  • Niye çıkmıyor değil, niye çıkarttırılmıyor böyle “bir demokratik siyasal önderlik”?
 

Taş atan, mermi atan, roket-bomba atan bulunuyor.  Sokakları toz-duman eden onbinlerce “taş-sopacı” bulunuyor. Ama  oturmaya, bula bula  1500 kişi bulunuyor... (Elli yıldır Filistin’i çözmeyen taş-sopa-molotof Kürdistan’ı çözer mi?) Oysa, bin-beş-yüz kişilik “eylem”e bile canlı yayın kameraları dizilebildiği görülüyor. Böyle bir canlı yayın imkânında, objektiflere “aile” pozu veren elit’in endam-ı teşrifi  ile “sayın” bağırtıları arasında “görev” tamamlanıyor.

      Mahatma Gandi’nin doğum günü olan 2 Ekim’i, Uluslararası Şiddetsizlik Günü olarak, Birleşmiş Milletler geçen sene (15 Haziran 2007) ilan etti. Bu "Birleşmiş Devlet”ler... Hani bu vesile ile de olsa Gandi’nin “şiddetsizlik” yöntemini duyan, inceleyen olmadı mı?

      PKK’nin  Kürt meselesini de, kendi meselesini de, dolayısıyla Öcalan meselesini de  silahsız-bombasız, taşsız-sopasız çözmeye gücü vardır. Yani demokrasi ile, demokratik-meşru kitlesel örgütleşmeler yolu ile çözmeye gücü vardır. Bu gücünü kulanmıyor.

      Öcalan  “ABD, PKK’nin barışını değil kavgasını istiyor” diye çağırıyor, PKK Demokratik Toplum defterini “daha” eskimiş tas ve dökülmüş hamama kapatıp kavgaya yükleniyor.

      Eğer, onuncu yılın doluşuna doğru hâla, “arama”larda Öcalan fiziki tartaklamalarla “öldürülmenin de sırası gelecek” benzeri tacizlerin muhatabı olabiliyorsa, bunun asıl sebebi, birinci sebebi devlet değildir. Sebep, bu demokratik-meşru “kitle ve militanlık gücü”nü, “bu imkânı kullanma”yan “önderlik konumunda olanlar”dır. Yani “önderlik konumunda olan” Öcalan’ın ilk yol arkadaşları, bunun birinci sebebi siz, ikinci sebebi gene sizsiniz. Üçüncü sebebi devletin Amerikancı kabuğudur... Amerikancı kabuk bile 2005’e kadar (D.T. girişimi fiyaskosuna kadar) tehlikenin kendisine uzanacak “uç”larını görerek Öcalan’a şans verdi.

      Kitleler, seksen yıllık benzeri görülmemiş bir yok-saymadan, “karlar üzerinde yürüyen kart-kurt Türkü”lüğünden TRT’nin Kürtçe yayınına getiren gücü biliyor. Üstü betonlanan kimliğini ―insanlık onurunu― kurtaranı tanıyor. Onun için de onbinlerce, yüzbinlercesiyle istenen yere akıyor. Devlet olmak için değil onuruyla yaşamak için ölüyor. Onun için de, “ulus”u, “ulusal kurtuluş”u, otonomi—federasyonu, devleti-devletleşmeyi yerle-bir eden önderlikleri gündeme geldiğinde herşeyini vermekten sakınmıyor, ondan vazgeçmiyor.

      Kitlelerin önderliklere bağlanmasını, onlardan vazgeçmemesini insan sosyalitesinin objektiviteleri kapsamında anlamaya-anlatmaya emek verilmeli. Anadolu Türklüğü özgününde de, Mustafa Kemal’den vazgeçmezliği sadece Beton Kemalizmi kandırmacasıyla “anlama” sığlığından korkulmalıdır. Bu özgün çerçevede, “Mustafa” ve “Abdullah” vazgeçilmezlikleri biribirine karşı değil, biribirini tamamlayan muazzam sosyolojik dinamikler olarak Gandi’nin “şiddetsizlik” eylemine akıtılmalıdır. Fiilî PKK’yi aşacak bir İmralı felsefesi PKK’sinin buna gücü ihtiyaçtan da fazladır.

