left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Saturday, 19 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
KAPİTALİZME KARŞI EKOLOJİK DİRENİŞ Yazdır E-posta
Yazar Görkem Altan GÜRCAN- SHP Çankaya İlçe   
Sunday, 06 July 2008
21. yüzyıla damgasını vuracak konulardan birinin ekolojik kriz olduğunu bundan bir yirmi yıl önce nerdeyse hiç kimse fark etmiyordu. Oysa şimdi işler tam tersine döndü. Sağcısından solcusuna; emperyalistinden enternasyonalistine herkes, bu konuda mutlaka bir açıklama yapmak gerektiğini düşünüyor. Kısaca her örgüt, ekolojik kriz hakkında açık bir siyaset yürütmesi gerektiğinin farkında. Hatta bazen bu açık siyaset yapma zorunluluğu, petrol zengini Teksaslı ABD Başkanı George Bush’a dahi “tarlalarımızdan ot biçip, arabalarımıza benzin diye koyacağız” dedirtebiliyor. Ancak yürütülen siyasetlerin mercek altına alınıp incelenmesi halinde, bırakın doğayla dost olmasını tam aksine bu siyasetlerin ekolojik krizin bizatihi nedeni olduğunu ve hatta krizi kendi lehine yönetme çabası haricinde herhangi bir amacı ve ufku olmadığını da görebiliyoruz.

İşte tam bu noktada öncelikle ekolojik krizi açıkça tanımlamalı ve nedenlerini açığa çıkarmalıyız ki ,bu krizin nasıl çözülebileceğini de doğru olarak belirleyebilelim. Ekolojik kriz denildiğinde hala birçok kişi ya da örgüt çevre kirliliği ile aynı kavramı düşünüyor ve muhtemel olarak da kirliliği ilk önce kendi çevresinden, yani yaşadığı kentten tanımlamaya başlıyor. Böylece konu, kaldırımın üstünde yığılı duran çöpleri ya da parkın bir köşesinde biriktirilmiş çekirdek kabuklarını tartışmanın ötesine geçemiyor. Oysa bu ve benzeri durumlar, yanlış kentsel politikalar yürütmenin yarattığı sorunlar olup; ekolojik kriz olarak tabir ettiğimiz kavramın sadece küçücük bir parçası olabilirler. Zira bugün ekolojik kriz, canlılar için bir varlık - yokluk tartışmasını doğuracak denli derinleşmiş ve küresel çaptadır.

 

 


21. yüzyıla damgasını vuracak konulardan birinin ekolojik kriz olduğunu bundan bir yirmi yıl önce nerdeyse hiç kimse fark etmiyordu. Oysa şimdi işler tam tersine döndü. Sağcısından solcusuna; emperyalistinden enternasyonalistine herkes, bu konuda mutlaka bir açıklama yapmak gerektiğini düşünüyor. Kısaca her örgüt, ekolojik kriz hakkında açık bir siyaset yürütmesi gerektiğinin farkında. Hatta bazen bu açık siyaset yapma zorunluluğu, petrol zengini Teksaslı ABD Başkanı George Bush’a dahi “tarlalarımızdan ot biçip, arabalarımıza benzin diye koyacağız” dedirtebiliyor. Ancak yürütülen siyasetlerin mercek altına alınıp incelenmesi halinde, bırakın doğayla dost olmasını tam aksine bu siyasetlerin ekolojik krizin bizatihi nedeni olduğunu ve hatta krizi kendi lehine yönetme çabası haricinde herhangi bir amacı ve ufku olmadığını da görebiliyoruz.

İşte tam bu noktada öncelikle ekolojik krizi açıkça tanımlamalı ve nedenlerini açığa çıkarmalıyız ki ,bu krizin nasıl çözülebileceğini de doğru olarak belirleyebilelim. Ekolojik kriz denildiğinde hala birçok kişi ya da örgüt çevre kirliliği ile aynı kavramı düşünüyor ve muhtemel olarak da kirliliği ilk önce kendi çevresinden, yani yaşadığı kentten tanımlamaya başlıyor. Böylece konu, kaldırımın üstünde yığılı duran çöpleri ya da parkın bir köşesinde biriktirilmiş çekirdek kabuklarını tartışmanın ötesine geçemiyor. Oysa bu ve benzeri durumlar, yanlış kentsel politikalar yürütmenin yarattığı sorunlar olup; ekolojik kriz olarak tabir ettiğimiz kavramın sadece küçücük bir parçası olabilirler. Zira bugün ekolojik kriz, canlılar için bir varlık - yokluk tartışmasını doğuracak denli derinleşmiş ve küresel çaptadır.


