left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Safa Kaçmaz arrow DİN VE MEZHEPLERDE SUREKLİLİĞİNİN İZLENMESİ
Tuesday, 22 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
DİN VE MEZHEPLERDE SUREKLİLİĞİNİN İZLENMESİ Yazdır E-posta
Yazar Safa KAÇMAZ   
Friday, 03 October 2008

"Yaratılış" anlatımlarının temel kavramlarını tanımak ve bu anlatım
tarzlarını eski Mezopotamya tarihine oturtarak anlayabilmek çok
önemli... Aşağıdaki yazılar daha önce yayınlanmıştı ama,  yeniden
anımsatmamın  anlayışla karşılanacağını  umarım.

Bu arada, bu yazıların birinde, kısmen Cebrail/Cibril konusunda da
değinilmektedir.

Selamlar,saygılar..
***


Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-1


Eski toplumu ve onun bir parçası olarak dinleri ele alırken, dinler
üstü ve etnisite üstü kalmaya özen göstermek zorundayız.  Çünkü
Hıristiyanlık cephesinde durarak, İslama karşı çıkmak "dine karşı"
çıkmak olmayacağı gibi, farklı mezhepler yanında durarak Sunni İslamın
eleştirisi de, "din eleştirisi" olmuş olmaz.


Diyelim ki,  insanbilim alanında çalışırken, tarihte, eski Türk
toplulukların bir bölümünde, babanın mirascı olan en küçük oğlunun,
babanın karılarını da, yani bugünkü kavramlarımızla "analarını" da,
miras olarak karılığa aldığını açıklamak gibi bir yükümümüz var. Bunu,
bugünkü moral değerleri bakımından "teşhir" amacıyla yapmıyoruz;  bu,
bilimsel objektiflik gereğidir. Çünkü ancak böylece eski toplumun,
örgütlenme ve miras ilişkisinin temel mantığını ve gerekçelerini açığa
çıkarabiliriz.



Bu özellikteki  bir çalışmayı yürütürken, eski toplumun bugünkü
toplumlara etkilerini ve ara bağlantılarını ortaya koymaz isek, sadece
genel, "etliye ve sütlüye dokunmayan"  türde çalışmalar  ortaya çıkar.
Oysa biz, ancak,  "etliye de, sütlüye de dokunan" çalışmalar
yapabildiğimiz oranda, eski ve modern toplumun bazı yargıları ve
uygulamaları ve onların kaynakları hakkında yeni yorumlara
ulaşabilmenin yollarını açabiliriz.

Diyelim ki, Avrupa ülkelerinde Koyun-kuzu tüketimi zayıflığını,
sadece, "koyun etinin yağlı olması" gibi bir gerekçeyle açıklamayı,
Çetin Altan gibi insanlar  yapsın. Avrupa hayranlığı, Avrupalıların
her davranışında "bilimselcilik" aramak gibi yansıtılmıştır . Oysa
Fıransız veya İtalyan şarapcılığı ; Alman biracılığı, Rus votkacılığı
sadece coğrafi koşullarla açıklanamayacağı gibi, Avrupa'da kuzu-koyun
tüketim zayıflığı da, koyun etinin yağlı olmasıyla açıklanamaz. Çünkü
domuz'un çok daha yağlı olduğunu biliyoruz ve domuz eti tüketimi bütün
bu ülkelerde  bir numaradır. Demek ki, konumuz, basitçe "yağlı et"
konusu değildi ve burada, İsa'ya  "Kuzu İsa" diyerek tapınmanın etki
ve rolünü araştırmak, hiç de insanları "rencide etmek"  amaçlı
olmayacaktır.



Hiristiyan dünyada yaygın şarap içimi de, diyelim ki, Fransızların
sihhatlerinin kadrini bilmeleriyle açıklanamaz. Çünkü  çalışmalarımız
boyunca gördük ki, "Tufan"dan sonra, Eski Ahit'in  Nuh'u, anlatıma
göre, etrafın "çamur" falan olmasına  hiç aldırmadan, "gemi"den çıkar
çıkmaz üzüm yetiştirmiş, o üzümden şarap üretmiş, sonra da bu şaraptan
iyice içip, sarhoş olmuş ve  çadırında çırıl çıplak yatmıştı, falan.
İncelemeler içinde görüyoruz ki, "üzüm salkımı" kutsaması, günümüzde
bile Suryani kilisesinde ayinsel olarak gerçekleştirilmekte;
Artemis'in "memeleri" doğrudan doğruya bu üzüm taneleri olarak
bulunmakta, Alevi edebiyatında  "bir üzüm tanesinin kırk'lar arasında
paylaştırılması" motifi işlenmekte; Babil, "asma bahçeleriyle" meşhur
olmakta; "şarap" Hıristiyan kutsamalarının iki temel aracından biri
olarak kullanılmaktadır. İsa'cı Yeni Ahit'te, "üzüm asması" özel
vurgularla yer almaktadır ve bütün bunlar arasında kurulması
kaçınılmaz olan bağlantıyı açıklığa kavuşturmak gereklidir. Burada
bize düşen, bu bağlantıları kurarak bir toplumsal ve dini tarih
oluşturmak ve konumuzun içine, dinsel anlatımlara, farklı bir bakışla
yeniden girebilmektir.



