|
“İnsan hakları” denilince, görevlisi görevsizi hemen yaygaraya başlıyor: “Efendim, bunca güvenlik görevlisi şehit edilirken, masum insanlar çoluk – çocuk demeden katledilirken bu insan hakları savunucuları neden susuyorlar?” Ayrıca, “Kahrolsun insan hakları !” Evet, bu sloganla yürüyen polisleri de gördük. Bir hukuk devletinde, suç işleyen herkes yakalandıktan sonra yasa çerçevesinde soruşturması yapılır ve adalet makamlarına teslim edilir. Sanıklar hakkındaki kararı bağımsız yargı verir. Böyle bir uygulamaya da kimse karşı çıkmaz. Çünkü, devlet suç işleyen bireylere yasalar uyarınca ceza vermiştir. Ancaaak, devlet bireye karşı suç işlerse o zaman ne olacak? “İnsan hakları” denilen kavram ve eylem, işte bu noktada devreye girer. Devlet görevlileri tarafından ve de devlet gücünü arkaya alarak, şu yada bu biçimde mağdur edilen insanlara kollarını açar. Onların hakları için savaşım verir. Bu savaşım, salt insan hakları yöneticilerinin değil, tüm insanların birincil görevi olmalıdır. Çünkü bugün başkasına, yarın sana! Bir düşün bakalım; onlarca kişinin bulunduğu bir bölümde seni çırılçıplak soyuyorlar, utanıyorsun; daha sonra sana elektrik veriyorlar canın acıyor. Belki de makadına şişe yada başka bir şey sokuyorlar, bu durum sana acı ile karışık bir utanç veriyor. Diğer bölümde de bir başka sanığın karısının, kocasının ve onca erkeğin önünde çırılçıplak bırakıldığını daha sonra öğreniyorsun. Tutuklu ya da hükümlü iken cezaevinde sana bir köpek kadar değer vermediklerini görüyorsun… Evet, bir empati yapın bakalım nasıl oluyormuş! Suç işleyenleri yakalamak ve yargılamak devletin görevidir. Cinayetleri kınamak da devlet büyüklerinin (!) çok sevdikleri düşküleridir (hobi). O görevliler her cinayetten sonra “kanları yerde kalmayacak, bu bizim için namus meselesidir.” gibi laflar ederler. İnsan hakları kuruluşlarının yöneticilerinden de bu tür bir kınama mı isteniyor acaba? 19 Mayıs 2005 |