      Asıl “iş”e dönülmeli. Dönüşe daha fazla zorlaştırılmadan dönülmeli. Her silahlı “iş”in, her ulusal “iş”in belediye bölgelerine her yarım oy “getiri”sine karşılık, Kürt nüfusunun yarısından fazlasının bulunduğu OrtakVatan’ın öte yakasında iki-buçuk oy “götürü”sü olduğunu bilmeye, 99 Şubat “teslim”inin DSP ve MHP’yi yüzde 3-5’lerden  iktidara fırlatması hafızası yetmiyor mu? O zamanın HADEP’i yüzde 4’ten 6’ya yaklaşırken, bu iki “milli” parti yüzde 20’lere zıplamıştı.

      Karşıt gibi görünmeye dikkat eden iki tarafın “ulusalcı”larının ağzı buna sulanıyor tabi. Onun için karşılıklı gerginlik siyasetinde “bir elin nesi var, iki elin sesi var” tecrübesiyle ele-ele veriliyor.

      Öcalan, silahlı mücadelenin 1993’ten itibaren verdiği zararın özeleştirisine az yer vermez savunmalarında. Bu özeleştirilerin açımlandığı sayfalarda “derin” devlet ile “derin” PKK’nin nasıl beraber çalıştıklarını herkesten önce Öcalan söyledi, hâla da durmadan söylüyor. (Ergenekon savcısının kendisiyle görüşmesini isterken bu gerçekliğe işaretini anlamak zor değil.) Meşru savunma ve meşru savunmayı savunmak başka iş.. Böyle gerekçelerle AKP “keklik”lerine saldırıp Öcalan’ın da adını vererek olumladığı ve bu aralar küçümsenemeyecek işler yapan Taraf gazetesini kıssadan “Fetullahçı kolu” ilan etmek akıl kârı değildir. Kürt Yaşar Kemal ancak 90’larına dogru dilini biraz çözdü. Ahmet Altan Kürt değil Türktür; ve henüz “nasıl olsa ölüme yaklaştım”dan uzakken ordunun Amerikan kabuğunu teşhirde kendi tarafından korku duvarını yerle-bir etti. Kandil’den yarıyolda çevrildikten sonra bile yazdıklarını “Kürtçü” Beşikçı yazmadı, yazmıyor. Kaldı ki Altan’ın romancılığı Beşikçi’nin sosyologluğu gibi PKK’nin sırtından da değildir. İzan..

      Benzeri şekilde, Yaşar Kaya gibi Öcalan’ın felsefesini “okuyabilmek” durumunda olmayıp ömrünü, nîmetlerini bildiği “devlet olma”ya veren birini ismiyle hedeflemenin “bedel”ini ödemeden önce görmek o kadar zor değildi. PKK’nin “ulusalcılığa  geri dönme” habercisi “stratejik” yazarın, Selahattin Erdem’e hemen yanıbaşında yanlışın bedelini “Yazar ve yazarlık” dersiyle ödetme fırsatını kaçırmayacağı “tahmin” edilmesi, fazla bir öngörü yoğunlaşması gerektirmezdi. 

      “Önderlik konumunda olanlar”ın temel, tarihsel ve güncel gündemi, İmralı “düşünce patlaması”nın felsefesine, diline, ruhuna OratkVatan kapılarını açmanın örgütüne çalışmaktır. Oy da örgüt de çözüm de Öcalan’ın İmralı derinleşmelerinin önündeki “etten duvar”ı kaldırıp  kitlelere ulaşmasını sağlamakla gelir. Bunun eğitimi, bunun komünal/konfederal demokrasisi  ve ―buradan― bunun kitleselliği ile gelir.

      Şu gündeme bakın mesela;

