Bilindiği gibi 20. yüzyıl, dünya tarihsel gelişimine kendi ilkeleri doğrultusunda yön verme iddiasında olan ideolojilerin kıyasıya çekişmesine sahne olmuş, birbirlerine karşıt siyasi yapılanma ve rejim anlayışları çağın en göze çarpan uluslararası sistemlerini teşkil etmiştir. Önce sıcak, daha sonra soğuk formlara bürünerek neredeyse bütün yüzyıl boyunca devam etmiş olan bu mücadeleler sosyo-kültürel yapılar üzerinde derin tesirlerde bulunmuş ve fikri modellerin belirgin çizgilerle birbirlerinden ayrılmalarına sebep olmuştur. Fakat Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ortaya çıkan yeni uluslararası düzen, karşıt fikirlerin sürdürebilirliğini ve savunulabilirliğini önemli ölçüde etkileyerek, demokrasinin bizzat kendisinin olmasa bile en azından retoriğinin zaferini simgeleyecek, diğer taraftan da küreselleşme süreci dahilinde devam eden bir ideolojik belirsizliğe yol verecektir.
Küreselleşmenin Meydan Verdiği İdeolojik Karmaşa
Siyasi anlamda, Batı önderliğinde oluşturulacak ve yürütülecek bir uluslararası topluluk inşa etmeyi hedefleyen, ekonomik alanda ise tüm dünya kaynak ve pazarlarını çok uluslu şirketlerin etkisine açmayı ve açık tutmayı amaç edinen küreselleşme sürecinin, özellikle 90’ların ilk yıllarındaki gelişimine, bir “ideolojik boşluk” durumu eşlik etmiştir. Zira, uluslararası sistemdeki çıkar ve üretim ilişkilerini kökten belirleyen iki kutuplu siyasi yapının bir anda ortadan kalkmasıyla, Batı’ya ait olduğu varsayılan ilke ve pratiklerin rakipsiz kalması ve yeni iletişim olanaklarıyla küresel ölçekte propaganda edilmesi ciddi bir fikrî krize yol açmış ve safların, ideolojik karmaşayı küreselleşme çağının temel bir karakteristiği haline getirecek ölçüde, birbirine karışması sonucunu doğurmuştur.
Bu ideolojik karmaşa, siyasi akımların birincil farklılık noktası olan liberal-muhafazakâr ayrımının işlemez hale gelmesinde açıkça göze çarpmaktadır. Türkiye örneğinde en yoğun haliyle görüldüğü gibi eskinin en inanmış liberalleri muhafazakâr, en muhafazakâr militanları ise liberal özelliğini kazanabilmeye başlamışlardır. Yakın geçmişte, benzer özellikler taşıdıklarından ve uyumlu politikalar güttüklerinden aynı kanat dahilinde oldukları düşünülen siyasi hareketler ciddi bir ayrışma süreci içersine girerlerken, demokrasi, sahiplenmek için her akımın yarıştığı bir ortak değer olma özelliğini pekiştirmiş fakat bu akımların hemen hemen tamamı tarafından kendi çıkarına göre yorumlandığı için “sloganikleşmek” tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmıştır.
Öte yandan, küreselleşmenin getirdiği etkiler sonucu, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, dolayısıyla Türkiye’de de, toplumsal üst sınıfla hiyerarşide onu takip eden gruplar arasındaki bağ tamamıyla kopma durumuna gelmiştir. Eski düzende, genellikle, toplumun bütün katmanlarının “aynı gemide” olduğu düşüncesiyle hareket edilirken, gelişen süreçte, meselenin alışılmış burjuva-proleter çatışmasından da daha kapsamlı bir boyut kazanması ve milli gelir artışının genel toplumsal refah üzerinde yapması gereken olumlu etkinin gittikçe azalması sonucu, toplumun işveren kesimlerinin de giderek artan ölçülerde birbiriyle çatışır duruma gelmesi dikkat çekicidir. Küresel iş bölümünde yer kapabilme yarışına dayanan bu çatışma, tarafların siyasi çalışmalarıyla ideolojik sorunun daha da karmaşık bir hale gelmesine yol açmaktadır.