Kriz, sadece ekolojik değil…

Fukuyama her ne kadar farklı bir niyetle söylemiş olsa da bir konuda haklıydı “tarihin sonu geldi”. Devletin ekonomiye müdahale ettiği, sosyal devletin benimsenmiş olduğu bir tarihin sonu geldi. 1970’lerde yaşanan petrol krizinden bugüne kapitalizmin genel eğilimi ,yeni alanların piyasalaştırılması yönünde hareket etmek oldu. Bunun için de öncelikli olarak devletin hali hazırda hizmet ya da mal ürettiği alanlardan elinin çektirilmesi gerekiyordu ki; özelleştirme politikaları ile bu yaygın bir biçimde yapıldı. Bu sırada devlet sadece güvenlikten sorumlu çıplak bir zor aygıtına dönüştü.

Eğitimden sağlığa insanlığın tüm temel ihtiyaçlarının sadece birer piyasa malzemesi; yani “meta” haline getirildiği bu süreç dahi kapitalizmin krizlerini aşmasına yetmedi. Ama tüm bu çabalar dahi kapitalizmi, özellikle de, ekolojik kriz konusunda kurtaramadı ve örgütlediği tüm politikalarıyla doğası gereği ekolojik krizin gittikçe daha da derinleşmesine neden oldu.

Krizini ancak daha fazla kar elde ederek aşabilecek olan kapitalizm; bu nedenle daha fazla üretime yöneldi ve dolayısıyla tüketimi pompaladı. Ancak özellikle de Sanayi Devriminden bugüne o denli yoğun ve geri dönüşümsüz tüketim örgütlenmişti ki pompalanan tüketim ,insanoğlunun doğa üzerindeki baskısını artırmaya devam etti. Ve bu baskı ister istemez kıt olan doğal kaynakları hızla yok etmeye devam etti. Doğal kaynakların hızla yok oluşu ise hem tüm insanlık için ekolojik kriz; hem de sermaye için kar oranlarının düşüşüne yol açan içsel bir kriz anlamına geliyordu.

Bu durumun yarattığı kısırdöngü şöyle özetlenebilir: Fosil yakıtların son iki yüzyıldır yoğun olarak kullanılması nedeniyle iklim değişiklikleri ortaya çıkmış; bu iklim değişiklikleri ve artan nüfusun baskısı nedeniyle dünya ölçeğinde temiz su kaynaklarının miktarında çok ciddi bir azalma meydana gelmiştir. Temiz su kaynaklarının daha tutumlu kullanılması amacıyla üretilen teknolojiler, örneğin bulaşık makineleri ise üretilirken ağır sanayi kullanıldığı için yine küresel ısınmaya neden olmaktadır. Görüldüğü gibi mevcut sistem içinde üretilen çözümler dahi sorunun kendisini yeniden üretmeye devam etmektedir.

Bu süreç hem doğal kaynaklar için, hem de emekçiler için geçerlidir. Şöyle ki tıpkı doğayı koruma adına üretilen teknolojilerin doğayı daha çok tahrip etmesinde olduğu gibi; istihdam alanı yaratma, sosyal güvenlik politikası belirleme gibi adlar altında yürütülen politikalar da yine emekçileri tahrip etmeye devam etmektedir.


Karşı Direniş Olanakları…

İMF, DB ve AB’nin tarım politikalarının uygulandığı tüm ülkelerde, tarımsal alanda belirgin bir yoksullaşma yaşandığı gibi; yanlış politikalar nedeniyle toprak da hızla verimsizleşmiştir. Kapitalist sistem, doğası gereği hem emekçileri yoksullaştırmakta, hem de doğayı yoksunlaştırmaktadır.

Dolayısıyla verili kapitalist sistemin temel amacı olan “daha fazla kar elde etme” amacı ortadan kaldırılıp; doğayla dost, eşit ve özgür bir toplumsal yaşam kurmak amaçlanmadığı sürece, ekolojik krizin çözülebilme ihtimali yoktur.

Bu anlamda ekolojik hareket, hem kapitalizme karşı mücadelenin olmazsa olmaz, bütünleyici unsurlarından biridir; hem de emekçi sınıfların mücadelesine programatik olarak katkı koyan direniş olanaklarından biridir. “Herkese yeteneğine göre” ve “herkese ihtiyacı kadar” ilkeleriyle örgütlenecek bir toplumsal üretimin aynı zamanda “doğayla dost” olmasını sağlamak ufkuna sahip olan her muhalefet hareketi, emekçiler ile ekolojist hareket arasındaki vazgeçilmez ilişkiyi görmek zorundadır.

Özellikle enerji ve tarım alanlarında küresel ölçekte örgütlenen politikaların değerlendirilmesi, ekolojik siyasetin emekçilerin programlarına nasıl bir katkı koyabileceğini daha açık olarak göstermektedir.

