|
I- İçine atılmamış faili meçhul yok neredeyse. Ergenekon çuvalı yakın tarihimizi karıştıran pek çok siyasal cinayeti kapsayacak kadar derin. Ursula K. Le Guin’in Kadınlar Rüyalar Ejderhalar isimli kitabında kurcaladığı kadınların derdikleri ürünü, ördükleri sohbetin kelimelerini içine attığı (Ficher’den mülhem) kültür çuvalından farklı bir çuval bu. Hasılatı kan, gözyaşı, kardeş kavgası, toplumsal kutuplaşma; sararmış başaklar ya da sembollerle yüklü masallar değil. Uğur Mumcu’nun katledilmesinin hemen ardından Cağaloğlu’nda yapılan bir yürüyüşle ilgili televizyon görüntüleri var içinde mesela. Genç bir kız “şeriat yanlıları” diye adlandırdığı hiç tanımadığı insanları suçluyor. “Mini eteğim irticaya yönelik bir protestodur” anlamına gelen bir cümle…
Yıllar yılı terör sonucu öldürülen aydınlar konusunda zanlı olarak İslami kesim gösterildi. Çoğu dindar insan, “sıradan” bulunan insanlar özellikle, aklı ve vicdanıyla bu ölümlerin ardında bambaşka bir tezgâhın var olduğunu fark etmiştir. İslamiyet açısından bir insanı haksız yere öldüren, bütün insanlığı öldürmüş demektir. Bir hadis-i şerife göre, dindar kişi İslam’ı o kadar güzel yaşamalıdır ki, onu öldürmeye gelen, onda yeni bir hayat bulabilmelidir.
Ergenekon çuvalından sızan kanların bıraktığı izler, Mumcu cinayetinin hemen ardından vicdanlı aydınları ve hukuk adamlarını hakikatlerin izini sürmeye yönlendirebilirdi. Bunun tamamen gerçekleşmediğini söylemek haksızlık olur. “Dinci” diye adlandırılan medyada yer alan kimi yazarların yanı sıra Taraf gazetesinin birçok yazarının da Ergenekon çuvalından dökülen kan izlerine yerinde ve zamanında ve açık bir dille işaret ettikleri biliniyor.
II-12 Eylül askeri darbesinden sonra yurtdışına çıkan ve 1993 yılında Türkiye’ye geri dönen sosyalist devrimci Sarp Kuray’ın analizlere dayalı hatıratını okuyorum: İsyan ve Tevekkül. (Birharf; Mayıs 2008)
Eser, “Görünüşte eşkıya, mânâda evliya olan bütün halk yiğitlerine” ithaf edilmiş. Bu giriş, insanı heyecanlandırıyor. Eser epeyce bilgilendirici bir içeriğe de sahip. Ayrıca okuyucu yazarın anlattıklarını büyük bir içtenlikle dile getirdiğinden kuşkulanmıyor
Kuray’ın analizlerini okurken sosyalist devrimcilerin militerizme bu denli meyilli olduğu bir başka ülke var mıdır, bunu düşündüm. Solcu bir aktivist olan yazar Türkiye solunu tahlil ederken sıklıkla “asker millet” şablonuna başvuruyor. Demokratlıktan, çoğulcu ideallerden vazgeçmek istemiyor yine de…
Doğal olarak Kuray bu kitapta Türk solu içindeki kırılmalar ve gruplaşmalar bağlamında bir hesaplaşma da yapıyor. Türk tarihini Hikmet Kıvılcımlı’nın görüşleri ışığında, militerist bir paradigmayla izaha çalışıyor. Bu arada yine Kıvılcımlı’nın analizlerinden yararlanarak, solcu grupların halkla ilişkisinde din faktörünü ihmali konusunda da özeleştiride bulunuyor.
Halkın vesayet altında tutulması gereken bir yığın gibi görüldüğü darbeci gelenekle devrimci ruhu bağdaştırma konusunda zaman zaman bir hayli zorlanıyor yazar.
Kitabın şu dönemde çıkması ilginç. Ne de olsa son dönemlerde Ergenekon örgütlenmelerini savunan pek çok yazar ya da siyasi, Türk milletinin militerist özelliğine, ayrıca 1960 darbesinin erdemlerine fazlasıyla vurguda bulunuyor.
III- Otoriter (ve totaliter) rejimler tarafından yönetilen ülkelerin “demokrasi” yanlısı aydınlarının görüşleri, Zizek’in büyük ihtimalle Defter’de okumuş olduğum bir yazısında ifade ettiği türde bir çifte şantajın, yani baskıcı rejimlerle bu rejimleri hedef alan emperyalist rejimlerin tehdidi altında yaşamaktan kaynaklanan bir muğlaklıkla malul. Doğu Konferansı’nın bir gezisi sırasında Tahran’da İranlı aydınlarla buluşan Türk aydınları, reformist gazeteci Şemsilvaizin’in reformist hareketin karşı karşıya kaldığı tıkanma üzerine konuşurken, asker kanalıyla modernleşmesini sürdüren Türkiye modelini övmesini şaşkınlıkla karşılamışlardı. Bu yaklaşım, reformist aydınların politika alanında geri çekilmesi ve halk desteğini kısmen de olsa yitirmesi konusunda bir fikir verebilir.
Üçüncü dünya aydınlarının problemi, ana şiddetin sonuçlarını, asıl neden olarak okuma kolaycılığında yatıyor. Toplumlarında atıl durumda bulunan enerjinin harekete geçmesi konusunda öncü rolüne sahip çıkan “zihni münevveş” aydınlar, halkçılık ve devrimcilik, hatta demokrasi gibi kavramları yüceltmelerine karşılık, Montesquieu’nun ünlü “şark despotizmi” deyişinin telkin ettiği karamsar hissiyatı aşamıyor. |