|
Günümüz insanının önemli bir bölümü, hem iki kutuplu dünya hem de tek kutuplu dünya konjoktürürnü yaşayarak da gördü. Şimdi de yeniden tek kutuplu dünya konjoktüründen çok kutuplu bir dünya konjoktürüne doğru gidişe tanıklık ediyor. Gelecekte oluşacak olan konjoktürün kaç kutuplu olacağını şimdiden söylemek, fazla isabetli bir belirleme olmaz. Ama hiçbir şeyin tek kutuplu dünya konjoktüründeki gibi olmayacağı da besbelli. Ancak bir önceki iki kutuplu dünya gibi, birinin sosyalist diğerinin kapitalıst olmayacağı da kesin. Kapitalizmin krizi derinleşiyor. Kapitalizm bu güne kadarki krizlerini, üretimi artırıp, ücretleri düşürüp, artık değerin hacmini yükseltip, pazar alanını genişleterek aşmayı deniyordu. Belli ölçüde de aşıyordu. O nedenle çöküş, yükseliş düzelme evreleri doğal bir gelişim seyri izledi. Söz konusu süreç büyük balıkların küçük balıkları yutmasına paralel olarak devam etti. Yaşanmış olan bütün bunalım süreçlerinde köpek balıkları semirirken, küçük ve orta üretim işletmeleri köpek balıklarına yem oluyordu.. Ama bugün kriz işe köpek balıklarıyla başladı. Yediklerini adeta kusuyorlar. En büyükler en başta çöktüler. Kapitalizme bugüne kadar, iç başkalaşım süreçleri yaşatan, kendisini yenilemesini ve bir üst düzeye çıkmasını sağlayan üç tane ana dinamik vardı. Bunlardan birisi, üretim güçleri, ikincisi üretim araçları, diğeri ise üretim kaynakları, yani doğal kaynaklardı. Kapitalizm, bu her üç dinamiğini de hoyratça kullanarak dibe vurdurdu. Nesnelleşmiş emeği canlı emeğin yerine geçirerek, kapitalizmin hem üreten hem de tüketen, önemli dinamiklerinden birisi olan işçi sınıfını, üretim sürecindeki bütün fonksiyonlarını ortadan kaldırarak, bir seyirci konumuna getirdi. Dolaysıyla, hem üreten, hem tüketen ve hem de yapmış olduğu grev ve diğer eylemlerle, burjuvazinin kar hırsını frenleyen dinamiklerden birisini etkisizleştirmiş oldu. Teknolojiyi, üretim sürecinin bütün alanlarına soktu. Teknoloji üretimi devasa boyutlara çıkardı. Aynı boyutta işsizliği de artırdı. Üretimle üretici güç arasındaki bu dengesiz artış, üretimle tüketim arasındaki dengeyi de köklü bir şekilde hırpaladı. Bu bağlamda işsizliğin artması pazarın alım gücünü zayıflattı. Dolaysıyla arz talep dengesi, bu sistem içinde ve bu yöntemle bir daha asla düzeltilemeyecek şekilde bozuldu. Kapitalizm, kendisini bugüne kadar getiren, diğer bir dinamizm olan, doğal kaynakları da bitirme noktasına getirdi. Taş ocakları, kömür havzaları, sular, petrol kaynakları vb. gibi bütün doğal kaynakların bir kısmını kirleterek, bir kısmını kar hırsıyla çar çur ederek tüketim sürecine soktu. Dolaysıyla kapitalizmi var eden, birçok evreyi aşırtarak buraya kadar getiren bu üç temel dinamiği tamiri kolay olmayan bir yıkıma uğrattı. Kapitalizm, kendinden önceki sınıflı toplum sistemlerinden (kölecilik, feodal) farklı olarak devrimci bir öz taşıyordu. O nedenle de kendini yeniden üretiyor, yenileyebiliyordu. Bu yeteneğinden dolayı, rekabetçilikten tekelciliğe, tekelcilikten globalizme büyüme gibi iç başkalaşımlar yaşadı. Gelinen noktada, yukarda belirtmiş olduğum öz kaynaklarını, ve dinamiklerini kaybetmiş olduğu için, iç başkalaşım yaşayarak, kendini yeniden üretme, bir üst düzeye çıkartma yeteneği gösteremiyor. Doğada her şey değişim ve dönüşüm içindedir. