|
"Yaratılış" anlatımlarının temel kavramlarını tanımak ve bu anlatım tarzlarını eski Mezopotamya tarihine oturtarak anlayabilmek çok önemli... Aşağıdaki yazılar daha önce yayınlanmıştı ama, yeniden anımsatmamın anlayışla karşılanacağını umarım.
Bu arada, bu yazıların birinde, kısmen Cebrail/Cibril konusunda da değinilmektedir.
Selamlar,saygılar.. ***
Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-1
Eski toplumu ve onun bir parçası olarak dinleri ele alırken, dinler üstü ve etnisite üstü kalmaya özen göstermek zorundayız. Çünkü Hıristiyanlık cephesinde durarak, İslama karşı çıkmak "dine karşı" çıkmak olmayacağı gibi, farklı mezhepler yanında durarak Sunni İslamın eleştirisi de, "din eleştirisi" olmuş olmaz.
Diyelim ki, insanbilim alanında çalışırken, tarihte, eski Türk toplulukların bir bölümünde, babanın mirascı olan en küçük oğlunun, babanın karılarını da, yani bugünkü kavramlarımızla "analarını" da, miras olarak karılığa aldığını açıklamak gibi bir yükümümüz var. Bunu, bugünkü moral değerleri bakımından "teşhir" amacıyla yapmıyoruz; bu, bilimsel objektiflik gereğidir. Çünkü ancak böylece eski toplumun, örgütlenme ve miras ilişkisinin temel mantığını ve gerekçelerini açığa çıkarabiliriz.
Bu özellikteki bir çalışmayı yürütürken, eski toplumun bugünkü toplumlara etkilerini ve ara bağlantılarını ortaya koymaz isek, sadece genel, "etliye ve sütlüye dokunmayan" türde çalışmalar ortaya çıkar. Oysa biz, ancak, "etliye de, sütlüye de dokunan" çalışmalar yapabildiğimiz oranda, eski ve modern toplumun bazı yargıları ve uygulamaları ve onların kaynakları hakkında yeni yorumlara ulaşabilmenin yollarını açabiliriz.
Diyelim ki, Avrupa ülkelerinde Koyun-kuzu tüketimi zayıflığını, sadece, "koyun etinin yağlı olması" gibi bir gerekçeyle açıklamayı, Çetin Altan gibi insanlar yapsın. Avrupa hayranlığı, Avrupalıların her davranışında "bilimselcilik" aramak gibi yansıtılmıştır . Oysa Fıransız veya İtalyan şarapcılığı ; Alman biracılığı, Rus votkacılığı sadece coğrafi koşullarla açıklanamayacağı gibi, Avrupa'da kuzu-koyun tüketim zayıflığı da, koyun etinin yağlı olmasıyla açıklanamaz. Çünkü domuz'un çok daha yağlı olduğunu biliyoruz ve domuz eti tüketimi bütün bu ülkelerde bir numaradır. Demek ki, konumuz, basitçe "yağlı et" konusu değildi ve burada, İsa'ya "Kuzu İsa" diyerek tapınmanın etki ve rolünü araştırmak, hiç de insanları "rencide etmek" amaçlı olmayacaktır.
Hiristiyan dünyada yaygın şarap içimi de, diyelim ki, Fransızların sihhatlerinin kadrini bilmeleriyle açıklanamaz. Çünkü çalışmalarımız boyunca gördük ki, "Tufan"dan sonra, Eski Ahit'in Nuh'u, anlatıma göre, etrafın "çamur" falan olmasına hiç aldırmadan, "gemi"den çıkar çıkmaz üzüm yetiştirmiş, o üzümden şarap üretmiş, sonra da bu şaraptan iyice içip, sarhoş olmuş ve çadırında çırıl çıplak yatmıştı, falan. İncelemeler içinde görüyoruz ki, "üzüm salkımı" kutsaması, günümüzde bile Suryani kilisesinde ayinsel olarak gerçekleştirilmekte; Artemis'in "memeleri" doğrudan doğruya bu üzüm taneleri olarak bulunmakta, Alevi edebiyatında "bir üzüm tanesinin kırk'lar arasında paylaştırılması" motifi işlenmekte; Babil, "asma bahçeleriyle" meşhur olmakta; "şarap" Hıristiyan kutsamalarının iki temel aracından biri olarak kullanılmaktadır. İsa'cı Yeni Ahit'te, "üzüm asması" özel vurgularla yer almaktadır ve bütün bunlar arasında kurulması kaçınılmaz olan bağlantıyı açıklığa kavuşturmak gereklidir. Burada bize düşen, bu bağlantıları kurarak bir toplumsal ve dini tarih oluşturmak ve konumuzun içine, dinsel anlatımlara, farklı bir bakışla yeniden girebilmektir.
