Darüşşafaka'da okuyordu. Masa tenisine olan ilgisi onu zamanla okul takımına kadar taşımıştı. Okul takımıyla yapılan seyahatler birbirinden keyifli maceraları barındırsa da hastalıklar yakasını gezilerde de bırakmıyordu. Ateşlenmişti. Bebekliğinden bu yana sorun yaratan bademcikleri yine şişmiş ve halsizlikle beraber vuran yüksek ateş, onu yere sermişti. Ama bu kez serildiği yer ne revirin rahat yatağı ne de ailesinin şefkatli kollarıydı… Turnuva için geldikleri Kastamonu'daki spor salonunun soğuk tribün koltukları onun yorgun ve halsiz bedenine evsahipliği yapıyordu. Tribünün bir köşesine öylece kıvrılmış dişleri birbirine vurur halde titreme nöbetinin geçmesini bekliyordu. Bir yandan da aklı sahadaydı. Çıkacağı maçta ne yapacağını düşünüyordu. Belli belirsiz gözlerini yummuşken bir dost eli belirdi anlında… “-Ooo çok ateşin var senin yavrum” diyen babacan bir ses. Başını kaldırdı. Aleko beydi. Muhtemel rakiplerinden Vasil ve Fani Aleksandiridis’in babaları. “Kalk böyle olmaz bir şeyler içmen gerek” diyerek onu ayağa kaldırdı. Önce nabzını kontrol etti ardından terlemiş sırtına havlu koydu. Sağdan soldan bulduğu birkaç ilaçla toparlanmasını sağladı. * * * Darüşşafakalıysanız çocukken ateşinizi ölçen birini hayatınız boyunca asla unutmazsınız!!! O da unutmadı. Savaş Ertufan, bugün Türkiye’nin önde gelen şirketlerinden birinin genel müdürü. Kişisel gayretleriyle Aleksandiridis kardeşleri yıllar sonra doğdukları, büyüdükleri, milli formasını gururla taşıdıkları ülkelerine; Türkiye’ye getirdi. Hangi hoyrat rüzgar onları bambaşka bahçelere savurmuştu? Hangi acımasız iklim onları birbirlerinden koparmıştı? Ama şimdi bir aradaydılar işte… Üstelik onunla aynı heyecanı duyan onlarca arkadaşları da kopup gelmişlerdi küçücük dernek binasına. “Vasil geliyormuş, duydun mu?” diyerek koşmuşlar ve Türk Masa Tenisinin gelmiş geçmiş bu en büyük sporcusunu karşılamak için dernek binasının yolunu tutmuşlardı. Yılların Nazım Hocası !!! Koca İhtiyar!!! Oğlum diyerek defalarca Vasilin yanaklarından öpüyor, bedenine sımsıkı sarılmış kollarını çözmeden bir daha başını göğsüne sokuyordu… Yan yana oturduklarında dikkat ettim. Nazım Hoca elleriyle farkında olmaksızın Vasil’in bacağına dokunuyordu. Daha da yakınlaşmak, yılların özlemini sanki birkaç dakikada gidermek ister gibiydi. Dernekten içeri giren herkes Vasil’e ve Fani’ye özlemle sarılıyor, koca koca adamlar çocuklar gibi birbirlerini elleriyle yoklayıp şakalaşıyorlardı. Vasil ile Fani bu inanılmaz ilgiden biraz mahcup ama çokça mutluydu. Hemen herkesin Vasil’le ilgili bir anısı vardı. …………bey ısrarla hepimize anlatıyordu. -21 sayılık oyunda bana 15 avans verirdi. Merakla sordum peki ne oluyordu maçların sonucu? Vasil’e yenilmiş olmanın olağanlığıyla cevap verdi. -Ne olacak canım, yenerdi tabi ki…Vasil bu!.. Antrenörlüğünü de yapan Nazım Hoca gururla anlatıyordu. -Vasil’le katıldığınız turnuvada mahcup olmazsınız, takımda Vasil varsa sorun yok demektir. Şakalaşma faslı bitmek bilmiyordu. Önce Fani giyindi formasını. Koca gövdesini ve iyiden iyiye irileşmiş göbeğini sığdırmakta güçlük çekse de hemen formayı sırtına