Avesta'da yazılı olan dine inançlı bazı eski toplulukların "Köpek"
totemiyle olan ilişki biçimlerini ele alınırken, bu hayvan şimdi pek
makbul  sayılmıyor diye,  konu ele alınmaktan çekinilirse, o zaman,
Muhammed"in dininin "kadın, eşek, köpek" bağıntısı doğru kurulamaz ve
eski hayvan totem tapınımın  sonraki kalıntıları izlenemez. Bazı
toplulukların, günümüzdeki köpek düşkünlüğünün tarihsel nedenlerini de
doğru tanımlayamadığımız  gibi, Yezidi topraklarında,  ailelerin veya
insanların köpek beslemesini bir yana bırakalım, köpek görmekten,
köpeğe dokunmaktan çekinen tutumlarının "cehalet" dışındaki
"gerekçe"leri de açıklanamaz. "Cehalet"  gerekçesi ise, aslında sağlam
tarihsel ve toplumsal gerekçeler açıklayamamanın bir örtüsüdür.



Bunlar, insanları tedirgin edecek konular olmakla birlikte, eğer bir
takım uydurmalarla "durumu izah etmek" yoluna gitmeyeceksek, ele almak
zorunda olduğumuz noktalardır ve teşhir amaçlı, teşhir hedefli
değilidir. Tamamen bilimsel, kaynakları bütün çıplaklığıyla ortaya
koyan bir çalışmanın parçalarıdır.

Eski Ahit'e göre, "Adem  ve Havva'nın  yaratılışı" sırasında, Tanrının
bir  "ağacı" ve "bu ağacın ürününü" onlara yemeyi yasakladığını
biliyoruz. Yazar veya düşünürlerin en ateist olanları bile, bu
anlatımda, en fazla, tarihteki  "yasak" bilincini, "bazı yiyecek
yasakları"nı saptamanın ötesine geçememişlerdir. Bu son derece
yüzeysel bir yaklaşımdı ve Eski Ahit'te yazılı olanların doğru
"okunamamasına" bağlıydı.

Çünkü  Eski Ahit'in kendi sözleri, sadece "yasak ağaç"tan değil,
"yenilmesi bilgelik kazandıran ağaç"tan bahsediyordu. "Ürün-meyve"
ise, sadece bilinen "meyve"ler anlamıyla değildi; "hayvan ve kadın
rahminin ürünü" olan "çocukları" da kapsıyordu. Bu anlatımda,
başlangıçta "Gözü kapalı"  olan Adem ve Havva , "meyveyi yer yemez" ,
bilgelik kazanmış olmaları anlamında "gözleri açılıyor"du.

Dinsel anlatımda bu tür noktaları saptadığımız anda, Eski Ahit'in,
daha önce anlaşılan anlamları birden bire ve temelden değişir. "Gözün
açılması" bilgelik kazanma kavramına  bağlanır; Göz kapalılığı ise
"cehalet"le eşleşir.  Böyle bir durumda ise, Eski Ahit'te, "madem
Adem'in ve Havva'nın gözü kapalıydı, o zaman 'meyveyi', görmeyen
gözleriyle  nasıl  buldular?", "Tanrı onlara yasak Ağacı nasıl tarif
etti?" gibi sorular anlamını bütünüyle yitirir. Bu tür sorular,
Erdoğan Aydın gibi yazarlarımızın  kitap sayfalarında kalır. Dinsel
yazına "hurafe", "masal"  diye, çok genel bir değerlendirmede bulunan
düşün adamlarımızın, bu iddialarının, aslında onların, dinsel
metinleri "okuma"yı bilmemelerine bağlı olduğu açığa çıkar. Eski
Ahit'in bozulmuş anlatımı ardında, binlerce yıl önceki ayinlerin,
"cehalet"ten "bilgeliğe" geçiş ritüelinin; bu ritüeldeki cocuk
yamyamlığının görüntüsü belirginleşmeye başlar.


Böylece  Akado-sammaru yazınında hep karşımıza çıkan  ve "İgigi" ve
"Annunaki" gibi iki temel tanrısal kavramın anlamları da açıklık
kazanacaktır...



O zaman ilginç biçimde görürüz ki, "İgigi"  cahil, ve kabasaba
anlamıyla ve literer olarak  "Kara göz" , "gözü kapalı",  yani "cahil"
kişinin  bir anlatım türü olarak  kullanılıyor olmalıydı. Eski
kayıtlarda, bu arada Kuran'da da kullanılan "cehalet"  kavramı da, bu
nedenle "gözü kapalılık" anlamında  olmuş olmalıydı.