      Bakan Şahin “İmralı’daki, ‘bu iş silahsız-bombasız olmaz’ desin, durumuna bakarız” diyor... Şuna bakın: Dokuz yıldır dokuz bin defa söylediğini, bir bakan, Adalet Bakanı “desin” diyor. Bunun için kıyamet koparılır. Bunu konuşacak, arkasını güncelliğiyle tarihselliğiyle, bilimiyle felsefesiyle, bilgisiyle ruhuyla konuşacak insan bulunamıyor. Bu sözle, bu bakan bakanlığından milletvekilliğinden edilir. Niye olmuyor? Olmuyor, çünkü gözü namazda olmayanın kulağı ezanda olmaz. Zımnî anlaşmalı, resmi-görüş örgütlenmeli bürokratik elitin gözü namazda değil. Yani Öcalan’a inanmıyor, İmralı “manifestosu”nu “pratik” bulmuyor. “Uygarlık Manifestosu’dur” diyor, yani “birkaç yüzyıl sonra değerlendirilmek üzere” diyor... Ama karizmasının kullanımını gerçekçi, güncel, kârlı-yağlı buluyor. Ve karizmayı kullanmada elinden geleni ardına koymuyor. Öcalan’ın önüne ne kadar “sayın” koyarsan o kadar “cesur Apocu”, o kadar “değerlere bağlı” olursun “geleneği”ne  güveniyor. Maddi-manevi rant kapısının çilingirine çevirmiş “sayın”ını. Sıkışan, sıkıştığı yerde patlatıyor “sayın”ı...

      Halbuki, hem ‘profesör’ hem ‘Deniz Baykal’ olan bir sosyo-psikolojik kişiliğin bile sayın olduğu bir ortamda Öcalan’a “sayın” demek sade bir Apocu’nun vicdanını sızlatması gerekmez mi?

      Özetleyelim. Öcalan’ın İmralı çözümünün, yani felsefesinin, teorisinin-ve-pratiğinin önünde PKK’nin fiilî duvarı var. Bu duvarın legal çalışmadaki “olma” hali ise “etten duvar” oluyor. Bunun verilerini bir makalenin sınırlarına çekmedeki seçme zorluğundan dolayı bu yazı düşündüğümden de fazla zaman aldı. Kısaltmak, özetlemek, yoğunlaştırmak zordur. Aktarabildiğim olgular devede kulaktan da sınırlı tabi.

      Bu yoğunlaştırılmış veriler “kendi yanlışlarını kendine dert etme” vicdanıyla okunursa eğer, çeşitli palyatif söylemlerle sadece başkalarını değil, kendisini de kandırmakta zorlanır insan diye düşünürüm.  

Sonucun Uyarısı ve Çağrısı 

      Dönemin, günün ve tarihin “en az peygamberler kadar yaptığı işin kutsallığına inanan bilimcilere ihtiyacı var”dır. Yerellerin demokrasisinin buna ihtiyacı canalıcıdır.

      Çağıralım. İnananlar çıkar, umudumuzu kesmeyelim. Umduğumuzdan da fazla çıkar. Çünkü tehlike büyük ve yakınlaşıyor. Dahası, tehlikenin Öcalan’la birlikte önce yutacağı PKK’nin “eski kadro yapısı”dır. Yani diğer belli-başlı yerellerdir. Öcalan-dışı “sistem”in çözümünde bu “yapı”nın teslim olmuş haline bile ayrılmış bir yer yoktur. Otuzsekiz ay önce dedik:  

    “Ankara Gurubu” Öcalan ile birlikte böyle bir fiilî tecritin içine alınmıştır. Zaten dünyadaki bütün örneklerde de, önderler yakın gruplarıyla, bağlı kadrolarıyla birlikte tasfiye edildiler. Önderlerin pragmatizmi (denge hesapları) ve dogmatizmi (bilimsel bilgiye/araştırmalara başvurmamaları) ise bu tasifyenin hep “kök hücre”si oldu. (Ankara Grubu’na Mektubumuzdan, 30.10.2005) 

Ama asıl mesele burada, ne kadar ruhta özgür olunduğudur. Diğer cepheden söylersek, ne kadar bu mevcut anti-Öcalan “kütle”ye alışıldığı ve/veya zımnî uyumun “denge”sine girildiğidir. Ve tabiîdir ki, bu dengenin girdabından çıkılmadıkça, fiilînin medyasında haberi heyecanla verilen Uluslararası Kürt Konferansı “anlaşma”sının, Öcalan’ın tasfiyesine ―“PKK ileri gelenleri” dedikleri Öcalan’dan vazgeçmeyecek kadrolarla birlikte― yönelik bir hamle olduğunu görmeme “gaflet-delalet”ine bile girilir.

      Bu “girdap”tan çıkılmazsa, “ulusalcılığa dönüş”e direnişin adı Beritan’ın uçurumdan süzülürkenki sesi tarihin vijdansızlığının gürültüsüne kurban olup gidecektir.