geçirdi. Isınma hareketlerinin ardından raketi eline aldı. Karşısında çocukluk arkadaşı Savaş… Fani mükemmel tekniğiyle kilolarına aldırmaksızın nefis bir gösteri yaptı. Ama herkesin gözü Vasil’de tabi ki… Usta tenisçi ne yapacak herkes merak ediyor. Derken Vasil elinde raketiyle beliriyor. Karşısında milli takımından eski arkadaşı Melih… Hep anlatılan tekniğini yine kaybetmemiş… Katıksız blok, ani spin ve hücum. Raketini özlediği belliydi. Bu arada Göztepe’deki veteranlar derneği bir anda doluyor. Masanın etrafı kalabalıklaşıyor. Vasil’i bize tanıtan Ali Kemaloğlu, küçük bir hatırlatma yapıyor. -Eskiden de böyleydi. Vasil maç yaptığı zaman bütün masalar oyunu bırakırdı. Onu izlerdik. Aradan geçen onca yıldan sonra yine aynı şey oluyor. Herkes Vasil’i izlemek için oyununu yarım bırakıyor. Bir izleyiciden şu sözleri duyuyorum. -Allah’a çok şükür yaşarken Vasil’i bir kez daha seyrettim ya! Ne kadar usta olsa da o artık bir veteran ve yılların nankörlüğüne hiç direnmemiş. Antrenmansız ancak bu kadar olur diyerek, arkadaşı Melih’e sarılarak kısa gösteri maçını tamamlıyor. Alkışlara ve büyüksün iltifatlarına yine çelebilikle ve o yüzünden düşmeyen mahcup ifadeyle kaçamak cevap veriyor. -Abartmayın Allah aşkına!!! * * * Evet gittiler… İki ülkenin yapay düşmanlığının arasında bir siyasal rehine olarak başladıkları hayatlarının kalanını başka topraklarda tamamlamak üzere gittiler… Paylaşılamayan Kıbrıs olunca, onlara çevrildi gözler… Kıta sahanlığı, 12 mil, Türkiye ile Yunanistan arasındaki her gerginlikte hedef tahtasında hep onlar oldu. Anlamadıkları bilmedikleri bir kavganın hep bir tarafı sayıldılar. Oysa sıradan bir Türkten daha apolitik daha yurtseverdiler… Niye suçlandıklarını neyle suçlandıklarını bilmeden bir korkuya kapılıp gittiler… En yakın arkadaşlarını ve ayrılmaz parçası oldukları kapı komşularını, dostlarını bırakıp gittiler. Belki de bu topraklardaki bin yıllık serüvenlerinin uzatma bölümüydü cumhuriyet boyunca yaşadıkları. Anadolu’daki bütün Rumlar -Lozan’da alınan nufüs değişim kararı uyarınca- gitmiş, bir tek İstanbul Rumları bu anlaşmada ayrı tutulmuştu. Mübadeleden arta kalan tek cemaatti onlarınki. Şimdi yok denecek kadar azaldılar. Sayıları 3000'e kadar düştü ve yaşayan nüfusun yaş ortalaması da 65. * * * İşte Vasil Aleksandiridis de onlardan biriydi. "Tek Şehir İki Vatan" belgesel filminin kapsamında tanıdık onu. Türkiye’nin masa tenisindeki en büyük ismini yeniden kendi ülkesinde ağırlamanın heyecanını yaşadık. Kardeşi Fani ile beraber sporcu arkadaşlarıyla beraber o günlere döndük biz de… Mangal partisinde bir masa etrafına doluşan çocuklar gibi şen bir grup adamı filme aldık. Hepsi çocuktu. Bizim mahallenin çocuklarıydı. * * * Vasil artık yok! Sadece masa tenisimizin değil, Türkiye’nin neler kaybettiği ortada… Bazen içimiz daraldığında… Bazen yaşananlardan karamsarlığa kapıldığımızda… Veya ülkeden umudu kesmeye kalkıştığımızda karşımıza Savaş Ertufan gibi birileri çıkıyor ve sımsıkı bağlıyor bizi bu topraklara… Vasil gibi bir kardeşimizi hatırlatıyor bizlere… İnsanımıza ve toprağımıza bir kez daha sarılıp ağlıyoruz… |