left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Cuma, 09 Ocak 2009
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Bize Ulaşın
ATATÜRK'TEN MUSTAFA'YA Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDIRIM   
Perşembe, 06 Kasım 2008


Hoş bir öyküdür ya da yakıştırma.
Kurtuluş Savaşı efelerinden Demirci Mehmet Efe kızanlarını yüreklendirmek için hiç görmediği Mustafa Kemal’i şöyle anlatmış:
- Akıdeşle, Mustafa Kemal Paşa’da bi boy pos vamış, kapıladan sığmıyomuş. Ben diyeyim iki metre, siz deyin daha fazla.
- Akıdeşle, Mustafa Kemal Paşa’da bi ses vamış… Bi nara attı mı, dağla taşla zangır zangır titrerimiş. Düşmanla “Böle bi ses olsa olsa bi ejderhadan çıka. En iyisi gözüne görünmeden gaçalım.” deelemiş...
- Akıdeşle, Mustafa Kemal Paşa gayfeyi de sade içerimiş haaa!
Tabii Ege yöresinde sade kahve biraz da yiğitliğin şanından. Erkekler alay edilmemek için şekerli kahve içmekten kaçınırlarmış.
Savaş zaferle biter, ordu İzmir’e ilerlemektedir. Mustafa Kemal Paşa İzmir yolunda Demirci Efe’ye misafir olur. (Ya da Kemal Paşa Efe’yi ve kızanlarını misafir eder.) Karşılama merasiminde kızanlar bakar ki, Kemal Paşa hiç de boylu poslu değil. Fısıltıyla Efe’ye sorarlar:
- Efem, hani, Kemal Paşa kapıladan sığmıyodu. Boyu iki metreden fazlaydı?
Demirci Efe bozuntuya vermez:
- Len siz onu bi de saveşirken göreydiniz. Şindi böle göründüğüne bakmeyin…
Mustafa Kemal yüksek sesle kızanları selamlar. Kızanlar şaşkın, Efe’ye sorarlar:
-  Efem, hani Kemal Paşa nara atınca dağlar zangır zangır titrerdi?
Efe yine bozuntuya vermez:
- Len oğlum siz onun sesini saveşirken dinecektiniz. Normel zamanlarda öle bağırmaz…
Hoşbeşten sonra kızanlar yorgunluk kahvesi için hamle yaparlar:
- Paşam, gayfeyi nasıl arzu idersiniz?
Mustafa Kemal Paşa “Şekerli olsun!” der.
İşte o an Demirci Mehmet Efe dağılır:
- Paşam, bana bunu yapmeceydin!
Gerçek ya da yakıştırma. Sonuçta hoş bir öykü.
 
“Beton Mustafa”
Demirci Efe’nin Mustafa Kemal Paşa’yı kendince kültleştirmesi masumcaydı. Ama resmi ideoloji eşkıyalarının ölümünden sonra Atatürk’ü kültleştirmesi hiç masumca değildi.
Atatürk’ü kahrından öldüren resmi ideoloji baronları cenazesinde en ön safta yer aldılar, tabutunu herkesten önce omuzladılar, ölüsünü dirisinden daha çok sevdiler. Atatürk’ü bizden biri olarak algılatıp sevdirmek yerine, peygamberlere özgü erişilmezlik ve dokunulmazlıkla sarmalayıp ululaştırdılar, tabulaştırdılar. Atatürk’ü kendileri için değil, iliklerine kadar sömürdükleri halk için kültleştirdiler. Sonra da Atatürk kültünü, ülkeye reva gördükleri sömürünün, baskının, çürümüşlüğün, yozlaşmanın sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullandılar. Halk bir yandan Allah ve Peygamber ile aldatılırken, öte yandan Atatürk ile aldatıldı.