Eski Ahit'in anlatımı, bizi eski İgigi, Gözü kara, kara Gözlü, cahil ,
"görmeyen" anlamıyla buluştururken, oradaki ritüelin kafamızda tam
şekillenişini de ,bize Bektaşi "geçiş ayinleri" sağlamaktadır.  Çünkü
"cahillikten bilgeliğe", bilgisiz bir insandan Tanrısallığa, Tanrılığa
geçiş olarak yaşanmış olması gereken  eski geçiş ritüellerinin nasıl
olabileceğini, en canlı haliyle bize, Bektaşi geçiş ayinleri
vermektedir. Muhtemelen epey bozulmuş bir halde... Ama yine de,
"bilgelik", "cehalet", "göz bağlama", "göz açma", "çıplak iken
giyinme" gibi motiflerin geçtiği bu ayinleri artık tanıyoruz. Bunlar
bizi Mezopotamya'nın 5000 yıl kadar önceki tarihiyle buluşturabildiği
gibi, Bektaşiliğin kaynaklarının da bu çok eski tarihte aranması
gerektiği bilincine ulaştırır.


"Museviliğin ilk tek tanrılı din" olduğu çok yaygın ve hatalı
doğmalardan birisidir ve bunun  da yıkılması gerekiyor. Bu Museviliğe
karşı özel bir düşmanlık taşımaktan ötürü değildir. Bu konuların
açıklanması çabası içinde de göreceğiz ki, Bektaşilik, "pençe"
edebiyatıyla, "bilim" ile olan ilişkisi bakımından, örgütleyici bir
kast özelliğiyle,  en eski kült kaynaklarına bağlanır..

**
Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-2
28.2.2008

Bektaşi-Alevilik  inanç alanı içinde durarak  yapılmış bir

"Sunni İslam eleştirisi" de, tam anlamıyla bir "din eleştirisi" olmuş
olmaz. Alevi-Bektaşi inancı argümanlarıyla bir "İslam eleştirisi"nde,
birçok doğru husus dile getirilmiş olsa bile, burada, henüz genel
olarak  bütün "dinlere karşı" bir eleştiri noktasında durmuş olmayız.
Bu, çok açık bir nokta olmalıdır.



"Musahiplik" konusunun ön kaynaklarının araştırılmasında olduğu gibi,
ateş-güneş kült topluluklarına yönelik "yıkanmama" eleştirisinde de,
dayanılması ve yorumlanması gereken kaynaklar, erken dönemlerdeki
ritüel tanımlamalarıdır. Bunların dinsel yazındaki yansıma
biçimleridir. Bu noktada ,"Aleviliğin kökenleri..." falan diye
yayınlanmış kitaplar, özellikle de "...Hazreti Ali..." diye
başlayanlar
beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor ve onları çok zorunlu kalmadıkça okuma
ihtiyacı da duymuyorum. Hiristiyanlığın, İslamın, onların
mezheplerinin kökenlerinin açığa çıkarılması çalışmasında,  farklı
dinlerin günümüzdeki uygulama veya davranışları, her zaman için,
sağlam veriler barındıramaz. Çünkü eski dinlerin bugünkü uygulamaları
zaten oldukça dönüşmüş durumdadır.



Diyelim ki,  dinsel özelliğiyle "su" ile arınma konusu...



Burada, İsacı bazı ön toplulukların, Ürdün Nehri Vaftizcisi Yahya
üzerinden gelen inanç ve uygulamalar yoluyla şimdiki Hıristiyanlık ve
Yeni Ahit içinde kendilerine yer bulmuş olduklarını görmüştük. Fakat
eski ateş tapımcısı ön topluluklar arasında  "ateşle vaftiz"  o kadar
güçlü idi ki, Bu toplulukla rın temsilcileri, İncillerde, bizzat
Yahya'ya, İsa'nın bundan sonra imanlıları "ateşle vaftiz etmeye gelen"
olduğunu söyletmişlerdir. Anlıyoruz ki, "ateş ve su" vaftiz türü, eski
ateş ve su-nehir, "tatlı su" tapınması, yani kurbanların ateşte
yakılması ve nehirlere atılması biçimli davranışların bir devamı idi.
Hıristiyanlık içinde toplanan sentez toplum birimlerde bu bakımdan,
hem "ateşle arına" ve hem de su ile arınma"   yan yana, bazan bir
bazan öteki öne çıkarak yer alıyor; iç içe geçiyordu. Bu nedenle Su
vaftizcisi Yahya'ya, "sonra gelecek olan"  İsa'nın imanlıları
arıdırmak için "ateş vaftizini"  kullanacağı söyletilmişti ve  yine
aynı nedenle  de İsa, "sen sonraki vaftiz biçimini anlatmayı  bırak,
şimdi 'kitapta yazılı olan' su vaftizini yerine getir"  anlamında
sözler ederek Yahya'nın Ürdün nehrindeki vaftizden geçmişti...



