HASAN’A SİTEM
Hasan,
Hasaaan,
Hasaaaaaaannn,
Artık duymazsın biliyorum.
Duysan da duymasan da bil ki,
Gücendim sana!
Nasıl kırıldım, bilemezsin.
Kendinle mi dalga geçtin?
Bizlerle mi dalga geçmek istedin?
Bizi gözyaşlarına boğup,
Mahzun bırakıp gitmek yakıştı mı Hasan’a?
Nasıl sitemkârım, kızgınım bilemezsin.
Namusluca yaşamaya cimri,
Berbat ölümlere cömert hayat,
Ölmen için onca fırsat sunmuşken sana,
Azrail’i güldürüp,
Bizleri kahretmek yakıştı mı Hasan’a?
Oysa ölmen için ne fırsatlar serilmişti önüne.
En başta, çocuk yaşta asker oldun.
Öldürmek, ölmek için eğitildin.
Lakin Azrail mi beceriksiz çıktı,
Sen mi istemedin?
Ne öldün ne öldürdün.
Yaşamayı ve yaşatmayı seçtin.
Savaşı sömürüyü kaldırmak,
Sadece aşk ile yaşamak,
Sadece aşk ile yaşatmak için ölmek gelirdi elinden.
“Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin,
Hoş gelsin safa gelsin”di.
Lakin ölüm meleği ne hoş geldi ne safa geldi...
Doğduğunda üç gün memesiz kaldın mı?
Hiç bahsetmedin, memesiz kalıp kalmadığından.
Lakin işkencelerde aç susuz kaldın.
Zindanda haftalarca bir lokma geçmedi boğazından.
Yine de ölüm meleği geçemedi yanından.
Ekmek parası peşindeyken uçuruma yuvarlandın.
Çok sinsi bir pusuda ölümü bekliyordun.
Tesadüfen çobanlar buldu, ölmeye durmuş ak bedenini.
Dil çıkardın trafik canavarına.
Bir kere daha atlattın ölüm meleğini.
Kalbin tekledi.
Bir kez daha Azrail’le dalga geçtin...
Zaten biraz dalgacıydın.
Çocuk kalan,
Büyütmeye kıyamadığın kocaman kalbinle,
Yetişkin ve yetkin bir dalgacı...
Hasan,
Hasaaan,
Hasaaaaaaannn,
Duymasan da bağırıyorum.
Kırgınlığımı kızgınlığımı haykırıyorum.
Aşka ve sevgiye cimri,
Zalimliğe cömert hayat,
Ölmen için ne fırsatlar sunmuştu sana.
“Şehit” olmak da elindeydi,
“Ölü olarak ele geçirilmek” de.
Ne şehit oldun,
Ne ölü olarak ele geçirdin.
Aşk ile yaşamayı,
Aşk ile yaşatmayı seçtin.
Ne ki,
Aşk ile yaşattıkların olduysa da,
Kendin aşk ile yaşadın mı?
Aramızda kalsın.
Ah Hasan ah!
Nasıl kırgınım, kızgınım sana.
Kendinle mi dalga geçtin?
Bizlerle mi dalga geçmek istedin?
Dalga geçtiysen bizimle,
Aziz Nesin duysa, nasıl kıskanır seni!
Hayatın bin bir ironisini mizah denizine akıttı,
Ölümün bin bir ironisini edebileştirdi de,
Kendisi ne ironik yaşadı ne de ironik öldü.
Ya sen,
Akdeniz’in falezinde,
Ayak yolunda tökezleyip,
Sessizliğin sonsuz dinginliğine,
Karanlığın sonsuz derinliğine uçmak yakıştı mı sana?
Ne şehit oldun ne gazi... desem.
Bilirim, gücenmezsin bana.
Lakin ben kırıldım sana.
Ölmek için onca fırsat çıkmışken,
Ayak yolunda gitmek yakıştı mı Hasan’a?
Ah Hasan ah!
Artık bir kurşun yarası gibisin.
Ben bilmem, sen bilirsin kurşun yarasını.
Acısı sonradan duyulan yarayı.
Soğudukça acısı derinleşen yarayı.
Şimdi açtığın yara da öyle.
Güle güle demiyorum aziz kardeşim.
Zaten hep karşımdasın.
Çocuksu kalbinle,
Yetişkin dalgacılığınla hep karşımda.
Lakin artık bir yanım hep kırık,
Bir yanım hep mahzun kalacak.
Gözlerim hep yaşaracak.
Dalga geçer gibi öldüğünü hatırlayarak.
Rahmi