Demokrasi Havarisi Siyasi İslam - Sağ Sağa Karşı
Son yıllarda bütün çıplaklığıyla görülmeye başlandığı gibi, sağ kesim olarak adlandırılan grup, Soğuk Savaş dönemindeki görece homojen ve yekpâre özelliğini tamamıyla kaybetmiş, birbirinden azami derecede farklı eğilim ve yönelimleri içeren bir siyasi akımlar dizisi haline gelmiştir. Bu noktada, sağ düşünce bünyesinde olduğu kabul edilen akımlar zıt kutuplara doğru kayar ve birbirleriyle ciddi bir rekabete girişirlerken, siyasi İslam’ın iç politik düzlemde üstlendiği rol, söz konusu meselede en ilginç görünümlerden birisini ortaya koymaya başlamıştır. Zira siyasi süreçte, Batı patentli ılımlı İslam modeli çerçevesinde etkili olan siyasi İslamcılık hareketi özellikle son dönemde demokratik fikirlerin simgesi oluvermiş ve kimi sol akımlarla olduğu kadar, sağın cumhuriyetçi ve milliyetçi tonlamalara daha fazla önem atfeden oluşumlarıyla da güç mücadelesine girmiştir.
Siyasi İslam’ın ılımlı kanadının, Avrupa’ya entegrasyon meselesine uyumlu bakış açısı ve buna yönelik izlediği edilgen yol, dinsel kısıtlamalar konusundaki özgürlükçü tavrı ve ekonomide devlet müdahalesini asgariye indirecek olabildiğince liberal bir sistemi desteklemesinin, bu harekete, baskıcı bir askeri iradeye karşı sivil inisiyatifi temsil etmek gibi bir misyonu kazandırdığı görülmektedir. Hiç şüphesiz, bu tür bir imajın oluşmasında, kararlılıkla yürütülen ciddi kültürel dezonformasyon ve manipülasyon büyük ölçüde etkide bulunmuştur.
Öncelikle kabul edilmelidir ki; laiklik, çağdaş devlet sisteminin en önde gelen ilkesi olduğu gibi, temel özgürlüklerin ve demokrasinin de önkoşuludur. Din ve vicdan özgürlüğü arayışı ve bu hakkın teslimi Batı’da Aydınlanma Çağı’nın asıl belirleyici karakteristiği olmuş, diğer tüm ilerici gelişmeler bu temel çerçeve üzerine kurulmuş, çağdaş evrensel değerler sistemi buna göre yapılandırılmıştır. Halbuki, siyasi İslam, beklentileri boşa çıkarmayacak biçimde, sistematiğinde bu temel unsura gereken hassasiyeti göstermemektedir ve bu da, politikalarının meşru bir zemine oturtulamayacağının sârih bir göstergesidir. Son derece açıktır ki, büyük sermaye grupları ve kimi cemaat oluşumlarının gücüne dayanan siyasi İslam, taşra kültürünü merkeze dayatarak bireyleri cemaatin parçalarına dönüştürecek teokratik bir düzen öngörmekte yani halk egemenliğine dayalı düzen yerine Tanrı egemenliğine dayalı, Orta çağ tipi, ulus-devlet niteliklerinden hayli uzak yapılar hedeflemektedir.
Demokratik değerlerin demokrasinin bizzat kendisini ortadan kaldırmak için araç olarak kullanılamayacağı muhakkaktır. O halde nihai amacın evrensel değerlerin korunması olması şartıyla, demokratik düzeni yaşatmak için yapılan teşebbüsler haklı ve meşrudur. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, demokratik/anti-demokratik etiketlerinin sahip olduğu anlam da karmaşıklaşmakta ve çağdaş/çağdışı imgesi iyice bulanıklaşmaktadır. Cumhuriyetçi ilkelerde ısrar eden kimi düşünürler sahip oldukları ilerici imajı kaybeder ve “dinozor”luğa terfi ederlerken, siyasi kariyerleri boyunca demokrat ve liberal olduklarına iman eden bazı yazarların, gelişen süreçte siyasi İslam’a gösterdikleri yakınlık ve bağlılık ortaya absürd bir tablo koymakta ve kaos döneminden geçen siyasi ortamın yalın bir görünümünü sunmaktadır.