Bu tür sözlerin anlamı sadece, eski "ateş" ve "Su" tatlı su- tuzlu su
(? Nehir, Deniz...) kült toplulukları ve onların kurban sunum ve
kurban
hazırlık biçimlerini ayrıntılı olarak tanıyabildiğimiz ölçüde
anlaşılır özellik kazanabilir. Ve ancak böylece, dinsel edimler olarak
su, ateş, toprak ile abdest, su ile abdest; "cünüp abdesti" vb.
yoluyla 'temizlenmek' kavramları, fiziki bir temizlik konusu değil
fakat dinsel açıdan "arınma" kavramları olarak  belirginleşirler.
İslami abdestin ve o abdestle arındırılan organların erken
biçimlerinin  "sağ el", "sol el", "sağ kulak, sol kulak", ayaklar,
burun vb. olarak erken ön biçimlerini Avesta'larda keşfetme olanağı da
böylece ortaya çıkarılabilir. "El, ayak, burun, kulak, yanak, baş,
göz" gibi eski adak ve "mühürlü" (damgalı) organların bu özelliklerini
tanımadan, onların "arındırılması" işleminin İslami abdestte
merkezileşmiş sembolik hale gelmiş yapısını kavrayamayacağımız gibi,
Eski Ahit'te, Tanrı(lar)ın  "her şeyi" yarattıktan sonra, ikinci bir
Yaratış seansında, özel olarak,  neden "yağmur" veya "Gök'ün
çiğleri"ni ; "yaban ot"larını yaratmış olduğunu; bunların neden "eksik
kalmış" olarak değerlendirildiğini de anlayamayız. Erdoğan Aydın gibi
yazarlarımız, dinlerin eski kaynakları ve anlatım tarzları hakkında
sağlam bir görüşe sahip olamadıkları ve dinlere eski toplumun
uydurmaları olarak yaklaştıkları için, "İslamiyet ve Bilim" adlı
gayri-
bilimsel kitaplarında " Rüzgar ve Yağmura İlişkin Kur'an'ın
Yaklaşımı" (s.193) gibi özel bir bölüm eklerler ve Tanrının "yağmur"u-
rahmeti var etmesinin "bilim dışılığı"  üzerine "masal" anlatmaya
devam ederler. Kuran'da aktarıldığı biçimiyle "Allah'ın özel olarak
"ölçülü yağmur" falan yaratması elbette, bilim dışı bir anlatımdır.
Fakat burada sorun başkadır: Allah'ın, özel olarak, neden "ölçülü bir
yağmur-rahmet" yağdırdığını; Hıristiyanlığın "serpmelik kan ve su
vaftizi"nin anlamını , biz ancak Hıristiyanlık içindeki önemini
tanıyarak çözümleyebilirdik. Konuyu, Akado-Sammaru kayıtlarındaki
"Kuzey Rüzgarı  ve Güney Rüzgarı"nı ; Sabi dininde "Kuzeye tapınma" ve
"Güneye tapınma"yı  yerlerine oturtabilir ; Kuran'ın "Kuzeyin
adamları"nı , "Güneyin adamlarını" Cennetlik ve Cehennemlik diye
ayırması arasındaki bağlantılarını kurabilirdik.



Bütün bunları iğneyle kuyu kazarcasına, sabırla ve  ancak yeni bir
yaklaşıma sahip olarak gerçekleştirilebilecek "yeni okuma tarzıyla"
yapmaya çalışıyoruz. Burada, herhangi bir mezhebi, müminlerini "suyla
arındığı" için olumlama veya "suyla arınmayı günah gördüğü" için
olumsuzlama konumunda değiliz. Çünkü aslında bu arınma biçimlerinin,
takipçisi olduğumuz toplulukların özel bir tercihi olmadığını; bundan
ötürü onları ve kendimizi suçlayamayacağımızı biliyoruz.



Sunni İslam tarafından, ateş aracılığıyla arınma türünü uygulayan
ateş-
güneş tapımcısı toplulukların devamı olan bazı Ortodoks, Şia, Alevi,
Bektaşi topluluklara karşı sürdürülen 'yıkanmama' eleştirilerinin de
kaynağı buydu. Buradaki "yıkanmama"  fiziki bir temizlik konusu değil;
dinsel arınma ile ilgiliydi. Dinsel arınmayı "ateş"le sağlayan
topluluklar için su elbette ki karşıt bir arınma aracı idi ve onlar
için "günah"tı. Bunu "ateşin suyla söndürülmesi"ni günah addeden bütün
inanç guruplarında saptamamız mümkündür.



Sayın M. İlmiye Çığ, su'yla veya ateş'le arınmanın dinsel karakterini
ve kaynaklarını yeterince göremediği için, bir dinsel edim öncesi "
ellerin suyla yuvulması", "arınmış ellerle tanrıya dua" gibi motifsel
kavramlardan yola çıkarak, "Sümerlilerin çok temiz oldukları" gibi,
konuyu fiziksel temizlik, fiziksel kirlilik alanlarında ele almıştır.
Sunni İslamın , Alevi, Yezidi inancının erken ateş tapınımcı
özelliğinden yola çıkarak ".... yıkanmazlar" türündeki temeli,
bozulmuş
arınma biçimlerine dayanan bir  eleştirisine karşı, derhal savunmaya
geçerek, bunun "Alevilere bir  iftira"  olduğu düzeyinde bir savunma,
Alevilik-Bektaşilik inancının erken kökenlerini tanımayı da
engelleyecektir.