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Bu doğa yasasının istisnası asala yoktur. Doğada hiçbir şey durağan kalamaz. Durağanlaşan her varlık, nitel bir değişime uğrayarak, başka bir şeye dönüşmek zorundadır. Kendini yeniden üreterek, yenileyemeyen doğada ki her şey gibi, kapitalizmde nitel bir değişime uğrayarak başka bir şeye dönüşme zorunluluğuyla yüz yüze gelmiştir. Dönüşeceği şeyin birici etabının sosyalizm olmayacağı belli. Belki bir ara aşama olabilir. Ama şimdilik sosyalizm, nesnel ve öznel olgu itibariyle ufukta gözükmüyor. Ne bir alt yapı, ne üst yapı, ne yeni bir insan tipi, ne ekonomi-politika, ne ideolojik, teorik boyut, ne de bir sistem taslağı olarak sosyalizm henüz görünürde var. Kapitalizm, dönüşümün kaçınılmaz olduğu noktaya gelip dayandı. Ama dönüşeceği şeyin ne olduğu henüz belli değil. Kapitalizmin, yolun sonuna geldiğini, nitel bir değişime uğrayarak, başka bir şeye dönüşme sürecine girdiğini gösteren daha birçok diyalektik yasa ve nesnel neden sıralayabilirim. Ama, bu yazıdaki amacım, kapitalizmin yıkıma gidişinin nedenleri üzerinde durup, bir sentez yapmak değil. Amacım geçmişte yaşanmış olanları hatırlayıp, hatırlatarak, İki kutuplu dünya konjoktürü sürecinde, Filistin yöneticilerinin, özellikle de Yaser Arafat’ın izlemiş olduğu politikadan önemli dersler çıkartarak, Kürtlerin gelecek çok kutuplu dünya konjoktüründe nasıl bir politika izlemeleri konusunda bazı egzersizler yapmaktır. Konjoktürel Değişim Ve Konjoktürel Politika Bir konjoktürel değişimin olacağı kesin. Ama onun yerine ikili mi üçlü mü ya da dahamı fazla kutuplu ve ya dengeli bir güç dağılımının ortaya çıktığı kutupların hiç olmadığı bir dünya konjoktürünün mü oluşacağı henüz net değil. Konjoktürel değişim sürecinde doğacak politik ortamın, kaotların yönettiği bir kaos ortamımı olacağı, daha baskıcı bir diktatörlükler döneminin mi başlayacağı, halkların duruma el koyması fırsatının mı gelişeceği, dolaysıyla da bir dünya devrim sürecinin mi mayalanacağı şimdilik bilinmiyor. Geleceğin dünya konjoktürü kaç kutuplu olursa olsun, politik ortam yukarda değindiklerimin hangisine denk düşerse düşsün, Kürtler doğacak yeni ortamı Kürt sorununu Kürtlerin çıkarına uygun bir şekilde çözecek perspektifler üretmek durumundadırlar. Yeni perspektifler üretirken, mutlaka tarihe göz atılmalı. Özellikle de konuma uygun tarihi olgulara bakıp ders çıkartmalıdır. Elbette her şey mota mot aynı olmaz. Ama tarihte yaşanmış bazı şeyler var ki bir daha hiç tekrarlanmaması gerekir. Sağlıklı bir mukayese de bulunabilmek için, konu bağlamında, çok kısa da olsa Yaser Arafat’ın iki kutuplu dünya konjoktürü sürecinde, izlemiş ve benimde tanık olduğum politikasına değinmem gerekiyor. Herkesin bildiği gibi, iki kutuplu dünya konjoktüründe kutuplardan birisinin başı ABD diğerinin ise Sovyetler Birliğiydi. Yaser Arafat’ın bu süreçte izlemiş olduğu politika her iki kutupla da iyi ilişkiler kurmak olmuştu. Bu politika gereği, Moskova ziyaretlerinde, yanına Sovyetler Birliği yöneticileri tarafında tanınan bir Filistinli komünisti alır, cebine Lenin’in kitaplarından birini koyar, konuşmasına o kitabı cebinden çıkartıp, Lenin'den bir alıntı yaparak başlardı. . Washington’a gittiği zaman da ya George Washinton'dan ya da Linkoln’den bir alıntıyla konuşmasını sürdürürdü. Arafat’ın tarzı abartılı da olsa, izlediği politika yanlış değildi. Bir ulusal kurtuluş hareketi olarak her iki kutupla da barışık olması doğaldı. Bana göre yanlış olan, Filistin sorununun çözümünü İsrail ve Filistin halkının bir arada yaşamasına dayalı ve birlikte mücadelesinde değil de söz konusu ülkelerin başkentlerde aramış olmasıydı. Yaser Arafat’la en önemli tartışmamız bu konu da olmuştu. Ben o zaman Arapça yayınlamış olduğumuz ”Vahde” bültenine; Filistin ve Filistin halkının kurtuluşunun tek seçeneğinin, bir arada yaşama