Türkiye siyasi tarihinin en önde gelen eğilimi olan merkez sağ anlayışı ise, söz konusu süreçte, varoluş nedenine uygun biçimde “içte aslan, dışarıda kuzu” duruşunu statükocu bir çizgide devam ettirmektedir. Ancak, milliyetçi paradigmanın temel felsefesinin mutlak bağımsızlık düşüncesine dayanmasına karşın, ezelden beridir, Batı’yla haddinden fazla yakın ilişkiler içinde bulunmuş olan merkez sağ, belirli odaklar tarafından modası geçmiş olarak değerlendirilmiş olacak ki, beklediği desteği bu kez bulamamış ve bunun etkisiyle birlik çalışmalarını bir sonuca ulaştıramadığı gibi, siyasi konjonktürde de dayanaksız kalmıştır. Merkez sağ, gündelik siyaset içinde siyasi İslam’a muhalif tarafta yer alıyor gibi görünse de, bu karşıtlığın ideolojik temelden yoksun bulunduğu ve söz konusu gruplar arasında karşılıklı çıkar anlayışına dayalı bir tabansal birlikteliğin kurulmasının muhtemel olduğu öne sürülebilir.
Buna karşılık statüko karşıtı sağ anlayışını ise birbirlerinden farklı saiklerden güdülenen iki rakip kamp, radikal İslamcı ve ülkücü gruplar temsil etmektedir. Radikal İslamcı kesim fikir sistematiğinde tutmaya devam ettiği “gâvur-kafir” imgesi, “milli düşman” konseptine saygısı ve koyu anti-semitizmi gibi özelliklerinden ötürü İslamcılık akımının ehlileştirilemez tarafını simgelemekteyken, daha revizyonist eğilimli bir tabana fakat sistem yanlısı bir üst yönetime sahip olan ülkücü kanat, yaşanan süreçte ılımlı İslam iktidarına karşı son derece uyumlu, muhalif olmanın gerektirdiklerinden uzak bir tavır takınarak, milliyetçi cephenin, iktidarın mevcut politikalara olası tepkisini azaltmak rolünü oynamaktadır.
Diğer taraftan siyasi İslam’ın önündeki en geniş fakat heterojen kitlenin, Atatürk ilkelerini benimsemiş, yurtseverlik hissiyatına bağlı bulunan fakat hassasiyetlerinin herhangi bir siyasi parti tarafından gerektiği biçimde temsil edilmediğine ve edilmeyeceğine inanan yani siyasetten yılmış olan bireylerin oluşturduğu görülmektedir. Siyasetten yılgınlık kavramı, politik yaşamda sürüp giden sorun ve hayal kırıklıklarından kaynaklanan kitlesel hoşnutsuzluk ve inanç eksikliğini ifade etmektedir.1 Bu noktada, belirli grupların geniş kitleler üzerindeki tahakküm ve istismarının rolü özellikle önemlidir. Türkiye’de yapılan kamuoyu araştırmalarında halkın en güvendiği kurumlar arasında Meclis’in oldukça alt sıralarda yer alması bu düşüncenin ne derece geniş bir kitleye yayıldığını göstermektedir.
İdeolojik Karmaşanın Sınıfsal Yansıması – ATO TÜSİAD’a Karşı
Siyasi yapıda yaşanan karmaşa, ekonomik sınıflar arasındaki ideolojiler savaşında kendisini açık biçimde göstermektedir. Görece küçük ve yerel burjuvazinin yani üst orta sınıf mensuplarının çıkarlarını temsil eden Ticaret Odaları veya bunların en etkili örneğini ele alırsak Ankara Ticaret Odası (ATO) ile küreselleşmiş finans kapitalin önde gelen yapısı TÜSİAD arasında yaşanan, bir başka deyişle eskinin ekonomik sağını oluşturan unsurları karşı karşıya getiren çekişme tam da konumuza işaret ediyor.
Esnaf ve küçük ölçekli sanayici sınıfın ekonomik hiyerarşi içindeki pozisyonunu korumak ve yükseltmek amacıyla her şehirde kurulan ticari yönelimli birliklerden birisi olan ATO’nun ülkede ulusal cephenin retoriğini tümüyle sahiplenmesi hatta ulusalcı düşüncenin bayraktarlığını ele alması kamuoyunun birçok unsuru tarafından abesle iştigal olarak nitelendirilse de, örgütün, yaptığı etkinliklerle, kurucu ilkeleri ya da pragmatik çıkarlarıyla çelişmediği sârih bir gerçekliktir. Şöyle ki; IMF’nin dayattığı yapısal reformlar ve özellikle de Gümrük Birliği Anlaşması’nın getirdiği düzenlemelerin söz konusu kesim üzerindeki yıkıcı etkileri; ulusalcılığın turnusol kağıdı işlevini gören Avrupa Birliği tartışması konusunda muhalif kampta yer almalarına neden olmuş ve politikalarının merkezine yerleştirdikleri ekonomik kaygılarla güdülenen zenofobik bakış açısı, örgütü Türkiye iç siyasetinde sağ kanada etkili biçimde yerleştirmiştir. Ticari nitelikli bir birliğin tüm üyelerinin aynı siyasi yönelime sahip olamayacağından hareketle, ATO’nun mücadelesinde sınıfsal çıkarlar belirgin hale gelmektedir.