Bu tür inceleme alanlarınının erken kökenlerine ait kaynak yazıları
biz,  TvT sayfalarında yayınlamış durumdayız. Oralarda görmüştük ki,
eski Mezopotamya topluluklarının ateş-güneş tapınmacısı olanların
temel arınma aracı ateşti ve ateş kült temsilcisi dini erkânın bir
bölümünün eline, ayağına, özellikle  "su değmemesi" gerekiyordu.
Dolayısıyla "...yıkanmama" eleştirisi böyle bir arka plana
dayanıyordu.



Eski Mezopotamya topluluklarının totem ağaç-bitkilerine bağlı olarak,
Adapa anlatımında da,  vücüdunun "zeytin yağıyla arındırılması"
işlemini görmüştük.  Kutsal Zeytin yağı ve Barış sebolü Zeytin
motifleri, bir dizi farklı uygulama olarak , Hıristiyanlık  ve İslamda
kendine yer bulmuştur. İslami orucun "zeytinle açılması", hiç de
zeytin'in ürünsel özelliğine bağlı değildir. Hıristiyanlıktaki "kutsal
zeytinyağı", hem vaftiz aracı olarak kullanılmakta (  Şili diktatörü
Pinoşe de "ölmeden önce", "başını", zeytin yağ ile arındırmıştı) ; hem
de "barış sembolü"  olmaya devam etmektedir.  Edirne pehlivanlarının
yağlanması geleneğininin kaynaklarını da, başka bir alanda değil, bu
noktada aramak yararlı olacaktır. Tıpkı, Adem ve Havva'nın  "ayıp
yerlerini" örten yaprakların, farklı anlatımlarda, özellikle farklı
bitki yaprakları ile örtme edimlerinin kaynaklarının da eski
toplumdaki "bitki-meyve" totemlere bağlı olması gibi...
**

Din ve Mezheplerde Sürekliliğin İzlenmesi-3
27.2.2008

Herhangi bir dini metinin veya kavramın analizine ilişkin olarak
nasıl bir yöntem kullanıldığımızı ,genel hatlarıyla daha yakından
tanımakta yarar var. Belki böylece bazı noktalarda ortak dil oluşturma
işinde ilerleyebilir ve belki  gereksiz çekince veya ithamlardan uzak
durabiliriz.



Örneğin,  Musahiplik bağıntısında kullandığımız bir bölümde,
anımsayacağımız gibi, "Münafık", "Merdut" ve "Yezid"e ilişkin
tanımlamalar bağıntısında, Şeyh Sâfî ve Şeyh Sadreddin arasındaki
konuşmaya ilişkin bir bölüm şöyleydi:



"....'Münafık' odur ki bu dâire-i ayn-ı cem derûnunda olan sırları
ifşâ
edip ara yerde söz gezdirir. 'Münafık' diye ona derler.

'Merdut' odur ki evvelâ 'haktır' diye ikrar eder, badehu ikrarına
sahib-i kadem olmaz, ikrarından döner, 'merdut' diye ona derler.

'Yezid' odur ki hiçbir nesneden haberi yoktur, 'Yezid' diye ona
derler..."



Burada kullanılan kavramları tek başlarına ele aldığımızda, elbette
kavramlara ait olarak bazı gerekçelendirmelere sahip olabiliyoruz.
Fakat yine de sadece Bektaşi edebiyatına ait belgeler üzerinden
bunları tam olarak tanımak olanaklı değildir.



Şimdilik dikkatimizi "Yezid" tanımlaması noktasıyla sınırlayalım.

Buradaki  "Yezid" tanımında, Yezid olanın neden ötürü, "nesne"den
haberli olmayan  birisi  olarak tanımladığını anlayamayız. Daha
doğrusu "nesne"nin bir Yezid tanımlamasında  referans olarak,
tanımlayıcı olarak kullanılmasının yerini saptayamayız.  Fakat yine de
anlarız ki, "Nesne", Yezidin tanımlanmasında merkezi, hatta tek
belirleyen olarak  kullanılmaktadır.



"Nesne"ye  yani "cisim"e, Bektaşi edebiyatında  rastlamıştık.

Burada, "felsefi" çıkarımlar üzerinden  "derin" yorumlarda bulunmak
mümkün elbette. Fakat işin o bölümünü, hiç olmazsa şimdilik geriye
atalım. Kavramları, onlar henüz  felsefi evrim ve içerik yoğunlaşması
geçirmeden önceki erken, çıplak anlamlarına doğru bir yolculuk içinde
tanıyalım.



O zaman göreceğiz ki, bu tanımlamada kullanılan "Yezid"in belirleyici
unsuru olarak yansıtılan "nesneyi tanımama" özelliği, bilgisizlikle
ilgili değil ; onu "reddetme" anlamındaki bir "tanımama" idi.  Ve
doğrudan doğruya, Avesta'da da durmadan sözü edilen "maddi dünya" ve
"ruhani dünya" ikilemindeki "maddi, cismani dünya"nın farklı bir ifade
edilişin  farklı bir  biçimi olarak karşımıza çıkmaktaydı.