      Yani, bu fiilîyatın toz-dumanında, fazla angaje olunmamalı bu seçimlere, fazla hengâmeye getirilmemeli bu seçimler. Bu seçimlerle gözleri kararmamalı kimsenin. Çok seçimler geçti böyle, bu da geçer öyle. Sonra; sel ile rüzgarı gider, kum ile çakılı kalır. Nöbetten dönen askerleri çapraz ateşe almak meşru savunma değil, “ulusal kurtuluş” mezhebinin gözleri bebeklerinden kör etme “toz-duman”ıdır.. Faşizan bölücüleri, kitleselleştiren “iş”ler meşru savunma olamaz.

      ***

      Ruhsuz bilginin “kader”i kendini satmaktır. Becerisinin oranı, satışının “paha”sını belirler. Bilgisiz ruhun “onurlu son”u isyan ile intihardır. Bilgi ile arasına koyduğu korku duvarının kalınlığı, yenilgisinin “görkem”ini belirler. Ruh ile bilgi arasındaki “ilişki” et ile tırnak arasındakine benzemezse, birisinin yolu ulusal/global pazara, digerinin yolu yenilgiler tarihinin kabarık sayfalarına çıkar.

      İnsanlığın bu makus talihini kıracak olan “peygamber bilimciler” veya “bilimci peygamberler” ihtiyacının bu şekilde kelimeleşmesi, beş-on bin yıllık uygarlık tarihinin bir ruhlu bilgi ve bilgili ruh taramasından çıkan “‘O halde halkların başarılı olduğu hiçbir devrim yoktur’ denilebilir” sonucunun sonucudur.

      “En az peygamberler kadar yaptığı işin kutsiyetine inanan bilimciler” ruh ile bilginin et-tırnaklaşmasından doğarlar.

      Güncelliğimize tercümesi: Eğer, seçim siyaseti bir bütünen, yani teorisi ve pratiğiyle böyle bir felsefe ve terbiyenin “harman”ına çekilmezse, daha fazla belediye, kokmakta olan bir eti daha fazla kokmuş bir tuzla biraz daha tuzlamaktan başka bir şey olmayacaktır.

      Bu geleneğin henüz kokmamış çok tuzu var. Yapılacak olan; sadece, bu tuzu atıl “depo”larına kilitlenmişlikten çıkarıp aktive ederek, uygun yer-zaman ve adabında “et”in sterilizasyonuna kilitlemektir.

      Silahın, kanın-canın işi biteli çok oldu. Ölüp öldürmek değil, yaşayıp yaşatmak “starteji”sinin zamanı geçmemeli... Halkıyla et-tırnak olmuş bir “Demokratik Önderlik”i çıkarmamak/çıkarttırmamak bir hata, bir “eksik-yetmezlik” falan değil, evrensel vebali çok ağır bir  tarihsel suçtur. Abartı yok burada.

      Abartı da yok, muğlaklık da. Dolandırma da olma-malıdır. “Kıral-çıplak”tır: Öcalan’ın zamana yayılı ölüme götürülüş “konsept”inin başarısını belirleyecek sebep, PKK’nin Öcalan-İmralı demokratik-komünal çizgisine gel-me-meye devam etmesi  olacaktır.

      Bu yerel çizginin felsefesiyle ve sosyolojisiyle, tarz ve temposuyla pratikleştirilmesi ise, Mustafa Kemal önderliğinin 1919’larını güncelleme ihtiyacını cevaplayarak onun tarihsel anlamını tamamlayacak olan yegâne yoldur. Yarım kalan Cumhuriyetin Demokratikleştirilmesi “temel vazife”si ancak bu yoldan yerine getirilebilecektir.

      Onun için, evet: “yanar”ım ama “dön”mem.

      Balzac, yazmakta olduğu romanının sonuna yaklaşırken kalemini bırakır, ellerini iki şakağına alarak ağlamaya başlar. Asistanı sorar:

      -Niye ağlıyorsun üstad?

      - Kahraman ölecek.

      - Kalem elinde, ölmesin.

      - Ne yapıyorsam, olmuyor. Dönemiyorum...

      ***

Mezopotamya’nın “Abdullah”ının geleceği, Anadolu’nun “Mustafa”sınınkine evrilmesi durdurulmazsa, Türkiye kaybeder. Türkiye kaybederse yerli herkes kaybeder. Güne/tarihe raporumdur... 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: GÜNE/TARİHE RAPOR ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right