ATO bu mücadelesine toplumun alt kesimlerini angaje etmeye ve böylece sermayeye karşı, sürüme dayanan bir denge sağlamaya çalışmaktadır. Bu sebepten ötürü taşra siyasetinin temel özelliklerine politikasında yer veren ATO, tahmin edilebileceği gibi, ulusalcı söylemini herhangi bir doktriner çerçeveye oturtmamakta, ölçüsünü güncel politik gelişmelere göre ayarladığı bu tavrı fazlasıyla popülist bir çizgide sürdürmektedir. Kullanılan motiflerde etnik simgelerden özellikle uzak durulmakta ve toplumun ortak paydaları üzerine yoğunlaşılmaktadır. Oldukça yüksek bir maliyetle imal edilerek ATO Genel Merkezi’ne dikilen, Ankara’daki muhtemelen en büyük Türk bayrağı bu anlayışın göstergesi olmuştur. İç yapıdaki sınıfsal mücadele, böyle bir milli simgenin, ulusal ve tarihsel önemi haiz kurumlar dururken bir ticaret örgütünce hazırlanmasının mantığını ortaya koymaktadır.
TÜSİAD tarafından temsil edilen İstanbul merkezli büyük sermayedarlar grubu, başka bir deyişle kapitalist iş dünyası ise söz konusu sınıf mücadelesinde diğer kanadı oluşturmaktadır. Türkiye’deki en dinamik kesimi teşkil eden bu sınıf dünya ekonomisine önemli ölçüde eklemlenerek küreselleştirilmiş ve böylece Batı’nın yaptırımlarını uygulamaya en istekli grup olma niteliğini kazanmıştır. Bu bapta değerlendirildiğinde Batı’dan “insan hakları emperyalizmi” jargonu altında gelen ideolojik akımların şampiyonluğunu bu kesimin yapması, gayet tabi ki, şaşırtıcı değildir. Fakat, genel ekonomik yapı içindeki ayrıcalıklı pozisyonlarına koşut bir siyasi etkiye sahip olan ve azınlık raporları, demokratik haklar bildirileri, insan hakları duyuruları vs. ile iç politikaya yön veren sermayedarların, söz konusu akımlara içkin kavramları ne şekilde anladığı ve uygulamaya çalıştığı ciddi soru işaretleri oluşturuyor. Zira, soyundukları role paradoksal olarak demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi değerleri koruyacak ve geliştirecek bir burjuva sınıfı Türkiye’de tarihsel düzlemde söz konusu olmamış, varolan üst sınıf sadece çıkar liberalizmini basit bir biçimde takip etme yoluna gitmiş, ideolojik kavramları da bu minval üzere değerlendirmiştir.2
Bilindiği gibi, Türkiye’de ulus-devlet endüstrileşmiş Avrupa toplumlarında olduğunun aksine evrim değil devrim sonucu vücuda gelmiştir. Türk ulus-devletinin temellerinin atılmasında asker ve bürokrat kökenli bir grup ilerici aydın öncü rol üstlenmiş, daha sonra ise devrimlerin toplum düzeyinde kalıcı hale gelmesinin sağlanması gayesiyle bir ulusal burjuva yaratılmasına çalışılmıştır. Ancak kazanılması uzunca bir süre gerektiren toplumsal bilinç ve tecrübenin eksikliği yani iç koşulların olgunlaşmaması Türkiye’de burjuva sınıfının hiç de ulusal bir nitelik taşımaması sonucunu doğurmuş ve bu suni yapılanma endüstrileşmiş ülkelerdeki türdeşlerinden farklı sosyal etkilere sahip olagelmiştir.