"Nesneyi tanımama" vurgusundaki "redçilik"  ise, bizi doğrudan
doğruya, "Adem'e secde etmeyi red eden Şeytan" motifine ulaştırır.
İncelemeler içinde görmüştük ki, Kuran'ın tanrısı, Adem'i yarattıktan
sonra, Melek, Cin, Şeytan gurubunun "Adem'e secde etmesini" istediği
bir ritüel düzenlediğinde, bu ritüelde Adem, bir takım varlıklara,
nesne'lere, varlık'lara "ad vermiş", onları adı ile çağırmış, onlar da
artık bu ad'lar ile anılmışlardı. Bu anlatım tarzı, dinsel yazında
"cismani, nesnel dünya"nın "yaratılış" anına ilişkindi. Bu   ritüelde,
İslami anlatıma göre, Şeytan dışındaki  öteki melekler ve-ya cinler bu
"nesnelere"  Adem'in verdiği "ad"ları yani "tanımlayıcı kavramları"
tanımış; yani "ittifakın bir tarafı" olmuşlar  ve bu anlamda da
"Adem'e secde etmişler"di. Bu ittifakı tanımayan ve bu anlamda
"nesnelere verilen adları", dolayısıyla nesne'leri  "tanımayan"-
tanımayı kabul etmeyen  sadece  Şeytan'dı. O , Adem'e tapınmayı
reddettiği gibi ; "mahlukat"ı,  "beşer"i de tanımayı reddetmişti.
"Beşer",  genel olarak "insanlık" değil, bir dizi "insanlık"
tanımlarından  sadece birisi  idi.

"Mahlukat" ise, her türlü "hayvan", "kuş" ve "sürüngen" değil, onların
sadece somut bir bölümü idi ve bu yüzden de Eski Ahit, "Yaratılış"
ritüelini aktarırken daima, "deniz canavarları", "Yeryüzü hayvanları",
"Gökte uçan kuşlar" gibi niteleyici ifadeler kullanmaktaydı. Bunların
çok somut  totem hayvanların ifade edilmesi olduğunu artık biliyoruz.
Bu ifadelere dikkatle baktığımızda, orada "Gökte  uçmayan kuşlar" gibi
bir kategori olduğunu görürüz. Bu ifade nedensiz değildi ve bu yüzden,
"Gökte uçmayan kuş"lar kategorisindeki "Horoz-tavuk-civciv", "Tavus
kuşu, Hindi" gibi totem sahibi topluluklar, Eski Ahit'in aktardığı
"Adem" cinsini ve Adem topluluğuyla yapılan ittifakı  tanımamışlardı.
Sabii'lik'te "horoz" tapınımı ;  Suryanilikte, Yezidilikte  "tavus
kuşu, Horoz, Hindi"nin merkezi roller üstlenmesi, bizi, Bektaşi
tanımındaki  bu  somut "Yezid"in kimliğine doğru yöneltmektedir.



Tam da bu nedenle, Eski Ahit'in ve Kuran'ın tanrıları, Avesta'da
tanımlanan "Kara kış" türü ; Yeni Ahit'te tanımlanan "Veba, Yangın,
Afet" türü ritüellerin eşdeğeri ve fakat farklı bir biçimi olan "sel
Tufanı"nda, sadece "İnsan"  değil, "yerdeki hayvanların ve gökte uçan
kuşlar" da, bu tanrısal "yok edişin" özel hedefi haline gelebiliyordu.
Tufan anlatımlarında bu noktayı ele almıştık zaten. Fakat, "İslam
eleştirmeni" yazarlarımız  Tufan'ların bir insan kurban ritüeli; bu
anlamda iman tazeleme, ittifak yineleme ritüelleri olduğunu fark
edemedikleri için, ne Avesta'nın "Kış- Kıyamet"ini ; ne İncillerin
"Apokalips"ini, ne Hitit "Veba salgınları"nı, ne Eski Ahit'in " Arı ve
sinek saldırılarını", birer Tufan, "kıyamet" ve "yeniden var oluş"
türü olarak saptayabilirler ve ne de Tanrının Musevi ve İslami
anlatımdaki Tufan'da  "insan"ın yanısıra , "hayvan ve kuşları" da
neden "cezalandırmış" olduğunu! Dolayısıyla bu ayinlere katılım, bir
"tanıma ve tanınma" edimiydi aynı zamanda. Böylece anlarız ki,
"nesneyi" ve muhtemelen "insan"lıkın bir biçimi olan  "beşeri"
tanımayan bu "Yezid", Tufan'ın da bir tarafı değildi. Böylece anlarız
ki, Yeni Ahit-İncillerde eğer bildiğimiz "Tufan" anlatımı fazla
önemsenmemiş, yerine "Apokalips" konulmuş ise   nedeni bu olmalıdır.
(http://tr.wikipedia.org/wiki/Apokalips)