Avesta'da yazılı olan dine inançlı bazı eski toplulukların "Köpek" totemiyle olan ilişki biçimlerini ele alınırken, bu hayvan şimdi pek makbul sayılmıyor diye, konu ele alınmaktan çekinilirse, o zaman, Muhammed"in dininin "kadın, eşek, köpek" bağıntısı doğru kurulamaz ve eski hayvan totem tapınımın sonraki kalıntıları izlenemez. Bazı toplulukların, günümüzdeki köpek düşkünlüğünün tarihsel nedenlerini de doğru tanımlayamadığımız gibi, Yezidi topraklarında, ailelerin veya insanların köpek beslemesini bir yana bırakalım, köpek görmekten, köpeğe dokunmaktan çekinen tutumlarının "cehalet" dışındaki "gerekçe"leri de açıklanamaz. "Cehalet" gerekçesi ise, aslında sağlam tarihsel ve toplumsal gerekçeler açıklayamamanın bir örtüsüdür.
Bunlar, insanları tedirgin edecek konular olmakla birlikte, eğer bir takım uydurmalarla "durumu izah etmek" yoluna gitmeyeceksek, ele almak zorunda olduğumuz noktalardır ve teşhir amaçlı, teşhir hedefli değilidir. Tamamen bilimsel, kaynakları bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir çalışmanın parçalarıdır.
Eski Ahit'e göre, "Adem ve Havva'nın yaratılışı" sırasında, Tanrının bir "ağacı" ve "bu ağacın ürününü" onlara yemeyi yasakladığını biliyoruz. Yazar veya düşünürlerin en ateist olanları bile, bu anlatımda, en fazla, tarihteki "yasak" bilincini, "bazı yiyecek yasakları"nı saptamanın ötesine geçememişlerdir. Bu son derece yüzeysel bir yaklaşımdı ve Eski Ahit'te yazılı olanların doğru "okunamamasına" bağlıydı.
Çünkü Eski Ahit'in kendi sözleri, sadece "yasak ağaç"tan değil, "yenilmesi bilgelik kazandıran ağaç"tan bahsediyordu. "Ürün-meyve" ise, sadece bilinen "meyve"ler anlamıyla değildi; "hayvan ve kadın rahminin ürünü" olan "çocukları" da kapsıyordu. Bu anlatımda, başlangıçta "Gözü kapalı" olan Adem ve Havva , "meyveyi yer yemez" , bilgelik kazanmış olmaları anlamında "gözleri açılıyor"du.
Dinsel anlatımda bu tür noktaları saptadığımız anda, Eski Ahit'in, daha önce anlaşılan anlamları birden bire ve temelden değişir. "Gözün açılması" bilgelik kazanma kavramına bağlanır; Göz kapalılığı ise "cehalet"le eşleşir. Böyle bir durumda ise, Eski Ahit'te, "madem Adem'in ve Havva'nın gözü kapalıydı, o zaman 'meyveyi', görmeyen gözleriyle nasıl buldular?", "Tanrı onlara yasak Ağacı nasıl tarif etti?" gibi sorular anlamını bütünüyle yitirir. Bu tür sorular, Erdoğan Aydın gibi yazarlarımızın kitap sayfalarında kalır. Dinsel yazına "hurafe", "masal" diye, çok genel bir değerlendirmede bulunan düşün adamlarımızın, bu iddialarının, aslında onların, dinsel metinleri "okuma"yı bilmemelerine bağlı olduğu açığa çıkar. Eski Ahit'in bozulmuş anlatımı ardında, binlerce yıl önceki ayinlerin, "cehalet"ten "bilgeliğe" geçiş ritüelinin; bu ritüeldeki cocuk yamyamlığının görüntüsü belirginleşmeye başlar.
Böylece Akado-sammaru yazınında hep karşımıza çıkan ve "İgigi" ve "Annunaki" gibi iki temel tanrısal kavramın anlamları da açıklık kazanacaktır...
O zaman ilginç biçimde görürüz ki, "İgigi" cahil, ve kabasaba anlamıyla ve literer olarak "Kara göz" , "gözü kapalı", yani "cahil" kişinin bir anlatım türü olarak kullanılıyor olmalıydı. Eski kayıtlarda, bu arada Kuran'da da kullanılan "cehalet" kavramı da, bu nedenle "gözü kapalılık" anlamında olmuş olmalıydı.