Kültleştirme özellikle darbe dönemlerinde yoğunlaştı. Gerçek tümüyle karanlığa gömülüp Atatürk algısı iyiden iyiye insanüstüleştirildi. Darbeciler neo liberal ekonomi politikalarını süngü zoruyla uygular, patronlar “Artık gülme sırası bizde” diye düğün bayram ederken, sofrası küçültülen halka Türk-İslam sentezi ve Atatürk kültü ikram ettiler. Okullarda sabahları okunan Türklük andına Atatürk’e sadakat yemini eklendi. Anayasa’da hâlâ duran ifadesiyle Atatürkçülük yasal, resmi ideoloji ilan edildi. Atatürkçülüğü tanımlamadıkları gibi tartışılmasını da cezai yaptırımla önlemeye çalıştılar. Büyük küçük demeden havaalanlarına, bulvarlara, barajlara, stadyumlara O’nun adını verdiler, kendisine ait olup olmadığı tartışmalı sözleri ayet hükmünde oraya buraya astılar. Nihayet darbeciler, her yere estetik açıdan sorunlu heykellerini dikerek, adını “Beton Mustafa”ya çıkarmayı becerdiler.
Atatürk’ün insanüstü konuma yükseltilip kültleştirilmesi bir de riyakârcaydı. Resmi ideoloji eşkıyalarının açıkça cesaret edemedikleri itiraf, küçük rütbeli bir subaydan gelmişti. 12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde görevli Üsteğmen Burhan Poturna, kendisiyle Atatürk’ü tartışan tutsaklara “Atatürk yaşasaydı şimdi o da burada olurdu” diye karşılık vermişti. (Aktaran Ali Tartanoğlu, YALNIZ ADAM MUSTAFA KEMAL, Öncü Kitap, Ankara, Şubat 2002, s: 445)
Üsteğmenin sözleri bir fantezi değil, mensubu olduğu resmi yapılanmanın yüzündeki maskeyi düşüren bir itiraftı. Yani, Atatürkçülük maskesi altında Atatürk’e düşmanlığın ifadesiydi. Atatürk’ün dirisini değil ölüsünü seviyorlardı.
Unutanlar ya da yaş itibariyle bilmeyenler için belirtmekte yarar var. 12 Eylül döneminde cezaevlerinde İstiklal Marşı ve Onuncu Yıl Nutku da işkence ve eziyet uygulamasının parçası haline getirilmişti. Üsteğmenin ağzından kaçırdığı fantezi gerçek olsa, 12 Eylül zebanileri Atatürk’ü yakalayabilseler, hiç kuşkusuz, O’na da her gün sabahtan akşama kadar İstiklal Marşı söyletip Onuncu Yıl Nutku’nu ezberlettirirlerdi.
Kısaca tanımlamak gerekirse, kült olarak adlandırılan sosyal rahatsızlık, kutsallaştırılan kişiye bağlılık, saygı ve sevginin ötesinde tüm mutlak doğruları ve erdemi o kişiye mal edip, onu taparcasına yüceltme ve ululaştırma, onu yüceltirken kendisini acizleştirme pratiği.
Kültleştirme çocuğun babayı her şeye kadir sanması gibi bir şey. Yani gerçeklikten uzak, abartılı betimlemelerle örülü bir baba algısı. Ergenlik döneminde babasının her şeye kadir olmadığını fark eden çocuk, kültleştirdiği babasına karşı asileşir, huysuzluk eder. Sonra olgunlaştığında babasına saygısı ve sevgisi de olgunlaşıp yerli yerine oturur.
Atatürk’ün liderliğindeki cumhuriyet ve laiklik devrimiyle sıçrama kaydeden modernleşme sürecinde onca mesafe kat etmesine karşın, Türkiye henüz çocukluktan tam kurtulamadı. Ergenlik sancılarıyla kıvransa da Atatürk hâlâ “Ulu Önder”. Kültleştirme, efsaneleştirme Atatürk’ün anlaşılmasına değil anlaşılamaz, sorgulanamaz, eleştirilemez olmasına hizmet etti. Teokrasiden laikliğe, saltanattan cumhuriyete, ümmetten millete, kuldan yurttaşa evrilmeyi hedefleyen Atatürk kendisinin böyle kültleştirilmesine razı olur muydu, tartışılır.
Demirci Efe’nin kurduğu hayalin bozulması gibi, zihinleri resmi ideolojinin ve 12 Eylül darbesinin çimentosuyla betonlaşan, Atatürk diye “Beton Mustafa”dan başkasını bilmeyenler, bilinmesini istemeyenler, şimdi “Mustafa” ile yüz yüze gelince ezberleri yara aldı. Ezber bozulunca akıl ve ruh sağlığı bakımından ne denli sorunlu oldukları da ortaya çıktı. “Mustafa”ya gösterilen tepkiler ve eleştiriler biraz da çocuklukta ısrar ya da ergenlik sancıları, öksüz ve yetim kalma kaygısının huysuzluğu olarak görülmeli. 