Aynı biçimde, alıntımızda ifade edilen "Yezid"in "nesne"yi
"tanımaması" ile "beşerin Adem'ini" de tanımayışı paralelliği açıktı.
Bunu, eski yaratılış anlatımlarında "tek bir Adem" kurgusu bulunduğunu
varsayan yorumlarla kavrayamayız. Oysa, Sabilikle ilgili aktardımız
yazılarda görmüştük ki, onlar hiç de Eski Ahit ve-ya Kuran'ın
aktardığı bir Adem tanımına sahip değillerdi:



"Bir de ileri sürerler ki, Adem de, insanlardan herhangi bir kimse
gibi bir erkek ve dişiden (doğmuştur). Bununla birlikte Adem'e büyük
saygı gösterirler. Ve derler ki, o, Ay (Kültü) peygamberiydi. Ve Ay
tapımına çağırmıştı (insanları). Onun toprak işlemeye (tarımcılığa)
ilişkin birtakım kitapları vardır. Yine Sabiller derler ki, Nuh da bir
Çiftçiydi (feIlah)..."



Bu noktayı giderek daha ayrıntılı bir temelde açıklayacağız ve dini
yazında, "su"dan, "ağaç"tan, "çamur"dan, "ol sözü"nden, "gök"ten,
"yer"den yaratılmış  Adem'in, "Oğul"un, bir ve tek bir varlığa; aynı
toplum birimlere  ilişkin olmadığını daha ayrıntılı olarak göreceğiz.
Buradaki zorluğumuz , şimdiki Türkçe dağarcığımızda  "İnsan" dışında
"İnsan"  kavramını karşılayan kelimelerin giderek kaybolmuş
olmasıdır.Eski Mezopotamya toplulukları için İnsan-Nisa, sadece Nisan
bayramını kutlayan toplulukların  "insan"ını tanımlıyordu.

Demek ki, Sabiiliğin  Adem'i farklıydı ve hiç olmazsa köken itibariyle
onlar kendilerini, Musevi ve Muhammedilerin  tanrılarının Adem'ine
dayandırmıyorlardı. Çünkü onların Adem'i, İnsan'ı, Hıristiyan
İncillerinde ifade edilen, diğer cins bir 'insan-Adem'e, "Gökten
yaratılmış İnsan"a dayanıyordu. Bu bakımdan da, "Ruhsal dünyanın"
ürünü olarak "Maddesel dünya"nın "nesne"lerini hem bilemez ve hem de
"tanımaz"dı. "Gök" tapımcılığı jargonunun "Ateş, Ruh, Uçuculuk, Nur,
Nar, Har" gibi kavramlar merkezinde devam etmiş olduğunu görmüştük.
Suryani kilisesi tarafından kullanılan  "Gabriel oğulları" ve "Yusuf
oğulları-İnsangiller" gibi ayrımlar bu temelde anlam bulurlar. Gerçi
İslam, süreç içinde karmaşıklaşmış bu temel dizgeyi yeniden
biçimlendirirken, ordan-burdan çok devşirmecilik yaparak da ortaya
koymuş;  Kurandaki tanrı kelamlarını Muhammed'e Cebrail, Cibril
aracılığıyla taşıtmıştır ama, bu Cebrail-Cibril, aslında, İslam'ın
anlayışına göre  Şeytan'ın bizzat kendisiydi. Akado-Sammaru
kayıtlarında, Gibil olarak, muhtemelen sonraki Habil, Kabel olarak
karşılaştığımız bu varlık, bir toplum birimin tanrısı, Tanrısalı;
fakat karşıt toplumun da düpedüz Şeytan'ı idi. Suryani kilisesinin
kullandığı kavramsal ayrımlarda "Gabriel oğulları" ve "Yusuf oğulları"
Habil-Kabil ; "Tanrı oğulları- İnsan oğulları", "Yer ve Gök" , "Ruh ve
Madde" ayrımının bir öteki biçimidir ve kendileri de, muhtemelen  bu
ayrımda, "Gabriel oğulları" safında; yani "Ruhani varlıklar"  safında
yer alıyorlardı. Dolayısıyla da yine muhtemelen "nesne" bilmeyen,
"nesneyi, maddeyi"  tanımayanlar kısımındaydılar. Zaten dini üstünlük
bakımından Süryani topluluğunun otoritesi açıktır. İsa'yı var eden
asıl çizginin de buradan geldiği, "Nasuralı İsa"yı, daha doğar doğmaz
yıldız falı yoluyla keşfedenlerin de onlar olmasından belli oluyor.