Eski Ahit'in anlatımı, bizi eski İgigi, Gözü kara, kara Gözlü, cahil , "görmeyen" anlamıyla buluştururken, oradaki ritüelin kafamızda tam şekillenişini de ,bize Bektaşi "geçiş ayinleri" sağlamaktadır. Çünkü "cahillikten bilgeliğe", bilgisiz bir insandan Tanrısallığa, Tanrılığa geçiş olarak yaşanmış olması gereken eski geçiş ritüellerinin nasıl olabileceğini, en canlı haliyle bize, Bektaşi geçiş ayinleri vermektedir. Muhtemelen epey bozulmuş bir halde... Ama yine de, "bilgelik", "cehalet", "göz bağlama", "göz açma", "çıplak iken giyinme" gibi motiflerin geçtiği bu ayinleri artık tanıyoruz. Bunlar bizi Mezopotamya'nın 5000 yıl kadar önceki tarihiyle buluşturabildiği gibi, Bektaşiliğin kaynaklarının da bu çok eski tarihte aranması gerektiği bilincine ulaştırır.
"Museviliğin ilk tek tanrılı din" olduğu çok yaygın ve hatalı doğmalardan birisidir ve bunun da yıkılması gerekiyor. Bu Museviliğe karşı özel bir düşmanlık taşımaktan ötürü değildir. Bu konuların açıklanması çabası içinde de göreceğiz ki, Bektaşilik, "pençe" edebiyatıyla, "bilim" ile olan ilişkisi bakımından, örgütleyici bir kast özelliğiyle, en eski kült kaynaklarına bağlanır..
** Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-2 28.2.2008
Bektaşi-Alevilik inanç alanı içinde durarak yapılmış bir
"Sunni İslam eleştirisi" de, tam anlamıyla bir "din eleştirisi" olmuş olmaz. Alevi-Bektaşi inancı argümanlarıyla bir "İslam eleştirisi"nde, birçok doğru husus dile getirilmiş olsa bile, burada, henüz genel olarak bütün "dinlere karşı" bir eleştiri noktasında durmuş olmayız. Bu, çok açık bir nokta olmalıdır.
"Musahiplik" konusunun ön kaynaklarının araştırılmasında olduğu gibi, ateş-güneş kült topluluklarına yönelik "yıkanmama" eleştirisinde de, dayanılması ve yorumlanması gereken kaynaklar, erken dönemlerdeki ritüel tanımlamalarıdır. Bunların dinsel yazındaki yansıma biçimleridir. Bu noktada ,"Aleviliğin kökenleri..." falan diye yayınlanmış kitaplar, özellikle de "...Hazreti Ali..." diye başlayanlar beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor ve onları çok zorunlu kalmadıkça okuma ihtiyacı da duymuyorum. Hiristiyanlığın, İslamın, onların mezheplerinin kökenlerinin açığa çıkarılması çalışmasında, farklı dinlerin günümüzdeki uygulama veya davranışları, her zaman için, sağlam veriler barındıramaz. Çünkü eski dinlerin bugünkü uygulamaları zaten oldukça dönüşmüş durumdadır.
Diyelim ki, dinsel özelliğiyle "su" ile arınma konusu...
Burada, İsacı bazı ön toplulukların, Ürdün Nehri Vaftizcisi Yahya üzerinden gelen inanç ve uygulamalar yoluyla şimdiki Hıristiyanlık ve Yeni Ahit içinde kendilerine yer bulmuş olduklarını görmüştük. Fakat eski ateş tapımcısı ön topluluklar arasında "ateşle vaftiz" o kadar güçlü idi ki, Bu toplulukla rın temsilcileri, İncillerde, bizzat Yahya'ya, İsa'nın bundan sonra imanlıları "ateşle vaftiz etmeye gelen" olduğunu söyletmişlerdir. Anlıyoruz ki, "ateş ve su" vaftiz türü, eski ateş ve su-nehir, "tatlı su" tapınması, yani kurbanların ateşte yakılması ve nehirlere atılması biçimli davranışların bir devamı idi. Hıristiyanlık içinde toplanan sentez toplum birimlerde bu bakımdan, hem "ateşle arına" ve hem de su ile arınma" yan yana, bazan bir bazan öteki öne çıkarak yer alıyor; iç içe geçiyordu. Bu nedenle Su vaftizcisi Yahya'ya, "sonra gelecek olan" İsa'nın imanlıları arıdırmak için "ateş vaftizini" kullanacağı söyletilmişti ve yine aynı nedenle de İsa, "sen sonraki vaftiz biçimini anlatmayı bırak, şimdi 'kitapta yazılı olan' su vaftizini yerine getir" anlamında sözler ederek Yahya'nın Ürdün nehrindeki vaftizden geçmişti...