 
“Mustafa”
Medya imparatorları arasında reklam kavgasına malzeme yapılmasa, kültür pazarının “romantik işportacısı” Can Dündar’ın çektiği “Mustafa” belgeseli belki de bu kadar gürültü koparmayacaktı. İyi ki öyle oldu; belgesele gösterilen tepkiler Türkiye’nin nasıl riyakârlık yüklü bir “Atatürk” kültüne tutsak edildiğini ortaya koydu.
İki saatlik belgesel yoğun bir çalışmanın ürünü. Belli ki epey özen gösterilmiş, teknik olanaklar iyi kullanılmış, müzikler ve canlandırmalar başarılı. Yine de belgesel, içerik ve görsellik açısından öyle yılın ödülünü kazanacak kalitede değil.
Seyrettikten sonra, Kurtuluş Savaşı’nın ardından rotayı emeğin sosyalizmi yerine sermayenin liberalizmine çevirmiş olsa da, sosyalistlere, komünistlere gün yüzü göstermese de, modernleşmenin devrimcisi Atatürk’e saygı ve sevgi duydum, anısına bir büyük rakı devirdim. İzlenimim o ki, “Can Dündar’a yöneltilen eleştiriler ve tepkiler abartılı. Belgeseli Atatürk’ü gözden düşürmek için çektiği eleştirisi ise büsbütün haksızlık. Belgesel tam tersine Atatürk’e sempatiyi artırma amaçlı.”  Şahsen Atatürk’e saygının yanı sıra içten bir şefkat duydum, çocuklarıma rahatlıkla önerebileceğimi düşündüm, önerdim de. Belgeseli izlediklerinde Atatürk’ü kısa boylu, karanlıktan korkan, yalnız ve mutsuz, içki ve sigara düşkünü, kadınlarla başı dertte, mücadele arkadaşlarına karşı acımasız, diktatör birisi diye algılayacaklarmış... Önemsemedim. Modernleşmenin devrimcisi Atatürk’ü salt Can Dündar’ın gözüyle tanımayacaklar ya.
İzlenimim olumlu olmakla birlikte belgesel eleştiriden azade değil. Can Dündar, “Film, Atatürk’ün imza attığı büyük devrimi belgelemekle birlikte özel hayatına da giriyor, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerine yer veriyor” diye iddia ediyor.
Kabul, Atatürk’ün özel hayatına giriyor, aşklarından, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerini aktarıyor. Ama bunun dışında hemen hemen hiçbir şey yok. Emin Oktay’ın tarih kitaplarında da rastlanabilecek kronolojinin sınırları içinde özel hayatının öne çıkarılması dışında, yaratılan beklentinin tersine Atatürk’ün özel ve kamusal hayatına ilişkin yeni hiçbir bilgi vermiyor.
Bir kere “Mustafa”, Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimin belgeseli değil. Emperyalistler arası paylaşım savaşında dağılan Osmanlı’nın enkazı üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğu, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devriminin hangi sınıfsal dinamiklerle gerçekleştiği konusunda hiçbir açıklaması yok.
İkincisi belki komplo teorisi olacak; ama, sanki artık cezbedici olmayan “Beton Mustafa”nın yerine bizden biri olan Mustafa’yı ikame etmek için Atatürk bezirgânı resmi ideoloji baronlarının isteği ve desteğiyle üretilmiş bir belgesel gibi duruyor. Nitekim Can Dündar, belgeseli hazırlarken, pek az kişinin girebildiği resmi arşivlerden cömertçe yararlanmış. (Belgeselde Atatürk’ün Kürt sorunuyla ilgili sözlerinin vurgulanması ve Ermeni tehciri sonrasının betimlenmesi, bu iki sorunda devlet eliti içindeki zımni uzlaşmayla girişilen güncel açılımların ürünü olabilir mi?)
Üçüncüsü, Can Dündar bu belgeseli kimseden beş kuruş yardım dilenmeden kendi olanaklarıyla da çekebilirdi. Uçakta tesadüfen karşılaşıp tanıştığı GSM şirketinin yöneticisinden hemen 350 bin dolarlık sponsorluk dilenmesi, etik açıdan hayli sorunlu, sanat eseri üretme aşkıyla açıklanamayacak bir alış veriş cinliği. Artık Can Dündar dendiğinde akıllara sadece “Mustafa” gelmeyecek. “Mustafa” ile birlikte sponsorluk adı altında para dilenciliği de gelecek.
