left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Cuma, 09 Ocak 2009
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Bize Ulaşın
KONJOKTÜREL DEĞİŞİM FİLİSTİN DENEYİMİ VE KÜRTLER Yazdır E-posta
Yazar Teslim TÖRE-www.dusunseluretim.com   
Salı, 30 Eylül 2008

Günümüz insanının önemli bir bölümü, hem iki kutuplu dünya   hem de tek kutuplu dünya  konjoktürürnü  yaşayarak da  gördü.  Şimdi de yeniden  tek kutuplu dünya konjoktüründen  çok  kutuplu bir dünya konjoktürüne doğru gidişe tanıklık ediyor. Gelecekte oluşacak olan   konjoktürün  kaç kutuplu olacağını şimdiden söylemek, fazla isabetli  bir belirleme olmaz.  Ama   hiçbir şeyin tek kutuplu dünya konjoktüründeki  gibi olmayacağı da besbelli. Ancak bir önceki iki kutuplu dünya  gibi, birinin sosyalist diğerinin kapitalıst  olmayacağı da  kesin.  

 

Kapitalizmin krizi derinleşiyor. Kapitalizm bu güne kadarki krizlerini, üretimi artırıp, ücretleri düşürüp, artık değerin hacmini  yükseltip,  pazar alanını genişleterek aşmayı deniyordu.  Belli ölçüde de  aşıyordu. O nedenle çöküş, yükseliş düzelme  evreleri  doğal bir gelişim seyri izledi. Söz  konusu süreç büyük balıkların küçük balıkları  yutmasına  paralel olarak devam etti. Yaşanmış olan bütün bunalım süreçlerinde  köpek balıkları semirirken, küçük ve orta üretim işletmeleri köpek balıklarına  yem oluyordu..

 

Ama bugün kriz işe  köpek balıklarıyla başladı. Yediklerini adeta kusuyorlar. En büyükler en  başta  çöktüler. Kapitalizme bugüne kadar, iç başkalaşım süreçleri yaşatan, kendisini yenilemesini ve bir üst düzeye çıkmasını sağlayan üç tane ana dinamik vardı. Bunlardan birisi, üretim güçleri, ikincisi  üretim araçları, diğeri ise  üretim kaynakları, yani doğal kaynaklardı.

Kapitalizm, bu her üç dinamiğini de hoyratça  kullanarak  dibe vurdurdu.

Nesnelleşmiş emeği   canlı emeğin yerine geçirerek, kapitalizmin  hem üreten hem de tüketen, önemli dinamiklerinden birisi olan  işçi sınıfını, üretim sürecindeki bütün fonksiyonlarını ortadan kaldırarak, bir seyirci konumuna getirdi. Dolaysıyla, hem üreten, hem tüketen ve hem de  yapmış olduğu grev ve diğer eylemlerle, burjuvazinin kar hırsını frenleyen  dinamiklerden  birisini etkisizleştirmiş oldu.

 

Teknolojiyi, üretim sürecinin bütün alanlarına  soktu. Teknoloji üretimi devasa boyutlara  çıkardı.   Aynı boyutta  işsizliği de artırdı. Üretimle üretici güç arasındaki  bu  dengesiz  artış, üretimle tüketim arasındaki  dengeyi de köklü bir şekilde hırpaladı. Bu bağlamda  işsizliğin artması  pazarın alım gücünü  zayıflattı.  Dolaysıyla arz talep dengesi, bu sistem içinde  ve bu  yöntemle bir daha asla düzeltilemeyecek şekilde bozuldu.

 

Kapitalizm, kendisini bugüne kadar getiren,  diğer bir  dinamizm olan, doğal kaynakları da  bitirme noktasına getirdi. Taş ocakları, kömür havzaları, sular, petrol kaynakları vb. gibi bütün doğal kaynakların bir kısmını kirleterek, bir kısmını  kar hırsıyla çar çur ederek tüketim sürecine soktu. Dolaysıyla kapitalizmi var eden,  birçok evreyi aşırtarak  buraya kadar getiren bu üç temel dinamiği  tamiri  kolay olmayan  bir yıkıma  uğrattı. 