Bu tür sözlerin anlamı sadece, eski "ateş" ve "Su" tatlı su- tuzlu su (? Nehir, Deniz...) kült toplulukları ve onların kurban sunum ve kurban hazırlık biçimlerini ayrıntılı olarak tanıyabildiğimiz ölçüde anlaşılır özellik kazanabilir. Ve ancak böylece, dinsel edimler olarak su, ateş, toprak ile abdest, su ile abdest; "cünüp abdesti" vb. yoluyla 'temizlenmek' kavramları, fiziki bir temizlik konusu değil fakat dinsel açıdan "arınma" kavramları olarak belirginleşirler. İslami abdestin ve o abdestle arındırılan organların erken biçimlerinin "sağ el", "sol el", "sağ kulak, sol kulak", ayaklar, burun vb. olarak erken ön biçimlerini Avesta'larda keşfetme olanağı da böylece ortaya çıkarılabilir. "El, ayak, burun, kulak, yanak, baş, göz" gibi eski adak ve "mühürlü" (damgalı) organların bu özelliklerini tanımadan, onların "arındırılması" işleminin İslami abdestte merkezileşmiş sembolik hale gelmiş yapısını kavrayamayacağımız gibi, Eski Ahit'te, Tanrı(lar)ın "her şeyi" yarattıktan sonra, ikinci bir Yaratış seansında, özel olarak, neden "yağmur" veya "Gök'ün çiğleri"ni ; "yaban ot"larını yaratmış olduğunu; bunların neden "eksik kalmış" olarak değerlendirildiğini de anlayamayız. Erdoğan Aydın gibi yazarlarımız, dinlerin eski kaynakları ve anlatım tarzları hakkında sağlam bir görüşe sahip olamadıkları ve dinlere eski toplumun uydurmaları olarak yaklaştıkları için, "İslamiyet ve Bilim" adlı gayri- bilimsel kitaplarında " Rüzgar ve Yağmura İlişkin Kur'an'ın Yaklaşımı" (s.193) gibi özel bir bölüm eklerler ve Tanrının "yağmur"u- rahmeti var etmesinin "bilim dışılığı" üzerine "masal" anlatmaya devam ederler. Kuran'da aktarıldığı biçimiyle "Allah'ın özel olarak "ölçülü yağmur" falan yaratması elbette, bilim dışı bir anlatımdır. Fakat burada sorun başkadır: Allah'ın, özel olarak, neden "ölçülü bir yağmur-rahmet" yağdırdığını; Hıristiyanlığın "serpmelik kan ve su vaftizi"nin anlamını , biz ancak Hıristiyanlık içindeki önemini tanıyarak çözümleyebilirdik. Konuyu, Akado-Sammaru kayıtlarındaki "Kuzey Rüzgarı ve Güney Rüzgarı"nı ; Sabi dininde "Kuzeye tapınma" ve "Güneye tapınma"yı yerlerine oturtabilir ; Kuran'ın "Kuzeyin adamları"nı , "Güneyin adamlarını" Cennetlik ve Cehennemlik diye ayırması arasındaki bağlantılarını kurabilirdik.
Bütün bunları iğneyle kuyu kazarcasına, sabırla ve ancak yeni bir yaklaşıma sahip olarak gerçekleştirilebilecek "yeni okuma tarzıyla" yapmaya çalışıyoruz. Burada, herhangi bir mezhebi, müminlerini "suyla arındığı" için olumlama veya "suyla arınmayı günah gördüğü" için olumsuzlama konumunda değiliz. Çünkü aslında bu arınma biçimlerinin, takipçisi olduğumuz toplulukların özel bir tercihi olmadığını; bundan ötürü onları ve kendimizi suçlayamayacağımızı biliyoruz.
Sunni İslam tarafından, ateş aracılığıyla arınma türünü uygulayan ateş- güneş tapımcısı toplulukların devamı olan bazı Ortodoks, Şia, Alevi, Bektaşi topluluklara karşı sürdürülen 'yıkanmama' eleştirilerinin de kaynağı buydu. Buradaki "yıkanmama" fiziki bir temizlik konusu değil; dinsel arınma ile ilgiliydi. Dinsel arınmayı "ateş"le sağlayan topluluklar için su elbette ki karşıt bir arınma aracı idi ve onlar için "günah"tı. Bunu "ateşin suyla söndürülmesi"ni günah addeden bütün inanç guruplarında saptamamız mümkündür.
Sayın M. İlmiye Çığ, su'yla veya ateş'le arınmanın dinsel karakterini ve kaynaklarını yeterince göremediği için, bir dinsel edim öncesi " ellerin suyla yuvulması", "arınmış ellerle tanrıya dua" gibi motifsel kavramlardan yola çıkarak, "Sümerlilerin çok temiz oldukları" gibi, konuyu fiziksel temizlik, fiziksel kirlilik alanlarında ele almıştır. Sunni İslamın , Alevi, Yezidi inancının erken ateş tapınımcı özelliğinden yola çıkarak ".... yıkanmazlar" türündeki temeli, bozulmuş arınma biçimlerine dayanan bir eleştirisine karşı, derhal savunmaya geçerek, bunun "Alevilere bir iftira" olduğu düzeyinde bir savunma, Alevilik-Bektaşilik inancının erken kökenlerini tanımayı da engelleyecektir.