Yeri gelmişken, Can Dündar’ın bu gibi konularda sabıkalı olduğunu, belgesel dizi Aynalar’ın “Türkân Sultan” bölümünde fikir hırsızlığı suçu işlediği için Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 43 yargıcının oybirliğiyle verdiği karar üzerine hüküm giydiğini de anımsatmakla yetinelim. Ayrıntılı bilgiye, bu cümlede geçen sözcükler ya da “romantik intihalci” deyimi bir arama motoruna yazılarak internetten ulaşılabilir.
 
“Mustafa”nın incir yaprağı ve ışıldağı
Medya incir yaprağı gibidir. Her şeyi, her yeri gösterir, asıl gösterilecek yeri göstermez. Can Dündar da belgesellerinde çoğu kez böyle yapar, asıl gösterilecek olanı göstermez.
CNN Türk kanalında yayımladığı Nazım Hikmet belgeselinde böyle yapmıştı. Nazım Hikmet’i, sanatı ve siyasi kimliğiyle değil, kadınlarıyla ön plana çıkarmıştı. Benzetmek uygun düşerse, Nazım paparazziliği yapmıştı. Üstelik bir de sansürlemişti. Belgeselin 20 Ocak 2002 Pazar akşamı yayımlanan bölümünde seslendirilen ünlü Vatan Haini adlı şiirinden, “Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ” dizeleri makaslanmıştı.
Yine aynı belgeselde Nazım Hikmet’in Bulgaristan’daki bir toplantıda yaptığı konuşmada geçen “Amerikan emperyalizmi” sözleri de Türkçe altyazıda makaslanmıştı. Can Dündar yapımı belgeseldeki bu sansür, sessizce geçiştirilmişti. Ne de olsa belgeseli yayımlayan CNN Türk, Amerikan sermayesiyle kurulmuş bir kanaldı.
Medya yerine göre incir yaprağıdır, yerine göre de ışıldak (projektör) gibidir. Yani sadece görülmesi istenen ayrıntıyı gösterir. Nazım Hikmet belgeselinde incir yaprağıydı, Mustafa’da hem incir yaprağı hem ışıldak.
Mustafa belgeselindeki ışıldak Atatürk’ün her gün içtiği bir büyük rakıyı, üç paket sigarayı, eğlenceye düşkünlüğünü, sofrasını, yalnızlığını, bir bunalım anında Türkiye’den çekip gitme isteğini, dinden-imandan uzaklığını, arkadaşlarına acımasızlığını, kadınlarını, hatta kovaladığı kargaları odaklayıp görselleştirirken, önderlik ettiği devrimi karanlıkta bırakıyor.
Devrim adına resmedilen Mustafa, Padişah Vahdettin’in Anadolu’ya gönderdiği, Meclis’i bir cuma günü dualarla açan, hilafeti ve saltanatı kurtarmak için yola çıktığını söyleyen, çocuklukta hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağın rövanşını hilafeti kaldırarak alan bir Mustafa. Her türlü melanetin başı olarak dini gören, ders kitapları için notlar alan, iktidarı gökten yere indiren bir ateist... Ve arkasından her gün bir şişe rakı, üç paket sigara, akşam sofrası. Gençliğinde İstanbul’da Pera, yaşlılığında Ankara’da Çankaya sofraları!
Atatürk Mustafalaştırılıp böyle resmedilince, doğallıkla güncel siyasi ve ideolojik kutuplaşma içinde algılandı, anlamlandırıldı. Belgesel Atatürk denilince akan suların durduğu çevrelerde tepkiyle karşılandı. Bugüne kadar tepelerine çıkardıkları Can Dündar’ı neredeyse vatan hainliğiyle suçluyorlar.
Belgesel ciddi eksiklikleri ve yorum yanlışlıklarıyla değil, Atatürk’ün özel ve kamusal hayatına ilişkin bazı ayrıntıların öne çıkarılması nedeniyle eleştiriliyor, tepkiyle karşılanıyor. Tepkiler abartılı olmakla kalmadı, acıklı bir güldürüye de dönüştü.