Sermaye egemenliği, endüstrileşme sürecini tamamlayamamış, sınıfsal yapısı itibariyle kapitalizm aşamasına ulaşamamış ve denetleyici siyasi mekanizmaların işlerliğini sağlayamamış toplumlarda sosyo-ekonomik hakların korunabilmesini imkansız kıldığından, reel boyutta, demokrasiye muhalif bir yer edinmektedir. Bu nedenle evrensel değerlerin toplumda etkin bir konuma oturtulması için TÜSİAD tarafından temsil edilen kesimden medet ummak en basit anlatımıyla safdillik olacak ve “kuzuyu kurda emanet etmiş olmak” mantıksal sonucunu doğuracaktır.
Sözün özü, çıkarları birbirlerine karşıt duruma gelmiş bu iki sınıf, çekişmenin cephesini genişleterek mücadelelerini ekonomik olmayan bir temele dayandırmaya, yani ekonomik pozisyonlarını daha üst seviyelere taşımalarına yardımcı olacak fikri modellere eklemlenmeye çalışmaktadırlar. Küreselleşme sürecinin dayattığı ulusal ekonomik sistemlerin, zengin ve daha zengin arasındaki farkın daha da artmasına yol açan niteliğinden dolayı söz konusu gruplar arasında bir uzlaşma sağlanması, en azından yakın gelecekte, pek mümkün görünmemektedir.
Sonuç: Yeni Kıstas Ne olmalı?
Siyasi ve ekonomik olarak sağ kanadı temsil eden gruplar arasında süregiden çatışma ve uyuşmazlıklar, sağ ve sol kavramlarının, en azından Türkiye iç siyaseti özelinde, bunları kullananın anlatmak isteyeceklerine araç olamayacak içi boş terimler haline geldiğini ortaya koymaktadır. Bu noktada birbirine karşıt fikir ve akımları sınıflandıracak daha etkin kıstasların bulunması gerekliliği dikkat çekmektedir.
Eski dünya düzeninde, ortak düşman karşısında samimi bir istekle birleşmiş olan sağ akımlar, yeni çağda düşmanlarını yenileyememiş ve ABD’nin İslami terörizmi gibi bir birleştirici mit bulamamışlardır. Bu nedenle, bu akımlar arasındaki cepheleşmenin kesin çizgilerle kabul edilmesi ve herhangi bir ayrım yapabilmek için sağa içkin olduğu kabul edilen fikri hareketlerin bizzat kendilerinin öne çıkarılması elzem görünmektedir. Bu düşünce doğrultusunda, sağ tabiri yerine, kastedilmek istenen ne ise; radikal İslamcı, ılımlı İslamcı veyahut ülkücü vs. olmak üzere tikel akımların sözünün edilmesi gereklidir. Bu tür bir yaklaşım ideolojik karmaşayla baş etmeyi kolaylaştıracağı gibi, Türkiye siyasi yapısını da eskimiş kalıplardan azat etmeye yardımcı olacaktır.
Diğer taraftan, üst ve üst orta sınıfların ortaklıktan çıkıp birbirine rakip hale gelmesi; biri liberalizmin en uç noktalarında gezinirken, diğerinin korumacı tedbirleri arzulamaya başlaması özel mülkiyet düşüncesiyle kapitalizmin kavramının da ne derece büyük bir ayrışma içine girdiğini ve artık ulusal ekonominin kazananının küresel aktörlerin doğrudan etkide bulunduğu finansın piyasaları tarafından belirlenerek toplumsal yapılarda daha derin gedikler açtığını işaret etmektedir. Bu nedenle iş dünyasının küreselleşmiş ve küreselleşememiş grupları arasına keskin bir çizgi çekilmeli ve siyasi yönelimler de bu ayrıma göre incelenmelidir.
Fakat hepsinden önemli olarak, ulusal ve evrensel değerlerin, siyasi ve ekonomik rant peşindeki küçük grupların boyunduruğundan kurtarılarak, geniş halk kitlelerince içselleştirilmesinin ve siyasi konjonktürü her türlü yönlendirme ve müdahaleden olabildiğince muaf bir biçimde bu grupların belirlemelerinin sağlanması, hiç şüphesiz ki, en ideal çözüm olacaktır. Bunun önkoşulunun da, dış kaynaklı ideolojik modellerin iç politikadaki etkisinin asgariye indirilmesinin olduğu açıktır.