politikası temelinde, İsrail ve Filistin halkının emperyalizme ve siyonizme karşı birlikte mücadele etmeleri olduğunu yazmıştım. Söz konusu yazı da, tek bir ülkenin olduğunu, iki (Yahudiler ve Filistinliler) toplumun bu ülkeye sahip çıkıp, bu ülke için öldüğünü, bu iki toplumdan birisinin diğerini yok etme olanağının bulunmadığını, bulunsa da yok etmemesi gerektiğini, o nedenle de çözüm için tek bir seçeneğin bulunduğunu bu seçeneğin; her iki halkın daha önce, yüzyıllarca bir arada yaşamış oldukları gibi, bugün de aynı ülke topraklarında, eşit koşullarda, bir arada yaşaması olduğunu vurgulamıştım. Arafat, yapmış olduğum bu belirlemeye çok kızmıştı. İsrail halkı diye bir halkın olmadığını, onların hepsinin Siyonist olduğunu ve yok edilmeleri gerektiğini söylemişti. Halkların birliğini reddetmişti. İsrail ve Filistin halkına güvenmek, sorunu onlarla birlikte çözmek yerine, o Batı Avrupa, ABD ve Sovyetler Birliği gibi ülkelerin başkentlerine güvenmiş ve çözümü oralarda aramıştı. Tarih bu politikanın, Filistin halkına ve Arafat’ın kendisine neye mal olduğunu somut olarak gösterdi. Gelinmiş olunan noktada verili bütün olgular, Filistin ve İsrail topraklarına hiçbir sınır koymadan, iki halkın bir arada yaşamasından başka bir seçeneğin ve çözümün olmadığını netçe göstermektedir. Sınırsız bir yaşam bütün bir dünya insanlığı için en ideal ve en son çözümdür. Ama Filistin ve Yahudi halkı için acil ve kaçınılmaz tek çözümdür. Bu çözüm ne iki kutuplu, ne de tek kutuplu dünya konjoktüründe mümkün oldu. Belki gelecek bir dünya konjoktüründe mümkün olabilir. Kürtler Bundan Ders Çıkartmalı Yaşanan hayat tek düze politikaların sağlıklı olmadığı, değişen koşullara denk olarak üretilen, sürece uygun değişim ve esneklik gösteren politikaların daha başarılı olduğunu defalarca göstermiştir. Özellikle de olması muhtemel konjoktürel değişiklikleri, hipotetik yöntemlerle ön gören, ona denk hazırlıklar içine giren politikalar hep başarılı olmuştur. Yapılan hipotezleri, tarihten verilerle zenginleştirip, desteklemek, öngörünün sağlıklı olması bakımında daha da önemlidir. Kuşku yok ki mevcut kriz,geçici, klasik krizlerden biri değil. Söz konusu kriz, kapitalizmin bünyesinden kaynaklanan, yapısal bir nitelik taşıyan, global karekterli olduğu için de dünyadaki bütün sorunları etkileyecek bir kriz niteliğindedir. İnsanlığın önüne yeni bir sayfa açacaktır. Bu sayfada, doğal olarak Kürt sorunu da bulunacak. Kürt sorunu, bundan önceki birinci ve ikinci paylaşım savaşlarında olduğu gibi, konjoktür dışı kalmayacaktır. Kürtler kendi sorunlarını, ülke ve bölge sorunu olmaktan çıkartıp, bir dünya sorunu haline getirerek, dünya konjoktürüne dahil etmeyi başardılar. O nedenle geleceğin konjoktüründeki sayfada kaçınılmaz olarak Kürtler de olacaktır. Ancak bu sayfanın Kürtlerin lehine mi aleyhine mi olacağını şimdiden kestirmek epeyce zor.Ama, Kürtlerin seçeneklerinin, tek kutuplu dünya sürecindeki seçeneklerden daha fazla olama ihtimali yüksek. Bu seçenekleri doğru seçmek, sağlıklı bir şekilde değerlendirmek büyük önem taşıyor. O nedenle, diplomatik, politik, vb. konularda hazırlıklı olmak gerekiyor. Bütün parçalarda ki, Kürtleri aynı seçenekte birleştirmek olanaksız değilse bile çok zor. Ama, bir seçenekte birleşmeleri kaçınılmazdır. Oda, Kürt halkının kendi birliğini sağlaması ve diğer halklarla kardeşçe bir arada yaşama seçeneğidir. Kürt halkı esas alınmayıp, diğer halklarla kalıcı bağlar kurup birliktelik hedeflenmeden, seçeneklerin belirlenmesinden de isabetli olunamaz. Diyelim ki iki, üç ya da daha çok kutuplu bir konjoktür