 

Kapitalizm, kendinden önceki  sınıflı  toplum sistemlerinden (kölecilik, feodal) farklı olarak devrimci bir öz taşıyordu. O nedenle de kendini yeniden üretiyor, yenileyebiliyordu. Bu yeteneğinden dolayı, rekabetçilikten tekelciliğe, tekelcilikten globalizme  büyüme gibi iç başkalaşımlar yaşadı.

 

Gelinen noktada,  yukarda belirtmiş olduğum  öz kaynaklarını, ve dinamiklerini  kaybetmiş olduğu için,  iç başkalaşım yaşayarak, kendini  yeniden üretme, bir üst düzeye  çıkartma yeteneği  gösteremiyor. Doğada her şey değişim ve dönüşüm içindedir. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Bu doğa yasasının istisnası asala yoktur. Doğada hiçbir şey durağan kalamaz. Durağanlaşan her  varlık, nitel bir değişime uğrayarak, başka bir şeye dönüşmek zorundadır. Kendini yeniden üreterek,  yenileyemeyen doğada ki her şey gibi, kapitalizmde nitel bir değişime uğrayarak başka bir şeye dönüşme  zorunluluğuyla  yüz yüze  gelmiştir.

 

Dönüşeceği  şeyin  birici etabının sosyalizm olmayacağı belli. Belki bir ara aşama olabilir. 

Ama şimdilik sosyalizm, nesnel ve öznel  olgu itibariyle  ufukta  gözükmüyor. Ne bir alt yapı, ne üst yapı, ne yeni bir insan tipi,  ne  ekonomi-politika, ne ideolojik, teorik boyut, ne de bir sistem taslağı olarak sosyalizm henüz görünürde var. Kapitalizm, dönüşümün kaçınılmaz olduğu noktaya gelip dayandı. Ama dönüşeceği şeyin ne olduğu  henüz belli değil.

 

Kapitalizmin, yolun sonuna geldiğini, nitel bir değişime uğrayarak, başka bir şeye dönüşme sürecine girdiğini  gösteren  daha birçok  diyalektik  yasa  ve  nesnel  neden sıralayabilirim. Ama, bu yazıdaki amacım, kapitalizmin yıkıma gidişinin nedenleri üzerinde durup, bir sentez yapmak değil. Amacım geçmişte yaşanmış olanları hatırlayıp, hatırlatarak, İki kutuplu dünya konjoktürü  sürecinde, Filistin yöneticilerinin, özellikle de  Yaser Arafat’ın  izlemiş olduğu  politikadan önemli dersler çıkartarak, Kürtlerin gelecek çok  kutuplu dünya  konjoktüründe  nasıl bir politika izlemeleri  konusunda bazı egzersizler yapmaktır.

 

Konjoktürel  Değişim  Ve  Konjoktürel  Politika

 

Bir konjoktürel değişimin olacağı kesin. Ama  onun yerine ikili mi üçlü mü ya da dahamı fazla  kutuplu  ve ya   dengeli bir güç dağılımının ortaya çıktığı  kutupların  hiç olmadığı bir dünya konjoktürünün mü   oluşacağı  henüz net değil.  Konjoktürel değişim sürecinde  doğacak politik ortamın, kaotların yönettiği bir  kaos ortamımı  olacağı,  daha baskıcı   bir diktatörlükler döneminin  mi başlayacağı,  halkların duruma el koyması fırsatının mı gelişeceği, dolaysıyla da bir dünya devrim  sürecinin mi mayalanacağı  şimdilik  bilinmiyor.

 

Geleceğin dünya konjoktürü  kaç kutuplu olursa olsun, politik  ortam  yukarda değindiklerimin hangisine denk düşerse düşsün, Kürtler  doğacak yeni ortamı Kürt sorununu Kürtlerin çıkarına uygun bir şekilde çözecek perspektifler üretmek durumundadırlar.