Bu tür inceleme alanlarınının erken kökenlerine ait kaynak yazıları biz, TvT sayfalarında yayınlamış durumdayız. Oralarda görmüştük ki, eski Mezopotamya topluluklarının ateş-güneş tapınmacısı olanların temel arınma aracı ateşti ve ateş kült temsilcisi dini erkânın bir bölümünün eline, ayağına, özellikle "su değmemesi" gerekiyordu. Dolayısıyla "...yıkanmama" eleştirisi böyle bir arka plana dayanıyordu.
Eski Mezopotamya topluluklarının totem ağaç-bitkilerine bağlı olarak, Adapa anlatımında da, vücüdunun "zeytin yağıyla arındırılması" işlemini görmüştük. Kutsal Zeytin yağı ve Barış sebolü Zeytin motifleri, bir dizi farklı uygulama olarak , Hıristiyanlık ve İslamda kendine yer bulmuştur. İslami orucun "zeytinle açılması", hiç de zeytin'in ürünsel özelliğine bağlı değildir. Hıristiyanlıktaki "kutsal zeytinyağı", hem vaftiz aracı olarak kullanılmakta ( Şili diktatörü Pinoşe de "ölmeden önce", "başını", zeytin yağ ile arındırmıştı) ; hem de "barış sembolü" olmaya devam etmektedir. Edirne pehlivanlarının yağlanması geleneğininin kaynaklarını da, başka bir alanda değil, bu noktada aramak yararlı olacaktır. Tıpkı, Adem ve Havva'nın "ayıp yerlerini" örten yaprakların, farklı anlatımlarda, özellikle farklı bitki yaprakları ile örtme edimlerinin kaynaklarının da eski toplumdaki "bitki-meyve" totemlere bağlı olması gibi... **
Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-3 27.2.2008
Herhangi bir dini metinin veya kavramın analizine ilişkin olarak nasıl bir yöntem kullanıldığımızı ,genel hatlarıyla daha yakından tanımakta yarar var. Belki böylece bazı noktalarda ortak dil oluşturma işinde ilerleyebilir ve belki gereksiz çekince veya ithamlardan uzak durabiliriz.
Örneğin, Musahiplik bağıntısında kullandığımız bir bölümde, anımsayacağımız gibi, "Münafık", "Merdut" ve "Yezid"e ilişkin tanımlamalar bağıntısında, Şeyh Sâfî ve Şeyh Sadreddin arasındaki konuşmaya ilişkin bir bölüm şöyleydi:
"....'Münafık' odur ki bu dâire-i ayn-ı cem derûnunda olan sırları ifşâ edip ara yerde söz gezdirir. 'Münafık' diye ona derler.
'Merdut' odur ki evvelâ 'haktır' diye ikrar eder, badehu ikrarına sahib-i kadem olmaz, ikrarından döner, 'merdut' diye ona derler.
'Yezid' odur ki hiçbir nesneden haberi yoktur, 'Yezid' diye ona derler..."
Burada kullanılan kavramları tek başlarına ele aldığımızda, elbette kavramlara ait olarak bazı gerekçelendirmelere sahip olabiliyoruz. Fakat yine de sadece Bektaşi edebiyatına ait belgeler üzerinden bunları tam olarak tanımak olanaklı değildir.
Şimdilik dikkatimizi "Yezid" tanımlaması noktasıyla sınırlayalım.
Buradaki "Yezid" tanımında, Yezid olanın neden ötürü, "nesne"den haberli olmayan birisi olarak tanımladığını anlayamayız. Daha doğrusu "nesne"nin bir Yezid tanımlamasında referans olarak, tanımlayıcı olarak kullanılmasının yerini saptayamayız. Fakat yine de anlarız ki, "Nesne", Yezidin tanımlanmasında merkezi, hatta tek belirleyen olarak kullanılmaktadır.
"Nesne"ye yani "cisim"e, Bektaşi edebiyatında rastlamıştık.
Burada, "felsefi" çıkarımlar üzerinden "derin" yorumlarda bulunmak mümkün elbette. Fakat işin o bölümünü, hiç olmazsa şimdilik geriye atalım. Kavramları, onlar henüz felsefi evrim ve içerik yoğunlaşması geçirmeden önceki erken, çıplak anlamlarına doğru bir yolculuk içinde tanıyalım.
O zaman göreceğiz ki, bu tanımlamada kullanılan "Yezid"in belirleyici unsuru olarak yansıtılan "nesneyi tanımama" özelliği, bilgisizlikle ilgili değil ; onu "reddetme" anlamındaki bir "tanımama" idi. Ve doğrudan doğruya, Avesta'da da durmadan sözü edilen "maddi dünya" ve "ruhani dünya" ikilemindeki "maddi, cismani dünya"nın farklı bir ifade edilişin farklı bir biçimi olarak karşımıza çıkmaktaydı.