Oysa belgeselde Atatürk’le ilgili anlatılanlar uydurma değil, ilk kez duyulmuyor. Atatürk hakkında üç beş kitap okuyan herkes, belgeselde anlatılanları bilir, hatırlar. Ne Zübeyde Hanım’ın ikinci evliliği ve Mustafa’nın bu yüzden annesine kırgınlığı sırdır ne de içkiciliği. Kadınları, eğlenceyi sevmesi de sır değildir. (Aklıma gelmişken yazmadan edemem. Hz. Muhammed Mustafa’nın da bu dünyada en çok sevdiği üç şeyden ikisi, helal kadın ve güzel koku imiş. Üçüncüsü de namaz. Sahi Tahrim Suresi niçin nazil olmuş?)
Atatürk’ün özel hayatına ait tek sır, Latife’yle ilgili mektupları olsa gerek. Yalansa, günahı yazan gazetenin boynuna. Devlet sırrı sayılarak açıklanması yasaklanan ve Türk Tarih Kurumu kasasına kilitlenen mektupların şu günlerde mezata düştüğü söyleniyor.
Atatürk’ün özel hayatına ilişkin bilgiler sır değil; ama bunlar bir belgeselde derli toplu anlatılıyor diye ortalık ayağa kaldırılıyor. Sorun biraz da burada. Yani sorun, zaten bilinenler ve özel sohbetlerde konuşulanlar kamusal alanda konuşulunca kavga çıkmasında. Sorun, bugüne değin süregelen resmi Atatürk kültünün zedelenmesinde.
Evet, günde bir büyük rakı, üç paket sigara içerdi. O devirde sigara ve rakı pek de kabahat olarak görülmüyordu. Türkiye’de sigara içilmeyen mekân yok gibiydi. Yeşilçam filmlerinde oyuncular sık sık fosur fosur sigara içerlerdi. ABD’de de bir halkla ilişkiler pratiği olarak Edward Bernays’ın harekete geçirdiği kadın dernekleri, açıkta sigara içme özgürlüğü elde edebilmek için New York caddelerinde yürüyüş yapıyorlardı.
Evet, yalnızdı. Özel hayatındaki yalnızlığının vurgulanmasına tepki gösterilmesi, “Madem yalnızdı, onca devrimi kimlerle yaptı?” diye akıl yürütmek, çocukça bir itiraz. Bilinmez mi ki, kamusal hayatta kudret sahipleri, özel hayatlarında genellikle yalnızdırlar, mutsuzdurlar. Büyük eserler üreten sanatçıların çoğu, özel hayatlarında acıyla ve mutsuzlukla kavruldular.
Atatürk de özel hayatında yalnızdı, mutsuzdu. Etrafta bir kalabalığın varlığı mutlu olmasına yetmiyordu. Sonraları kamusal hayatında da yalnızlaştı. İsmet İnönü ve ekibince kuşatılıp kamusal hayatında yalnızlaştırılmıştı. Yalnızlaşmanın sonucu olarak 1930’lu yıllarda coşkusunu yitirmiş, reformların barutu tükenince, kültürel çalışmalarla yetinmek zorunda kalmıştı.
Atatürk’ün de herkes gibi bir şeylerden korkmaya hakkı vardı. O kadar cephede savaşmış, ölümle iç içe yaşamış Atatürk de korkardı, alınırdı, üzülürdü, sevinirdi, eğlenirdi, arkadaşlarıyla şakalaşırdı, hastalanır ve ağlardı. Çünkü o da insandı. Kamusal hayatta pasifleştirildiği yaşlılığında kim bilir ne korkular yaşadı ki, ölüm döşeğinde bir ara kendine geldiğinde Afet İnan’a “İyileşeyim, gidelim buradan” diye içini döktü. Kim bilir yaşlılığında nasıl bir “sıla özlemi” içinde kıvrandı ki, Rumeli’den bir şarkıcı ve dansçı grubu gelmiş, hasta ve yorgun Mustafa dayanamayıp aralarına katılıyor, oynuyor, oynuyor, oynuyor... Ya da bir eğlence seansında gözlerinden yaşlar süzülüyor...