 

Yeni perspektifler üretirken,  mutlaka  tarihe  göz atılmalı.  Özellikle de  konuma  uygun tarihi olgulara  bakıp ders çıkartmalıdır. Elbette her şey mota mot  aynı  olmaz. Ama  tarihte yaşanmış  bazı şeyler var ki bir daha hiç  tekrarlanmaması gerekir.  Sağlıklı bir mukayese de bulunabilmek   için, konu  bağlamında,   çok kısa da olsa Yaser Arafat’ın iki kutuplu dünya konjoktürü  sürecinde,  izlemiş  ve benimde  tanık olduğum   politikasına   değinmem gerekiyor.

Herkesin bildiği gibi, iki kutuplu dünya konjoktüründe  kutuplardan birisinin  başı  ABD diğerinin ise  Sovyetler Birliğiydi. Yaser Arafat’ın  bu süreçte izlemiş olduğu politika  her iki kutupla da iyi ilişkiler kurmak olmuştu. Bu politika gereği, Moskova ziyaretlerinde, yanına Sovyetler Birliği yöneticileri tarafında  tanınan  bir  Filistinli  komünisti alır, cebine Lenin’in kitaplarından birini koyar, konuşmasına  o kitabı cebinden çıkartıp, Lenin'den bir alıntı yaparak  başlardı. . Washington’a gittiği zaman da ya George  Washinton'dan  ya da  Linkoln’den  bir alıntıyla   konuşmasını sürdürürdü. 

Arafat’ın tarzı abartılı da olsa,  izlediği politika  yanlış değildi. Bir ulusal  kurtuluş hareketi olarak her iki kutupla  da barışık olması doğaldı. Bana göre yanlış olan,  Filistin sorununun çözümünü İsrail ve Filistin  halkının bir arada yaşamasına  dayalı   ve birlikte  mücadelesinde değil de    söz konusu ülkelerin  başkentlerde aramış olmasıydı.

 

Yaser Arafat’la  en önemli tartışmamız bu konu da olmuştu. Ben o zaman Arapça yayınlamış olduğumuz ”Vahde”  bültenine;  Filistin ve Filistin halkının kurtuluşunun  tek seçeneğinin, bir arada  yaşama politikası  temelinde,  İsrail ve Filistin halkının  emperyalizme ve siyonizme karşı birlikte  mücadele  etmeleri olduğunu  yazmıştım.

Söz  konusu  yazı da, tek   bir ülkenin olduğunu, iki  (Yahudiler ve Filistinliler) toplumun bu ülkeye sahip  çıkıp,  bu ülke için öldüğünü, bu iki toplumdan birisinin diğerini yok etme olanağının bulunmadığını,  bulunsa da  yok etmemesi gerektiğini, o nedenle de çözüm için tek bir seçeneğin bulunduğunu  bu seçeneğin; her iki halkın daha önce, yüzyıllarca  bir arada  yaşamış oldukları gibi, bugün de  aynı ülke topraklarında,  eşit koşullarda,  bir arada yaşaması olduğunu vurgulamıştım.

 

Arafat,  yapmış olduğum bu  belirlemeye  çok kızmıştı. İsrail halkı diye bir  halkın olmadığını,  onların hepsinin  Siyonist  olduğunu  ve yok edilmeleri  gerektiğini söylemişti.  Halkların birliğini reddetmişti. İsrail ve Filistin  halkına güvenmek, sorunu onlarla birlikte çözmek yerine, o  Batı Avrupa, ABD  ve  Sovyetler Birliği gibi  ülkelerin başkentlerine  güvenmiş ve çözümü oralarda aramıştı.

 

Tarih bu politikanın, Filistin halkına ve Arafat’ın kendisine neye mal olduğunu  somut olarak gösterdi.  Gelinmiş olunan noktada verili bütün olgular, Filistin ve İsrail  topraklarına hiçbir sınır koymadan, iki halkın bir arada yaşamasından başka  bir seçeneğin  ve çözümün olmadığını netçe göstermektedir. Sınırsız bir yaşam bütün bir dünya insanlığı için en ideal ve en son çözümdür. Ama Filistin ve Yahudi halkı için acil ve kaçınılmaz tek çözümdür.