"Nesneyi tanımama" vurgusundaki "redçilik" ise, bizi doğrudan doğruya, "Adem'e secde etmeyi red eden Şeytan" motifine ulaştırır. İncelemeler içinde görmüştük ki, Kuran'ın tanrısı, Adem'i yarattıktan sonra, Melek, Cin, Şeytan gurubunun "Adem'e secde etmesini" istediği bir ritüel düzenlediğinde, bu ritüelde Adem, bir takım varlıklara, nesne'lere, varlık'lara "ad vermiş", onları adı ile çağırmış, onlar da artık bu ad'lar ile anılmışlardı. Bu anlatım tarzı, dinsel yazında "cismani, nesnel dünya"nın "yaratılış" anına ilişkindi. Bu ritüelde, İslami anlatıma göre, Şeytan dışındaki öteki melekler ve-ya cinler bu "nesnelere" Adem'in verdiği "ad"ları yani "tanımlayıcı kavramları" tanımış; yani "ittifakın bir tarafı" olmuşlar ve bu anlamda da "Adem'e secde etmişler"di. Bu ittifakı tanımayan ve bu anlamda "nesnelere verilen adları", dolayısıyla nesne'leri "tanımayan"- tanımayı kabul etmeyen sadece Şeytan'dı. O , Adem'e tapınmayı reddettiği gibi ; "mahlukat"ı, "beşer"i de tanımayı reddetmişti. "Beşer", genel olarak "insanlık" değil, bir dizi "insanlık" tanımlarından sadece birisi idi.
"Mahlukat" ise, her türlü "hayvan", "kuş" ve "sürüngen" değil, onların sadece somut bir bölümü idi ve bu yüzden de Eski Ahit, "Yaratılış" ritüelini aktarırken daima, "deniz canavarları", "Yeryüzü hayvanları", "Gökte uçan kuşlar" gibi niteleyici ifadeler kullanmaktaydı. Bunların çok somut totem hayvanların ifade edilmesi olduğunu artık biliyoruz. Bu ifadelere dikkatle baktığımızda, orada "Gökte uçmayan kuşlar" gibi bir kategori olduğunu görürüz. Bu ifade nedensiz değildi ve bu yüzden, "Gökte uçmayan kuş"lar kategorisindeki "Horoz-tavuk-civciv", "Tavus kuşu, Hindi" gibi totem sahibi topluluklar, Eski Ahit'in aktardığı "Adem" cinsini ve Adem topluluğuyla yapılan ittifakı tanımamışlardı. Sabii'lik'te "horoz" tapınımı ; Suryanilikte, Yezidilikte "tavus kuşu, Horoz, Hindi"nin merkezi roller üstlenmesi, bizi, Bektaşi tanımındaki bu somut "Yezid"in kimliğine doğru yöneltmektedir.
Tam da bu nedenle, Eski Ahit'in ve Kuran'ın tanrıları, Avesta'da tanımlanan "Kara kış" türü ; Yeni Ahit'te tanımlanan "Veba, Yangın, Afet" türü ritüellerin eşdeğeri ve fakat farklı bir biçimi olan "sel Tufanı"nda, sadece "İnsan" değil, "yerdeki hayvanların ve gökte uçan kuşlar" da, bu tanrısal "yok edişin" özel hedefi haline gelebiliyordu. Tufan anlatımlarında bu noktayı ele almıştık zaten. Fakat, "İslam eleştirmeni" yazarlarımız Tufan'ların bir insan kurban ritüeli; bu anlamda iman tazeleme, ittifak yineleme ritüelleri olduğunu fark edemedikleri için, ne Avesta'nın "Kış- Kıyamet"ini ; ne İncillerin "Apokalips"ini, ne Hitit "Veba salgınları"nı, ne Eski Ahit'in " Arı ve sinek saldırılarını", birer Tufan, "kıyamet" ve "yeniden var oluş" türü olarak saptayabilirler ve ne de Tanrının Musevi ve İslami anlatımdaki Tufan'da "insan"ın yanısıra , "hayvan ve kuşları" da neden "cezalandırmış" olduğunu! Dolayısıyla bu ayinlere katılım, bir "tanıma ve tanınma" edimiydi aynı zamanda. Böylece anlarız ki, "nesneyi" ve muhtemelen "insan"lıkın bir biçimi olan "beşeri" tanımayan bu "Yezid", Tufan'ın da bir tarafı değildi. Böylece anlarız ki, Yeni Ahit-İncillerde eğer bildiğimiz "Tufan" anlatımı fazla önemsenmemiş, yerine "Apokalips" konulmuş ise nedeni bu olmalıdır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Apokalips)
Aynı biçimde, alıntımızda ifade edilen "Yezid"in "nesne"yi "tanımaması" ile "beşerin Adem'ini" de tanımayışı paralelliği açıktı. Bunu, eski yaratılış anlatımlarında "tek bir Adem" kurgusu bulunduğunu varsayan yorumlarla kavrayamayız. Oysa, Sabilikle ilgili aktardımız yazılarda görmüştük ki, onlar hiç de Eski Ahit ve-ya Kuran'ın aktardığı bir Adem tanımına sahip değillerdi:
"Bir de ileri sürerler ki, Adem de, insanlardan herhangi bir kimse gibi bir erkek ve dişiden (doğmuştur). Bununla birlikte Adem'e büyük saygı gösterirler. Ve derler ki, o, Ay (Kültü) peygamberiydi. Ve Ay tapımına çağırmıştı (insanları). Onun toprak işlemeye (tarımcılığa) ilişkin birtakım kitapları vardır. Yine Sabiller derler ki, Nuh da bir Çiftçiydi (feIlah)..."