Belgesel neden Mustafa Kemal aleyhine bir film olarak algılanıyor, anlamak kolay değil.  Hele Atatürk’ün içki ve sigarayla dostluğunun döne döne vurgulanmasına konjonktür Atatürkçülerinin tepkisi hem samimi değil hem de tutarsız. Çok değil, 10 yıl önce ordu komutanlarına rakı ikram etmeyen Başbakan’ı elbirliğiyle devirmişlerdi. Bugün de laiklik davası adına kurdukları sofralarda, varsa yoksa elde içki kadehi. Sonra Atatürk’ün her akşam sofrasını kurup günde bir büyük rakı, üç paket sigara ve 15 fincan kahve içtiğinin anlatılmasına öfkeleniyorlar. Her şey bitmiş de sıra bunların anlatılmasına mı gelmiş? Bu gülünç paradoksta belgeselci de kabahatli elbette. Seyircinin gözünü çıkarırcasına Atatürk’ün sofrasını anlatırken, o sofrada sadece rakı içilmediğini, kitaplar, kara tahtalar eşliğinde tartışmalar yapıldığını da anlatabilirdi.
Atatürk’ün Dumlupınar Savaşı’nı Roma-Kartaca savaşlarından mülhem bir taktikle kazandığının anlatılmasına gösterilen tepkiler de abartılı ve ölçüsüz. Her savaş için ayrı bir taktik ve strateji gerekmiyor. Mustafa Kemal’in tarihten yararlanarak zafer kazanması niye zaaf olsun ki?
İtalya’dan yontucu getirtip heykellerini yaptırmasının anlatılmasına tepkiler büsbütün çelişkili ve komik. Çirkin heykellerini oraya buraya dikerek Atatürk’ün adını “Beton Mustafa”ya çıkaranlara suskun kalıp, belgeselciye kızmak, akıl ve ruh sağlığı bakımından iyi işaret değil. Fatih Sultan Mehmet de İtalya’dan ressam getirtip portrelerini çizdirmedi mi?
Atatürk, devrimin bir anda, darbeyle yapılabileceği düşüncesindeymiş. Demiş ki, “Ben, bu kadar yıl eğitim gördükten, uygar yaşamı ve toplumu inceledikten ve özgürlüğümü elde etmek için hayatımı, yıllarımı harcadıktan sonra neden cahiller derecesine ineyim? Onları kendi düzeyime çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.” Bunlardan söz etmek Atatürk’ü elitist diye yaftalakmış, sırası mıymış? Oysa devrimcilik tam da böyle bir şey değil mi? O da halkçılığın, daha doğrusu popülizmin icabı, ortalamanın ufku ve standartlarıyla yetinseydi reformları kim yapacaktı?
Eleştiriler ve tepkiler abartılı. Umulur ki akıl ve basiret büsbütün tutulmaz, birileri kalkıp, “Atatürk’ün aziz hatırasına saygısızlık” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmaz. İşte o zaman acıklı güldürü sınırı da aşılır, tüy dikilmiş olur.
 
“Can Dündar’ın gözüyle Mustafa”
Elbette Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı, önderlik ettiği cumhuriyet ve laiklik devrimi iki saatlik belgesele sığmaz. Ne ki belgesel, Atatürk’ün özel hayatının öne çıkarıldığı iki saatlik içeriğiyle de hayli sorunlu. Atatürk’ün bütün hayatını anlatma derdine düşünce ortaokul tarih kitaplarındaki kronolojinin sınırları dışına çıkamamış. Arada bir sürü kopukluk var. Yanı sıra, Mustafa Kemal’in hayatındaki önemli dönemeçleri bir iki cümleyle geçiştirmiş, epey de yorum yanlışına düşmüş.
Mustafa çocukken Kaymaklı Hafız’dan yediği dayağın rövanşını hilafeti kaldırarak almış. Öyle bir ifade ki, anlatımı renklendirme çabası gibi durmuyor. Anlatımı renklendirme niyetiyle söylenmiş olsa bile belgeselin akışı içinde Atatürk’ün çocukken hafızdan dayak yediği için dinden imandan uzaklaştığı ve hilafeti kaldırdığı şeklinde algılanıyor. Laiklik devriminin bir çocukluk travmasıyla açıklanması gibi bir hataya, devrimi magazinleştirmeye en yatkın belgeselci şöyle dursun, ortaokul talebesi bile düşmez. Yani iyi ki Kaymaklı Hafız, çocukluğunda Mustafa’ya sopayı indirmiş! Yoksa Allah muhafaza, laiklik reformu için hâlâ debelenir dururduk! (Gerçi Kaymaklı Hafız’ın sopasıyla gelen reform Türkiye’yi laikleştirmeye yetmedi. Ayrı bir tartışma konusu olarak kenarda dursun.)