Bu çözüm ne iki kutuplu,  ne de tek  kutuplu dünya konjoktüründe mümkün oldu. Belki gelecek bir dünya konjoktüründe mümkün olabilir.

 

Kürtler  Bundan  Ders  Çıkartmalı

 

Yaşanan hayat tek düze politikaların sağlıklı olmadığı,  değişen koşullara denk  olarak üretilen,  sürece uygun  değişim ve esneklik gösteren politikaların  daha başarılı olduğunu defalarca göstermiştir. Özellikle de  olması muhtemel  konjoktürel değişiklikleri, hipotetik yöntemlerle   ön gören, ona denk hazırlıklar içine giren  politikalar  hep başarılı olmuştur. Yapılan hipotezleri, tarihten  verilerle  zenginleştirip, desteklemek, öngörünün sağlıklı olması bakımında  daha da önemlidir.

Kuşku yok ki mevcut kriz,geçici,  klasik krizlerden  biri değil.  Söz  konusu  kriz,  kapitalizmin  bünyesinden kaynaklanan,  yapısal bir nitelik taşıyan,  global  karekterli olduğu  için  de dünyadaki  bütün sorunları   etkileyecek bir kriz niteliğindedir.  İnsanlığın önüne yeni bir sayfa açacaktır.  Bu sayfada, doğal olarak  Kürt sorunu da  bulunacak.

 

Kürt sorunu, bundan önceki birinci ve ikinci paylaşım savaşlarında olduğu gibi,  konjoktür dışı kalmayacaktır. Kürtler kendi sorunlarını, ülke ve bölge sorunu olmaktan çıkartıp, bir dünya sorunu haline getirerek, dünya konjoktürüne dahil etmeyi başardılar. O nedenle geleceğin konjoktüründeki sayfada  kaçınılmaz olarak  Kürtler de  olacaktır.

 

Ancak  bu sayfanın Kürtlerin lehine mi aleyhine mi olacağını şimdiden  kestirmek  epeyce zor.Ama, Kürtlerin seçeneklerinin, tek kutuplu dünya sürecindeki seçeneklerden daha fazla olama  ihtimali yüksek. Bu seçenekleri doğru seçmek, sağlıklı bir şekilde değerlendirmek büyük önem taşıyor. O  nedenle, diplomatik, politik, vb. konularda hazırlıklı olmak gerekiyor.

 

Bütün parçalarda ki, Kürtleri  aynı seçenekte birleştirmek olanaksız değilse bile  çok zor. Ama, bir seçenekte birleşmeleri  kaçınılmazdır. Oda, Kürt halkının  kendi birliğini sağlaması  ve diğer halklarla  kardeşçe bir arada yaşama  seçeneğidir. Kürt halkı esas alınmayıp, diğer halklarla kalıcı bağlar kurup birliktelik hedeflenmeden, seçeneklerin  belirlenmesinden de   isabetli olunamaz.

 

Diyelim ki iki, üç ya da daha  çok  kutuplu bir konjoktür  oluştu. Bu seçeneklerden birisine yakın durmayı,  gereken  ilişkileri geliştirmeyi  hangi ölçülere göre yapmak gerekir? Her şeyden önce, Kürt halkından ve diğer halklardan fazla hiçbir  kutpa güvenmemek ve daha fazla değer vermemek  gerekir. Bu asla unutulmadan  ölçü,  kutuplardan hangisinin  Kürt halkını esas alıp, diğer halklarla  halkların kardeşliği temelinde  politika yapılmasına  olumlu  bakıp bakmaması  olmalıdır.

Gelecekte de devam  edip etmeyeceğinin bir garantisinin olmamasına  rağmen mevcut  haliyle, Güney’in bir kutupsal angajmanı var.  Güney’in angaje olduğu   ABD’nin, geleceğin kutuplarından birisi olarak kalıp kalamayacağı da kesin değil. Kalması halinde bile, nasıl bir dünya politikası izleyeceği de  bilinmiyor.  Çünkü mevcut krizin ABD’yi sarsacağı kesin.