Bu noktayı giderek daha ayrıntılı bir temelde açıklayacağız ve dini yazında, "su"dan, "ağaç"tan, "çamur"dan, "ol sözü"nden, "gök"ten, "yer"den yaratılmış Adem'in, "Oğul"un, bir ve tek bir varlığa; aynı toplum birimlere ilişkin olmadığını daha ayrıntılı olarak göreceğiz. Buradaki zorluğumuz , şimdiki Türkçe dağarcığımızda "İnsan" dışında "İnsan" kavramını karşılayan kelimelerin giderek kaybolmuş olmasıdır.Eski Mezopotamya toplulukları için İnsan-Nisa, sadece Nisan bayramını kutlayan toplulukların "insan"ını tanımlıyordu.
Demek ki, Sabiiliğin Adem'i farklıydı ve hiç olmazsa köken itibariyle onlar kendilerini, Musevi ve Muhammedilerin tanrılarının Adem'ine dayandırmıyorlardı. Çünkü onların Adem'i, İnsan'ı, Hıristiyan İncillerinde ifade edilen, diğer cins bir 'insan-Adem'e, "Gökten yaratılmış İnsan"a dayanıyordu. Bu bakımdan da, "Ruhsal dünyanın" ürünü olarak "Maddesel dünya"nın "nesne"lerini hem bilemez ve hem de "tanımaz"dı. "Gök" tapımcılığı jargonunun "Ateş, Ruh, Uçuculuk, Nur, Nar, Har" gibi kavramlar merkezinde devam etmiş olduğunu görmüştük. Suryani kilisesi tarafından kullanılan "Gabriel oğulları" ve "Yusuf oğulları-İnsangiller" gibi ayrımlar bu temelde anlam bulurlar. Gerçi İslam, süreç içinde karmaşıklaşmış bu temel dizgeyi yeniden biçimlendirirken, ordan-burdan çok devşirmecilik yaparak da ortaya koymuş; Kurandaki tanrı kelamlarını Muhammed'e Cebrail, Cibril aracılığıyla taşıtmıştır ama, bu Cebrail-Cibril, aslında, İslam'ın anlayışına göre Şeytan'ın bizzat kendisiydi. Akado-Sammaru kayıtlarında, Gibil olarak, muhtemelen sonraki Habil, Kabel olarak karşılaştığımız bu varlık, bir toplum birimin tanrısı, Tanrısalı; fakat karşıt toplumun da düpedüz Şeytan'ı idi. Suryani kilisesinin kullandığı kavramsal ayrımlarda "Gabriel oğulları" ve "Yusuf oğulları" Habil-Kabil ; "Tanrı oğulları- İnsan oğulları", "Yer ve Gök" , "Ruh ve Madde" ayrımının bir öteki biçimidir ve kendileri de, muhtemelen bu ayrımda, "Gabriel oğulları" safında; yani "Ruhani varlıklar" safında yer alıyorlardı. Dolayısıyla da yine muhtemelen "nesne" bilmeyen, "nesneyi, maddeyi" tanımayanlar kısımındaydılar. Zaten dini üstünlük bakımından Süryani topluluğunun otoritesi açıktır. İsa'yı var eden asıl çizginin de buradan geldiği, "Nasuralı İsa"yı, daha doğar doğmaz yıldız falı yoluyla keşfedenlerin de onlar olmasından belli oluyor.