oluştu. Bu seçeneklerden birisine yakın durmayı, gereken ilişkileri geliştirmeyi hangi ölçülere göre yapmak gerekir? Her şeyden önce, Kürt halkından ve diğer halklardan fazla hiçbir kutpa güvenmemek ve daha fazla değer vermemek gerekir. Bu asla unutulmadan ölçü, kutuplardan hangisinin Kürt halkını esas alıp, diğer halklarla halkların kardeşliği temelinde politika yapılmasına olumlu bakıp bakmaması olmalıdır. Gelecekte de devam edip etmeyeceğinin bir garantisinin olmamasına rağmen mevcut haliyle, Güney’in bir kutupsal angajmanı var. Güney’in angaje olduğu ABD’nin, geleceğin kutuplarından birisi olarak kalıp kalamayacağı da kesin değil. Kalması halinde bile, nasıl bir dünya politikası izleyeceği de bilinmiyor. Çünkü mevcut krizin ABD’yi sarsacağı kesin. ABD’nin dünya üzerinde kurmuş olduğu askeri hegemonyasının bu krizden etkilenmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor.O nedenle ABD’nin bütün yer yüzüne yaymış olduğu devasa askeri gücünü yeniden gözden geçirmesi gündeme gelebilir. ABD’nin bugünkü savaş ve dış politikasında yapacağı bir değişiklik, doğal olarak Güney Kürtlerini de etkileyecektir. Ama PKK’nin ne devletlerle, ne de aşiretlerle her hangi bir angajmanı yoktur. Gelecekte ki, kutuplaşmada seçeneğini doğru yapabilirse, Kürtlerin ulusal birlik temelinde birleşmesinde ve Kürt sorununun çözümünde belirleyici bir konum elde edebilir. PKK’nin böyle bir konuma gelmesi, Kürt halkının lehine olur. Çünkü Güney yönetimi, tek kutuplu dünya konjoktürünün tek egemeni olan ABD’ ile bağımlı bir konum yaratmış olmasına rağmen, aşiret bağlarının yerine ulusal bağları oturtarak, bir ulusal birlik sağlayamadı. Hala iki liderli, iki büyük aşiretli, iki partili ve de en kötüsü iki hükümetli bir konumu sürdürüyorlar. ABD’ye bu kadar güveniyorlar ama, hala Talabani, ABD’ye güvendiği kadar Barzani aşiretine, Barzani de ABD’ye güvendiği kadar Talabani aşiretine güvenmiyor. Bir bütün olarak, ulusal anlamda kendi halklarına güvenip birleşemiyorlar. Aralarındaki aşiret çelişkisini o kadar abartıp derinleştirmiş ve birbirlerine o kadar yabancılaşmışlar ki, oturup konuşmayı bu olumsuz duruma son verip, aşiret egemenliğinin yerine, ulusal devlet egemenliğini koymayı bile başaramıyorlar. Ne kendi Güney halkıyla, ulusal duygu ve düşünce temelinde kucaklaşarak, ortak bir gelecek kumuş durumdalar, ne de diğer parçalardaki halkın iradesine saygılı bir davranış sergiliyorlar. Devlet konumuna gelmiş olmalarına rağmen, bütün Kürt dünyasında PKK kendilerinden daha etkin bir durumda. Bunun temel nedeni hem kendi halkına, hem de bölge halklarına gereken güveni duymayıp, ABD’ye daha çok güvenmeleridir. PKK bu durumu gözden kaçırmamalı. Oluşacak olan yeni konjoktür, mevcut durumun bozulmasına yol açabilir. Çünkü güney, ulusal temelde; ideolojik, teorik, politik ve halka güven üzerinde tam rayına oturabilmiş değil. Elde edebildikleri ekonomik gücü, ulusal otoritenin oluşturulması halkın geliştirilmesi perspektifine göre değil, fraksiyonlarına ve aşiretlerine göre planlıyorlar. Güney de hala bir modernleşme olmadı, modernizm feodal kabileciliğin yerine geçirilemedi. Buna yönelik hiçbir reform yapılmadı. Demokrasinin kültürü, kurum ve kuralları oluşturularak devletleşme sürecinin temeli haline getirilemedi. Kürt halkı 21. y.yılda, böylesine feodal bir yapı ve dünya anlayışıyla modern uygarlıklar arasında kendine yer edinemez PKK inisiyatifi ele alıp, yukarda belirtmeye çalıştığım olumsuzlukları bertaraf edemezse, Güney de elde edilmiş olan kazanımlar kaybedilme tehlikesiyle bile yüz yüze gelebilir. |