 

ABD’nin  dünya üzerinde kurmuş olduğu askeri hegemonyasının bu krizden  etkilenmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor.O nedenle ABD’nin  bütün   yer yüzüne yaymış olduğu  devasa askeri gücünü  yeniden  gözden  geçirmesi  gündeme gelebilir.  ABD’nin bugünkü savaş ve   dış  politikasında  yapacağı bir değişiklik,   doğal olarak Güney Kürtlerini de etkileyecektir.

 

Ama PKK’nin ne devletlerle,  ne de aşiretlerle  her hangi bir angajmanı yoktur. Gelecekte ki, kutuplaşmada  seçeneğini doğru yapabilirse,  Kürtlerin ulusal  birlik temelinde  birleşmesinde  ve Kürt sorununun çözümünde belirleyici bir konum elde edebilir. PKK’nin böyle bir  konuma gelmesi, Kürt halkının lehine olur. Çünkü  Güney yönetimi,  tek kutuplu dünya konjoktürünün  tek egemeni olan ABD’ ile bağımlı bir konum yaratmış olmasına   rağmen,   aşiret bağlarının yerine ulusal bağları  oturtarak,  bir ulusal birlik sağlayamadı.  Hala  iki liderli,  iki  büyük aşiretli,  iki partili ve de en kötüsü iki hükümetli bir konumu sürdürüyorlar.

 

ABD’ye bu kadar güveniyorlar ama, hala  Talabani, ABD’ye  güvendiği kadar  Barzani aşiretine, Barzani de  ABD’ye güvendiği kadar  Talabani aşiretine  güvenmiyor.  Bir bütün olarak, ulusal  anlamda kendi halklarına güvenip birleşemiyorlar.  Aralarındaki aşiret çelişkisini  o kadar abartıp derinleştirmiş  ve  birbirlerine o kadar yabancılaşmışlar ki,  oturup konuşmayı  bu olumsuz duruma  son verip,  aşiret egemenliğinin yerine, ulusal devlet egemenliğini  koymayı  bile  başaramıyorlar.  Ne kendi Güney  halkıyla, ulusal duygu ve düşünce temelinde kucaklaşarak, ortak bir gelecek  kumuş durumdalar,  ne de diğer parçalardaki  halkın iradesine  saygılı bir davranış sergiliyorlar.

 

Devlet konumuna gelmiş olmalarına rağmen, bütün   Kürt dünyasında PKK kendilerinden daha etkin bir  durumda. Bunun temel nedeni hem kendi halkına, hem de bölge halklarına  gereken güveni duymayıp,  ABD’ye daha çok güvenmeleridir. PKK bu durumu gözden kaçırmamalı. Oluşacak   olan  yeni  konjoktür, mevcut durumun bozulmasına yol açabilir.

Çünkü güney, ulusal  temelde; ideolojik, teorik, politik  ve halka güven  üzerinde tam rayına oturabilmiş değil. Elde edebildikleri ekonomik gücü,  ulusal  otoritenin oluşturulması  halkın  geliştirilmesi  perspektifine   göre değil,   fraksiyonlarına ve  aşiretlerine göre planlıyorlar.  

 

Güney de hala bir modernleşme olmadı, modernizm  feodal  kabileciliğin yerine geçirilemedi. Buna yönelik hiçbir  reform yapılmadı. Demokrasinin kültürü,  kurum ve kuralları oluşturularak devletleşme sürecinin  temeli haline getirilemedi. Kürt halkı 21. y.yılda, böylesine feodal bir yapı ve dünya anlayışıyla  modern uygarlıklar arasında  kendine yer edinemez  PKK inisiyatifi  ele alıp, yukarda belirtmeye çalıştığım olumsuzlukları bertaraf edemezse, Güney de elde edilmiş olan kazanımlar  kaybedilme  tehlikesiyle bile yüz  yüze gelebilir.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: KONJOKTÜREL DEĞİŞİM FİLİSTİN DENEYİ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1220
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 984850
Syndicate
 
left
Top! Top!
right