Yapımcının çok hatası, eksiği var. Atatürk’ü dinden imandan uzak biri diye tanıtırken, İslamiyet’i ve peygamberini yücelten sözlerini, din bilgini Elmalılı Hamdi Yazır’a yazdırdığı Kur’an tefsirinin hâlâ aşılamadığını bir iki cümleyle olsun anımsatabilirdi.
Mustafa Kemal’i Padişah Vahdettin’in “Paşa, devleti kurtarabilirsin” diyerek Anadolu’ya gönderdiğini anlatıyor; ama, peşinden idam fermanı yolladığını anlatmıyor. (Anlatmışsa benim dikkatimden kaçmıştır. Vahdettin belgeselinde herhalde bir yanlışlık yapmaz, en doğrusunu anlatır.)
Eski silah arkadaşlarına acımasızlığını anlatırken, arkadaşlarının Sakarya Savaşı sırasında bile Enver Paşa ile yazıştıklarını, cumhuriyet ilan edildikten sonra da reformlara, örneğin hilafet ve saltanatın kaldırılmasına karşı çıktıklarını, İttihat ve Terakki devrinden kalma hesaplaşmanın suikast tertibine dönüştüğünü de bir iki cümleyle olsun anlatabilirdi.
 
“Can Dündar’ın gözüyle Sait”?
Belgeselin içeriğinde eleştirilecek başka noktalar da var. Tanıtım afişinde “Can Dündar’ın gözüyle Mustafa” diye bir ifade yok. Ama öyle bir kurgu yapmış ki, ortaya çıkan “Mustafa”, aslında “Can Dündar’ın gözüyle Mustafa” olmuş. Belgeselci, filmde Mustafa’nın  “karanlık korkusuna” varıncaya kadar çok sayıda “insani özelliğini” bulmayı başarmış, Atatürk’ü Mustafalaştırmış.
Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildiğinde vizyona soktuğu belgeselde ise filmin kahramanının hiçbir insani zaafını bulamamıştı. Kim bilir belki de ışıldağı körelmişti. Abdullah Gül belgeselinin fragmanında açıkça  “Can Dündar’ın gözüyle Abdullah Gül” yazılıydı. 
Bir söyleşide belirttiği doğruysa, şu anda Said-i Nursi belgeseli üzerinde çalışıyor olmalı. Hıristiyan dünyasında İsa ile dalga geçen filmler bile yapılıyorken, Can Dündar’dan bir “Muhammed” belgeseli beklemek, hele Tahrim Suresi’nin niçin nazil olduğunu anlatmasını beklemek gerçekçi değil.  Said-i Nursi belgeseli de yeter.
Bekleyelim, görelim. Can Dündar nasıl bir Said-i Nursi filmiyle karşımıza çıkacak?
Mizah şöyle dursun, Atatürk’ü Mustafalaştırdığı gibi Bediiüzzaman’ı da “Sait”leştirebilecek mi?
İşte o zaman anlaşılır, Atatürk’ün Mustafalaştırılmasına bıyık altından gülen İslamcılar ve biriktirme arkadaşları İkinci Cumhuriyetçi liberaller, Atatürkçüler kadar sabırlı ve hoşgörülüler mi?
Rahmi Yıldırım
6 Kasım 2008
 
           

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
Her cumlesi son derece dogru ve gercekleri yansitmaktadir. Ataturk ve devrimleri boylece yikilmaktadir.
Gönderen fikret tanzer on Pazar, 09 Kasım 2008 at 10:41

Eline sağlık Sayın Rahmi Yıldırım. Mustafa filmi konusunda medyada çıkan en güzel ve en doğru yorumu okumuş oldum. Keşke bu makale çok daha geniş kitlelere ulaşmış olsa ama nerde... Müsadenizle ben üye gruplara ulaştırmaya çalışacağım. Dostça kalınız.
Gönderen Fahrettin Karayel on Cuma, 07 Kasım 2008 at 4:54


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 2 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ATATÜRK'TEN MUSTAFA'YA ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1220
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 984837
Syndicate
 
left
Top! Top!
right