Avesta, daha doğru bir tanımlama ile, bize ulaşmış biçimiyle
tanıdığımız Avesta, daha sonra göreceğimiz gibi, birbirine zıt
kılınmış alt toplum birimlerin giderek aralarındaki zıtlık izlerinin
silinmeye başladığı dönemin bir anlatım biçimidir ve bu nedenle çok
eski kaynakların görece yeni bir yazılımıdır. Bunu, "insan cesedinin
defin biçimleri"ne baktığımızda görürüz. Eski Mezopotamya
topluluklarında defin işlemi, "toprağa gömme"; "yakma" , "dakma'lara
koyma" ; "arazide kurumaya ve ite-kuşa yedirmeye bırakma" vb.
tarzında birbirinden çok farklı olan ve birisi diğerini temelde
dışlayan halde ele alnıp uygulanıyordu. Onlarda  "defin biçimleri"nden
birisi  ya "günah" addediliyor, ya da öneriliyordu. Bu bakımdan Avesta
"saf" bir dini metin olarak bize ulaşmış olsa, bunlardan sadece bir
metot önerilmek ve ötekiler reddedilmek zorundaydı. Oysa orada  farklı
biçimler, çelişmeli tarzda  kabul ediliyordu. Defin işlemindeki  bu
tür "çelişmeli" sözleri  sıralayıp, Avesta'nın bir  "masal" olduğunu
anlatmayı Erdoğan Aydın tarzında "din eleştirisi" yazanlar yapsınlar.
Biz ise orada, gerçek, eski ve farklı ön toplum birimlerin farklı ölüm
ve cenaze kültünün ayrıntılarını görürüz ve onların günümüzde yaşayan
kalıntılarını takip edebiliriz. MÖ. 3. binli yıllarda, ölüm ve cenaze
kültü, ilgili toplulukların kurban sunum biçimlerine bağlı olarak,
kesin çizgiler halinde şekillenmiş olmalıydı.



Bununla birlikte, Avesta yine de, ana çizgi bakımından "maddi dünya ve
manevi dünya" halindeki ikili ayrım üzerine oturmaktaydı. Bize ulaşan
Avesta'nın "Ahura Mazda"sı, daima "Maddi dünyanın Yaratıcısı" olarak
tanımlanır;  Zarahuştra ne zaman Ahura Mazda'nın adını anmak istese,
ona, "Ey maddi dünyanın yaratıcısı" diye hitap eder:



"Ey Maddi Dünyanın Yaratıcısı, Sen, Kutsal Biri!

Mazda (şöyle) cevapladı:

" ... Ey Kutsal Zarathuştra!"



Burada anlarız ki, karşımızdaki tanrı, sadece "maddi dünya"nın
yaratıcısıdır; Avesta'daki Ahura Mazda'mız "ruhani dünya"yı,
"yaratmamış"tır. Oysa biliyoruz ki, ister "tanrı dünyası" ve "insan
dünyası" haliyle olsun; ister "Adem ve Şeytan" haliyle veya "İnsanoğlu
topluluğu" ve "Cin-Şeytan topluluğu" haliyle ifade edilmiş olsun, eski
Mezopotamya topluluklarının ikili, düalist bir "dünya'lar" kavrayışı
bulunuyordu ve bu bazan "Ruh dünyası ve cismani dünya" veya "Gök ve
Yer" haliyle ifade ediliyordu:



" Ey Maddi Dünyanın Yaratıcısı, Sen, Kutsal Biri!

Orada (göksel) efendi (Ahura) ve (yersel) hükümdar kimdir?

Ahura Mazda (şöyle) cevapladı: 'Urvatad-nara, Ey Zarathuştra!

Ve sen kendinsin Zarathuştra!'..."



Doğal olarak burada artık "Yer ve Gök", "Ruhani ve Cismani" yapının
sentezleşme sürecinin ileri bir aşamasında bulunuyoruz. "Kıyamet"ler
aracılığıyla, ya "Dünya'dan yaratılmış olan İnsan-tanrı",ya da
"Gök'ten yaratılmış İnsan-tanrı" dönemsel olarak "Yer ve Gök"ün
tamamının yönetimini eline geçiriyordu. Dinsel yazının bütün "Yer ve
Gök" edebiyatının temeli buydu.



"Ruh"un  cismani özellik kazanması, yani sentezleşme sürecini, aynı
zamanda Bektaşi edebiyatında "kamil insan" oluşma süreci olarak da
görürüyoruz. Buna göre, en azından Bektaşiliğin bir kolu için, kendini
merkeze koyan bir  "insan"ın oluşum süreci , "Ruhani" varlıktan (yani
"nesne"yi tanımayandan) "nesne" haline dönüşüm süreci şöyleydi:



"Orada önce madene (?!) uğrar.

Madenden murad mercandır.

Sonra nebata uğrar.

Nebattan murad hurmadır.

Sonra hayvana uğrar ki hayvandan murad at'tır.

Attan insana gelir ve ahsen-i takvim ile mükerrem olur."



Bu aktarım tarzı, bunu böyle aktaran Bektaşilik kolunun, tarihteki ön
biçimlerinin "mercan", "hurma", "at" totem topluluklarından dönüşüm
sürecinin anlatımından başka bir şey değildi.



İnsanbilim kuralları yoluyla ulaştığımız genellemeler ışığında, bu
anlatım tarzı, bize aynı zamanda "hayvan-bitki totem" döneminin "en
eski döneme" ait olduğu yolundaki boş yargıların da yıkılmasının ne
kadar gerekli olduğunu gösteriyor.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: DİN VE MEZHEPLERDE SUREKLİLİĞİNİN ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right