Avesta, daha doğru bir tanımlama ile, bize ulaşmış biçimiyle tanıdığımız Avesta, daha sonra göreceğimiz gibi, birbirine zıt kılınmış alt toplum birimlerin giderek aralarındaki zıtlık izlerinin silinmeye başladığı dönemin bir anlatım biçimidir ve bu nedenle çok eski kaynakların görece yeni bir yazılımıdır. Bunu, "insan cesedinin defin biçimleri"ne baktığımızda görürüz. Eski Mezopotamya topluluklarında defin işlemi, "toprağa gömme"; "yakma" , "dakma'lara koyma" ; "arazide kurumaya ve ite-kuşa yedirmeye bırakma" vb. tarzında birbirinden çok farklı olan ve birisi diğerini temelde dışlayan halde ele alnıp uygulanıyordu. Onlarda "defin biçimleri"nden birisi ya "günah" addediliyor, ya da öneriliyordu. Bu bakımdan Avesta "saf" bir dini metin olarak bize ulaşmış olsa, bunlardan sadece bir metot önerilmek ve ötekiler reddedilmek zorundaydı. Oysa orada farklı biçimler, çelişmeli tarzda kabul ediliyordu. Defin işlemindeki bu tür "çelişmeli" sözleri sıralayıp, Avesta'nın bir "masal" olduğunu anlatmayı Erdoğan Aydın tarzında "din eleştirisi" yazanlar yapsınlar. Biz ise orada, gerçek, eski ve farklı ön toplum birimlerin farklı ölüm ve cenaze kültünün ayrıntılarını görürüz ve onların günümüzde yaşayan kalıntılarını takip edebiliriz. MÖ. 3. binli yıllarda, ölüm ve cenaze kültü, ilgili toplulukların kurban sunum biçimlerine bağlı olarak, kesin çizgiler halinde şekillenmiş olmalıydı.
Bununla birlikte, Avesta yine de, ana çizgi bakımından "maddi dünya ve manevi dünya" halindeki ikili ayrım üzerine oturmaktaydı. Bize ulaşan Avesta'nın "Ahura Mazda"sı, daima "Maddi dünyanın Yaratıcısı" olarak tanımlanır; Zarahuştra ne zaman Ahura Mazda'nın adını anmak istese, ona, "Ey maddi dünyanın yaratıcısı" diye hitap eder:
"Ey Maddi Dünyanın Yaratıcısı, Sen, Kutsal Biri!
Mazda (şöyle) cevapladı:
" ... Ey Kutsal Zarathuştra!"
Burada anlarız ki, karşımızdaki tanrı, sadece "maddi dünya"nın yaratıcısıdır; Avesta'daki Ahura Mazda'mız "ruhani dünya"yı, "yaratmamış"tır. Oysa biliyoruz ki, ister "tanrı dünyası" ve "insan dünyası" haliyle olsun; ister "Adem ve Şeytan" haliyle veya "İnsanoğlu topluluğu" ve "Cin-Şeytan topluluğu" haliyle ifade edilmiş olsun, eski Mezopotamya topluluklarının ikili, düalist bir "dünya'lar" kavrayışı bulunuyordu ve bu bazan "Ruh dünyası ve cismani dünya" veya "Gök ve Yer" haliyle ifade ediliyordu:
" Ey Maddi Dünyanın Yaratıcısı, Sen, Kutsal Biri!
Orada (göksel) efendi (Ahura) ve (yersel) hükümdar kimdir?
Ahura Mazda (şöyle) cevapladı: 'Urvatad-nara, Ey Zarathuştra!
Ve sen kendinsin Zarathuştra!'..."
Doğal olarak burada artık "Yer ve Gök", "Ruhani ve Cismani" yapının sentezleşme sürecinin ileri bir aşamasında bulunuyoruz. "Kıyamet"ler aracılığıyla, ya "Dünya'dan yaratılmış olan İnsan-tanrı",ya da "Gök'ten yaratılmış İnsan-tanrı" dönemsel olarak "Yer ve Gök"ün tamamının yönetimini eline geçiriyordu. Dinsel yazının bütün "Yer ve Gök" edebiyatının temeli buydu.
"Ruh"un cismani özellik kazanması, yani sentezleşme sürecini, aynı zamanda Bektaşi edebiyatında "kamil insan" oluşma süreci olarak da görürüyoruz. Buna göre, en azından Bektaşiliğin bir kolu için, kendini merkeze koyan bir "insan"ın oluşum süreci , "Ruhani" varlıktan (yani "nesne"yi tanımayandan) "nesne" haline dönüşüm süreci şöyleydi:
"Orada önce madene (?!) uğrar.
Madenden murad mercandır.
Sonra nebata uğrar.
Nebattan murad hurmadır.
Sonra hayvana uğrar ki hayvandan murad at'tır.
Attan insana gelir ve ahsen-i takvim ile mükerrem olur."
Bu aktarım tarzı, bunu böyle aktaran Bektaşilik kolunun, tarihteki ön biçimlerinin "mercan", "hurma", "at" totem topluluklarından dönüşüm sürecinin anlatımından başka bir şey değildi.
İnsanbilim kuralları yoluyla ulaştığımız genellemeler ışığında, bu anlatım tarzı, bize aynı zamanda "hayvan-bitki totem" döneminin "en eski döneme" ait olduğu yolundaki boş yargıların da yıkılmasının ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. |