Rüzgardı, güneşti, suydu derken alternatifleri üretiledursun enerji sorunu, petrol krizi ve Ortadoğu’ya Amerikan müdahaleleri tartışılmaksızın tavır alınamaz haldedir. Her ne kadar Avrupa Birliği “biz size fon verelim, siz de doğaya zarar vermeyen enerji kaynakları bulun” safsatasıyla enerji krizini aşıyor olduğu iddiasında ise de gerçek şudur ki; dünyanın en zengin kesimleri ki (bu kesimin büyük kısmı AB ve ABD’de yaşamaktadır) bu kadar tükettiği sürece enerji gökten zembille bedava gelse dahi çözülemez. Çünkü enerji krizi, sadece enerjiyi üretme değil; tükettiği enerji sonucundaki atıkla yeni sorunlar üretiyor olma krizidir. Küresel ısınma ise bunun en tipik örneğidir. Bu anlamda Ortadoğu’daki petrol kuyularından New York’a hat çekmiş olan Amerika’ya “Ortadoğu’dan elini çek” demek anti-kapitalist bir ekolojist hareketin boynunun borcudur.

Yine, Ortadoğu’daki bir diğer önemli nokta ABD’nin uygulamakta olduğu tarım politikasıdır. İşgalin hemen arkasından Irak’ta genetiği değiştirilmiş tohumlarla tarım süratle yaygınlaştırılmıştır. Peki bu GDO’lu tohumların sahibi kimlerdir? Tabii ki ülkemizde de meşhur olmuş olan Cargill gibi dev çok uluslu şirketler… Yine Irak’ta meclis kurulur kurulmaz çıkarılan 81 no’lu karar ile tohumculuk alanı düzenlenmiş; bu düzenlemeye göre Iraklı çiftçilerin sertifikasız tohum kullanmaları yasaklanmıştır. Irak’ta işgal altında çıkartılmış olan bu kanun, ülkemizde Tohumculuk Yasası adı altında 2006 yılının Ekim ayında TBMM’de yapılan görüşmelerde milletvekillerinin çoğunluğunun hür iradesiyle verdiği evet oyu ile onaylanmış; hemen ardından Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılmıştır. Ancak dava açılalı 1,5 yılı geçmiş olmasına rağmen henüz bir karar verilememiştir.

Uzun lafın kısası; bugün Bursa’daki tarım arazilerini Cargill’e peşkeş çekmek için kırk takla atmış Bakanlar Kurulu’na karşı çıkan yurtseverlerin; Irak’taki savaşa dur diyen anti-emperyalistlerin ve GDO’lu tarıma karşı çıkan ekolojistlerin aynı hatta omuz omuza mücadelesini örgütlemek, iktidarı hedefleyen emekçilerden yana bir partinin temel ekseni olmalıdır.  

Bu eksene göre; atık kağıt işçilerinin Ankara Büyükşehir Belediyesi ile olan mücadelesi ile üniversite muhalefetinin bilginin metalaştırılmasına karşı yürüttüğü parasız eğitim mücadelesi, nasıl emeğin mücadelesi ise topraklarını altın şirketlerine satmayan köylünün ekolojik mücadelesi de emeğin mücadelesidir.

Bergamalı köylüler, anti nükleerci Sinoplular ve Akkuyulular, Eşme’deki ve Kaz Dağı’ndaki direnişteki köylüler; ülkemizde de her ne kadar parçalı ve dağınık da olsa bir ekoloji mücadelesinin varlığını ve hatta biriktirmekte olduğunu göstermektedir. Ancak bu mücadeleler, diğer emekçi mücadeleleriyle buluşturulamadığı sürece başarıya ulaştırılması mümkün değildir. Çünkü kapitalizmin bugün en önemli başarısı kendi hakimiyetindeki alanlar yanı sıra karşıtının dahi piyasanın kuralları çerçevesinde örgütlenmesini sağlamasıdır. Yıllardır adı “demokratik halk mücadelesi” olan muhalefet süreci, örgütleyicilerine dağıtılan fonlar yoluyla metalaştırılınca “sivil toplum” adıyla anılmaya başlanmıştır. Bu süreçte ekoloji hareketleri de fonların en yoğun olarak dağıtıldığı alanlardan biri olarak, ekolojik krizin temel nedeni olan kapitalizmin hiç tartışılmadan es geçildiği doğasever derneklerine dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

Bu nedenle şimdi ülkemizde emekçilerin iktidarını hedefleyen bir parti; ya dipten gelen dalgayı görüp, bu gücü bir özgürleşme mücadelesinin dinamosu haline getirecek; ya da göremeyecek ve dalganın götürebildiği yere kadar savrulup, kapitalistlerin bulanık suda emekçi avlamalarını izleyecektir.

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: KAPİTALİZME KARŞI EKOLOJİK DİRENİŞ ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1988
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 5443296
Syndicate
 
left
Top! Top!
right